MEVLÂNÂ HÀLİD-İ BAĞDÂDÎ KS

Mehmed Zâhid Kotku Rh.A

İrtihâli: Şam1242

Boyu uzun, cüssesi büyük, rengi beyaz ve pembe karışımı, gözleri iri ve siyah, burunlarının ortası yüce, dişleri seyrek, yüzü nurlu ve güleçti. Sakalı siyah ve büyükçe, göğsü geniş, kolları uzuncaydı. Vekar ve mehâbeti görenleri hemen hürmete sevk ederdi. Zamânının allâmesiydi. Hadis, fıkıh, mantık, mutavvel, kelâm ve hikmet gibi ulûm-u âliyeye, usûl-ü hendese, ilm-i hey'et ve diğer fünûn-u zâhire ve ulûm-u nâfiaya vâkıfdı. Erbâb-ı kulûb, sohbetine can atardı. Nakşiye, Kàdiriye Sühreverdiye, Çeştiye, Kübreviye Tarîklerinden icâzetli mürşiddi ve müceddiddi.

Çok hadîs okurdu. Binlerce adam yetiştirdi. Divânı ve te'lifâtı meşhurdur. Hazret-i Osman RA neslinden Hasan ibn-i Ahmed'in oğludur. Nesebi; veliyyü'l-kâmil pîr Mikâîldir. Halk arasında altı parmak denilmekte ma'rûftur. Alimü'l allâme şeyh Hâlid KS zâhirî ve bâtınî bütün ilimlerde yed-i tûlâ sâhibidir. Sarf, nahiv, fıkıh, mantık, hendese, hadîs ve tasavvufa derin nüfûz ve bilgileri vardır. kendileri ehl-i sükûtdur. Vâlidelerinin nesebleri, veliyyü'l-kâmil Fâtımîdir. Kürtlerce pîr Hızır denmekle ma'rufdur. Tevellüdü takrîben 1190'dır. Baban sancağının
Karabağ kasabasında doğmuştur. Süleymaniye'ye beş mil mesafededir. Bu kasabada büyümüş ve Kur'ân-ı Kerîm sarf, nahiv okumuş, henüz âklı, bâliğ olmadan, nesirde, nazımda akrınına kat kat fhaik olmuşdur. Daha
gençliğinde zühde, açlığa ve tecrîde kendini alıştırmış, sonra ulûm-ü nâfiayı tahsil için uzak memleketlere gidip, okuduktan sonra memleketi civarında, âlim ve âmil ve ahlâkı-ı hamîdeye mâlik şeyh Abdülkerîm Berzencî KS'den ve âlim-i muhakkık Sâlih ve Molla İbrahim-i Beyârî ve Şeyh Abdürrahîm-i Berzencî'den ilim tahsil etmişdir. Daha sonra Süleymanniye'ye dönerek orada Mutavvel, hikmet okumuş bilâhare Bağdad'a gitmiş, orada da, ilm-i usûlden mihtasar müntehâ'yı okumuş, sonra memleketine avdetle meydân-ı tahakkukda cümlesini sebkat etmiştir.

Müşkül ve suûbetli ibârelerden her ne sorulsa derhal cevap verir bir kuvve-i hâfızaya ve hâriku'l-âde zekâya mâlikdi. Normalin üstündeki ilmiyle iştihâr edip, şöhreti bütün aktâr-ı arza yayıldı. Bazı medrese müderrisliği teklif edilmişse de, zühdünden nâşî: "Ben bu makâma ehil değilim" diyerek kabul etmedi.

Bilâhare Sündüc taraflarına giderek, hesap, hendese, usturlab-ı felekiyeyi, Sündüc'de âlim müdekkik ve her derdin şifâsı, o zatın işâretinde olan Şeyh Muhammed Kâsım-ı Sündücî'den ikmâl-i ilim ederek vatanına dönmüştür. Süleymaniye'deki âlim şeyh-ı muhterem Abdülkerîm 1213 tâûndan vefât edince, onun medresesine müderris olarak tâliblere neşr-i ulûma başladı. Dünyaya ve ehline meyil vermeyip, ibâdetini Cenâb-ı Hak'ka hasr etti. Hak yolunda tebliğ-i ahkâmda, lâimin levminden korkmazdı. Sözleri te'sirli, sîreti makbûl idi. Her hususda azîmetle amel eder, akrânı kendisine hased ederlerdi. Fakr, kanâat, sabır ile muttasıf ve azîz idi. Bütün vaktini istiğrâk halinde îfâya ve tâata hasr etmişdi.

1220'de Beytullahi'l-Harâm'a haccın şevkı cezb etti ve hayrü'l-enâm aleyhi's-salâtü ve's-selâm Efendimiz'in Ravza-i münevveresini zîyaret muhabbeti düştü. Bütün alâkalardan sıyrılarak Allah CC ve Resûlü SAS'in yoluna muhâceretle Musul, Diyarbakır, Rehâ, Şam, Halep, Hicaz'a azîmet etti. Mezkûr beldelerde meşhur muhaddislerden Şeyh Muhammed Küzberî'ye uğrayarak sohbetlerinde bulundular. O zâttan hadîs dinledi ve hadîs aldı. O zât Mevlânâ Hâlid'i KS kendine yakın kıldı ve onun husûsî tilmîzi şeyh Mustafa Kürdî'den, şeyhine inâbeten Kâdirî'den icâzet aldı.

Mevlânâ Hâlid KS Medîne-i Münevvere'ye vâsıl olunca, Resûlullah SAS'i bir kasîde ile farisî olarak belîğ bir methiye ile övdü. Orada huccâcın kaldığı kadar kaldı. Mescid-i Nebevî-nin devamlı bir güvencini gibiydi.

Mevlânâ KS buyurdu ki: 

Medîne-i Münevvere'de nasîhatti ile teberrük etmek için sâlihlerden bir kimse aradım. Gördüm ki, bir adam abdest alıyordu. Fakat evvelâ ayağını, sonra kolunu yıkadı ve daha sonra yüzünü yıkadı. Kalbime, "Bu adam abdest almasını bilmiyor" diye geldi. O anda bana doğru döndü ve sert sert bana baktı, dedi ki: "Mekke'ye varınca böyle şeylere karışma!" Büyük adam olduğunu hemen anladım. Özür diledim ve sordum; Yemenliymiş. Bir câhilin bir âlimden isteyeceği nasîhatı istedim. Birçok nasîhat ettikten sonra buyurdu ki: "Mekke'de zâhir şerîata muhâlif bir kimsenin hareketini görürsen inkâra tasaddû etme." Vaktâki Harem-i Şerîfe vardım ve o zatın ettiği nasîhat ile amel etmeği tasarladım. Bir deve kurban etmenin sevabını almak için erkenden Harem-i Şerîfe vardım. Kâbe-i Şerîf'e karşı oturdum. Delâil okumaya başladım. Karşımda siyah sakallı avam kıyafetinde Beytullah'a arkasını dönmüş, aramızda hâil olmayarak bana yüzünü çevirmiş bir adam gördüm. İçimden dedim ki: "Şu adamın terbiyesizliğine bak." Hemen bana dedi ki: "Mümine hürmet Kâ'beye hürmetten indallah büyükdür. Neden benim arkamı kâbeye dönüp de sana teveccüh ettiğime itiraz ediyorsun? Sana Medîne'de söylenen sözü ne çabuk unuttun?" dedi. Ben o zatın evliyâullahdan olduğuna şüphe etmedim. Halkdan bu gibi tavırla kendini gizlemiştir, diye eline kapandım. Kusurumun afvını ricâ ettim, beni Hak'ka irşâd etmisini istedim. Buyurdu ki: "Senin fütûhâtın bu diyarda değildir." Ayağını kaldırdı, "Delhi'ye bak" dedi. Baktım, o anda Delhi'yi ayân beyân gördüm. Şu anda hâlâ gözümün önünden gitmedi. Yine buyurdu ki, "Senin fütûhun, arzın o kutrundadır. Sana oradan işâret gelir" dedi. Haremeyn'de beni maksûduma irşâd eden bir zâtın tahsîlinden me'yûs oldum. Menâsik-i Haccı îfâ ettikden sonra Şam-ı şerîfe döndüm. Şam'a bu ikinci gelişimdi buluşduğum ulemâ ile sohbetimizden, onların kalblerinde muhabbet uyandı."

Bundan sonra vatana avdet edip zühdünü artırmış, evvelki seyyiâtını da hasenât etmişdir. Bir gün, Abdullah Dehlevî KS Hazretleri'nin dervişlerinden bir Hindli geldi. Mevlânâ KS ile görüşdü ve kendi şeyhinin nakşî tarîkatından ve ahlâk-ı Muhammedî ile mütehallık, hakîkat ilmine âlim ve âmil bir mürşid-i kâmil olduğunu, Cihânâbâd'a gidip onun hizmetine sülûk ederse murâdına nâil olacağını söyledi. Bu Hindlinin sözleri kalbinde nakş oldu ve gitmeğe karar verdi. Tedrîsât vazifesini terk etti. Beyaz develerle ıssız sahrâyı tay ederek Tahrân'a vardı. Orada İsmâil Kâşî isminde bir müctehidle tanışarak uzun mübâhaselerden sonra İsmâîl Kâşî'yi mebhût etmişdir.

Sonra Bestam'a gitti. İmâm-ı tarîkat Bâyezîd-i Bestâmî KS Hazretlerini ziyâret etmiş ve bir Fârısî manzûme ile medh etmişdir. Harkan, Semman ve Nişabur'a uğramış oralardaki evleyâullahı zîyaret etmişdir.

Oradan (Tavs)a varmış, orada bulunan Seyyid Celîli'l- Me'nûs, İmâm Alî Rızâ'yı ziyâret etmişdir. O beldede bid'atler çok olduğundan, durmadan yoluna devam etmişdir. Oradan Herat'a varıp ulemâsıyla sohbet, mübâhase ve muhâvere etmişdir. Efgan ulemâsı Hâlid-i Bağdâdî KS'yi, sâhili olmayan bir denize teşbih etmişler ve cümlesi fazlını i'tirâf etmişlerdir.

Oradan vedâından, bir kaç mil gittikten sonra, acâib haller görmeye başladı. Yol esnasında Kandehar, Kâbil ve Dârü'l-ilim'de müşâvere ettiler. Bu beldeler ulemâsı da, mûmâileyhi korkunç bir sel ve şiddetli fırtına gibi tavsîf ettiler. Oradan âlim-i tahrîr, veliyy-i kebîr şeyh Muammer Senâullah en-Nakşıbendî'nin yanına varıp, ondan dua ve imdâd istediler. Mevlânâ KS buyurur ki: "O gece vâkıamda yüzüme mübarek dişlerini geçirdi ve beni çekmeğe başladı. Fakat ben çekilmedim. Sabah olunca huzuruna vardım. Ben rü'yamı söylemeden dedi ki: "Sir alâ bereketillâhi teâlâ ilâ hizmet-i ahînâ ve seyyidinâ eş-şeyh Abdullah"; O'nu işâret ederek, "Senin fütûhun ve maksûdun şeyhinin yanındadır. Oradan vesîka alınır ve ahidler dahî oradandır" dedi.

Ben anladım ki, şeyhimin kuvvetli câzibe-i himmeti beni kendine çekmişdir. O kasabadan da ayrılarak Cihânâbâd ismiyle ma'rûf (Delhi)ye gittim. Delhi'ye tam bir senede varabildim. Kırk konak kala nefâhat ve işârâtı gelmeğe başlamışdı. Ben varmadan havassı eshâbına benim geleceğimi haber vermiş."

Şeyhına kavuşduğu zaman, Mevlânâ KS bir Arapça kasîde ile şeyhini medh ve himmetini taleb ve Cenâb-ı Hak'dan kabûlünü ricâ ile, matlûbuna vâzıl olduğu için Hâlık-ı zü'l-Celâle hamd ve senâda bulunmuşdur. Delhi'ye varıp şeyhine kavuştuktan sonra, havâyic-i seferiyesinden artan her nesi varsa hepsini müstahaklarına dağıttı. Ondan sonra Hind diyarı meşâyıhının şeyhi, tarîkler kutbu, hakîkatler ma'deni, kâmil ve mükemmil şeyh Abdullah Dehlevî KS'den ahz-i feyz etmişdir. Orada telkîn olunan zikir ve mücâhede ile beraber, bir zâviyenin hizmetiyle de meşgul olmuş, beş ay içinde ehl-i huzûr ve müşâhede sâhibi olmuşdur. "O, Allah'ın ihsânıdır; onu dilediği kimselere verir" (2/63) ve "Allah çok büyük ihsân sâhibidir." (2/64)

Cenâb-ı Hak'kın bazı sevgili kullarına bahş ve ihsan ettiği bu devlet için, kulun iftihâra hakkı yoktur. Hâlık-ı zü'l-Celâl istediğini bir lâhzada vâsıl-ı gâye kılar; bazılarını da birkaç senede. Nitekim, Minhâcü'l-Abidîn'de, Abdullah Dehlevî Hazretleri KS eshâbına mübârek elleriyle yazdıkları mektubunda, Mevlânâ Hâlid KS Hazretlerinin, evliyâ indinde meşhur olan (Fenâ ve Beekâyı-etemmeyn) ile nâil merâm olduğunu beyân buyurmuşlardır.

Bir sene şeyhine hizmet ettikden sonra müşterşidini irşâd ve sâlikini terbiye için, vatanına avdet etmek üzere izin çıkdı. Şeyhi, Abdullah Dehlevî KS, Mevlânâ Hâlid Hazretlerini dört mil mesafeye karar teşyi ettiler. Elli gün süren kara ve deniz yolculuğUndan sonra memleketine vâsıl oldular. Fakat yol esnasında yiyip içmeyi terk edip, yalnız zikir ve ibâdetle gıdâlandılar. Avdetinde Şirâz ve Isfahân taraflarında da irşâd kasdıyla va'z ve nasîhatte bulunduysa da, Râfizî ulemâsı çekemediler. Karşılıklı münâzaraya girişdiler ve neticede âciz kaldıkları için mûmâileyhi katle tasaddî ettilerse de bir şey yapamadılar. Hattâ keskin kılıçlarını sıyırarak üstüne yürüdülerse de muvaffak olamadılar ve geri dönüp kaçtılar.

Ondan sonra Hemedâna (Sündüc)e geldi 1226'da Süleymânniye'ye vâsıl oldular. Vatanının ileri gelenleri, ikrâm, i'zâzla karşıladılar. Şeyhinin işâretle o sene (Zor) beldesine gitti. Evliyâyı ziyâretten sonra, Gavs-ı a'zam Abdülkâdir Geylânî KS Hazretlerinin zâviyesine indiler. Orada halkı ahkâm, esas üzere irşâd etmeğe başladı. Beş ay bu hizmete devamdan sonra tekrar vatanına avdet ettiler. Fakat memlekette muâsırları hased ederek adâvet ve iftirâ ile hücum etmeğe başladılar. Onların yaptıkları çok çirkin iftiralara karşı hüsn-ü muâmele ile dua ederdi. Süleymâniye'de ikinci defa olarak 1228'de münkirler, iftirânın büyüğünü ele alan ehl-i garaz, Cenâb-ı Hak'kın şiddetli ikâbından dahî korkmadan, Bağdad valisi, Sâid Paşa'ya içerisi küfür ve dalâlet ile dolu bir mektup mühürleyip gönderdiler. Bununla Mevlânâ KS'nın Bağdâd'ın çıkarılmasını istediler.

Bağdât vâlisi, mektubu sâbık müftülerden Mehmed Emîn Efendiye gönderdi. Bu arada Bağdât ulemâsı da idâre-i maslahat için, Mevlânâ Hâlid Hazretlerine: "Siz yine eski vatanınıza teşrîf edin" diye tavsiyede bulundular. Bunun üzerine tekrar vatana döndüler. Bu seyahatte, Kerkürk, Erbil, Musul, Amâdiye, Ayıntab (Antep), Halep, Şam, Medîne-i Münevvere, Mekke-i Mükerreme ve Bağdât halkı çok istifâde ettiler. Mûmâileyh KS Hazretleri gâyet cömert, ahlâkı hamîde sâhibi, ezâya mütehammil, lisânı belîğ ve tatlı idi. Allah yolunda kendini levm edenlerin levminden sakınmaz, azîmet ile amel eder, eytâm ve erâmili korur, kendi yemeğini yer, kimseden taâm kabul etmezdiler.

Makâmât-ı Harîrî üzerine te'lifi varsa da tekmil olmamışdır. Cibrîl'in hadîsi üzerine şerhi vardır ki, orada akâid-i İslâm'ı cem etmiştir. Farsça yazılmıştır. Esâsen ekserî eserleri Farsçadır. Bir de divânı vardır ki, onu 1235'te tertib etmiştir. Usûl-ü hadîs, tasavvuf ve rüsûm tedrîs eder ve hastaları tedavi ederlerdi.

Mûmâileyh ehli ıyâlıyla Bağdâd'dan Şam'a geldiler. Kınvat Mahallesi'nde yüksek bir ev alıp bir kısmını câmiye vakf ettiler. Beş vakitte namazı orada kılarlar, harâba yüz tutmuş eski camileri ta'mîr ve ihyâ ettirirlerdi. Bu haller 1238'de olmuştur. Muhîtine cûd ve sehâsını, ilim, hikmet ve fazîletlerini neşr etti. Çok mürîdlerini başka beldelere göndererek tarîkat-i Aliyye-i Nakşîbendiye'nin nûrlarını dünyaya yaymışlardır.

Mevlânâ Hàlid KS Hazretleri'nin  Bazı Beldelerdeki Halifelerine Vasiyeti

Besmele, hamdele ve salveleden sonra: 

"Size vasiyyet ederim ki, sünnet-i seniyyeye şiddetle temessük edin! Rüsûm-ü câhiliyeden i'râz ve merdûd bid'atlerden sakının! Şatafât-ı Sôfiyeye aldanmamanızı emr ederim. Vezîr, emîr, paşa ve birtakım avam kimselerle sohbeti terk ediniz. Zîrâ, kötü ittihamlara uğramanıza sebep olur. İki fesâd taaruz ettiğinde ehvenini seçmeniz gerektir. Gayrın nasîhatı ile ittihaz eden kimse saîddir. İhvânın ihtiyaçlarını görmek ibâdetten olduğu, sizi tevehhümle bırakmasın. Zîrâ, bu kaza daha büyüğü bulunmadığı takdirdedir. Melîkler, emîrler ve zâlim kimselerle beraber bulunmayın. Çünkü, sizde onları ıslâh edecek kuvvet yoktur ve onları gıybet ve sebetmeyin. Kendinizi büyük sanıp da gururlanmayın. Onları zulme nisbet edip de, kendinizi sulehâdan saymayın. Zîrâ bu zan, cehil ve ucübdür. Onlara ıslâh ve tevfik ile duâ etmeniz lâzımdır. Peygamber SAS Efendimizden, İmâm-ı Taberânî (Mu'cem)inde, bu hakka dâir bir hadîs rivâyet etmiştir ve bu hadîs-i şerîfde: "Ümmete sövmeyiniz, onları ıslâha çağırınız, çünkü onların salâhı sizin salâhınızdır." buyurmuşlardır.

Bugünden sonra onları tarîkate almayın! Şehvet-i dünyaya dalıp hep dünyadan bahs eden tüccarları ve ulemâdan, talebe-i ulûmdan, ilimlerini şöhret ve câh için vesiyle kılanları da almayın! Bir de, batâlet ve tembelliklerini tarîkate isnâd edenleri ki, bunlar halkın yanında salâh-ı hâl gösterip de yüreklerini halka tahmîl ederler, böylelerini de almayın ki, bunlar dünya mansıblarından bir rütbe gördükleri vakit, kaplanın avına sıçradığı gibi atılırlar. Onlar hulefâdan biriyle müsâvî sayılsalar, hoşlanmazlar. Hele bir mürîdle denk tutsalar, gazablarından kükrerler. Şöhret için hilâfet arzu ederlerse, onlardan kaçının. Zîrâ onları görerek halktan bazıları da hilâfet hevesine kapılırlar ve bu vâsıta ile para toplama çabasına düşerler. 

İyi bilin ki, sizin bana en ziyâde sevgiliniz, etbâınızın pek az olanıdır ve ehli-dünyaya alâkası olmayanıdır. Zahmet ve meşakkatı fazla olandır. Fıkıh ve hadîsle meşgul olanınızdır. Bir hadîs-i şerîfde meâlen, "Bir kimse sultâna ne kadar yakın olursa Cenâb-ı Hak'ka o nisbette uzak olur." buyurulmuştur.

Bir kimsenin etbâı ne kadar çok olursa, şeytanı da o kadar çok olur. Şu halde, dünya malı, şöhret ve câh için tama etmek, dîni verip dünyayı almakdan başka bir şey değildir. Böyle olanların fesâdı beyandan müstağnîdir. Şeytan sizi aldatmasın. Hem sizin etbâınız çoğalırsa her gün Kur'ân-ı kerîm'i hatim etmek kolay olmaz. Zikr ettiğimiz zemîmelerden ârî, tâlib ve sâdıklardan bir tânesi, binlerce battâlînden ahsendir. Hatm-i Kur'ân için otuz mürîd kâfîdir. Komşulardan muhlisler ile de mümkün olur. Eğer kolay olmazsa, "Allah bir kimseye ancak gücü yettiği kadar teklif eder?" (2/65) ilâhî hitabı hatırlanmalıdır.

Mevlânâ Hàlid KS Hazretleri'nin Müridlerine Vasiyeti

Besmele, hamdele, salveleden sonra: 

"Cenâb-ı Hak'tan havf ve haşyet etmeyi size vasiyyet ederim. Sonra
insanlara eziyyet etmemelisiniz (hassaten Haremeyn-i ŞerîfÕte). Sonra hiç kimseyi gıybet etme, her ne kadar başkaları sizin gıybetinizi ederlerse de... Nefsin için dünya menfaatlerinden bir şey alma! Alırsan şer-i şerîfe uygun al ve aldığını da hayra sarf et! Mü'min kardeşlerin aç ve muhtaç iken, şehevât-ı nefsâniyene sarf etme. Bir kimseyi tahkîr etme. Nefsini hiç kimsenin fevkında tutma. İbâdât-ı kalbiye ve bedeniyede içtihâdını bezl ile, hayır ameli yapmadığını hesâb et. Niyet, ibâdetin rûhudur. İhlâssız niyet olmaz. Senden büyükte ihlâs olmazsa, senden olmayacağı âşikârdır. Eğer sen kendini her hayırda müflis görmezsen, bundan büyük cehâlet olmaz. Kendini kesme. Zîrâ, Cenâb-ı Hak'kın fazlı ve rahmeti kul için ins ve cinnin ibâdetinden hayırlıdır. "De ki: Allah'ın ihsânı ve rahmeti ile, ancak bununla ferahlansınlar. Bu, onların tapmakta olduklarından dünya menfaatlarından daha hayırlıdır." (2/66) (İbn-i Abbas RA'da "Kazandıkları her şeyden hayırlıdır." demişlerdir.)

Cenâb-ı Hak'kın fazlını, ibâdâtını terke sebep kılma ki, şeytan, insanın aklıyla oynayıp da aldatmış olmasın. Zikr-i kalbe devam et. Sana zikirden bıkkınlık gelmesin. Yürürken dahî olsa, Cenâb-ı Hak'kın havl ve kuvvetine temessük et. Sâdât-ı kibâr (kaddesallahü esrârehüm) Hazerâtının rûhâniyetlerinden istimdâd et. Hamele-i Kur'ân, ehli-ilim ve hafaza-i Kur'ân'a ikrâm et. İmkân oldukça kırâet ile iştigâl et. Fıkıh ilmine başka ilimlerden fazla önem ver. Huzûr-u kalbî sizi fıkıh ilmiyle uğraşmakdan alıkoymasın. Zîrâ bu hal, meşrebin darlığından ve tabiatın adem-i vüs'atindendir. Hükümetin işlerine karışma, velev seni taleb etseler dahî. İmâm-ı Müslimînin, vüzerânın ve ümerânın ıslâh-ı hâline dua et. Cenâb-ı Hak'dan İslâm'ın küfr üzerine gâlib gelmesi için dua et. Vücûdunu terke, mevcûdunu bezle âmâde ol. Bulunana kanâat göster. Sâhib-i makâm-ı Mahmûd'un sünnetine temessük et. 

Nâfile namaz, teheccüd, işrâk, evvâbîn, duhâ namazlarına devam et. Dâimâ abdest üzere ol ve: (2/67)

[Sübhânallàhi ve bihamdihî ve adede halkıhî ve rıdà nefsihî ve zinete arşihî ve midâde kelimâtih] tesbîhini (bu tesbîh hakkında hadîs-i şerîflerde yüz defa söylemesi tavsiye buyurulmuştur) üç kere okumağa devam et. Sallallâhü teâlâ ve selâmühû aleyhi ve alâ âlihî ve sahbihî ebede'l ebedeyn vel hamdülillâhi Rab'bi'l-âlemîn..."

Mevlânâ Hâlid KS Hazretlerinin irtihâli yaklaşınca Cenâb-ı Hak ona irtihâlini münkeşif kıldı. Kabr-i mübârekinin hazırlanmasını emretti. Sâlihiyye'de kabrinin mekânını ta'yîn etti. Şam'ın hâricinde, (Kasiyon) dağının altındaki tepede, kırklar makâmının karşısındadır. Kabrin kazılması tamam olunca, üçüncü günü hastalandı ve 1242 yılı Zilka'de'sinin  on birinci günü Cum'a gecesinde irtihâl ettiler. Tâûn salgınının ondördüncü gününe tesadüf etti. Cenâb-ı Hak, şehâdet-i müteaddideyi cem etti. Vefâtından evvel halîfeliğine Şeyh İsmail Kürdî'yi vasiyyet ettiler. 

Her yaptığın işte maksadın Hakk'a yaklaşmak olsun. Yaşadığımız her dakîkanın hesâbını mutlakâ Allah (CC)'a vereceğiz.

Kaynak: Tasavvufî Ahlâk 2

AHMED İBN-İ SÜLEYMAN EL-ERVÂDΠ(K.S.) HAZRETLERİ

Hülya YILMAZ (*)

Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî Hazretleri'nin en son halifesi Ahmed b. Süleyman el-Ervâdî, Osmanlı Devleti'nin bir vilayeti olan Trablusşam'ın Ervâd kasabasında doğdu. Ervâdî nisbesiyle tanındı. Nesebi Hz. Hüseyin RA yoluyla Peygamber Efendimiz'e ulaşır.

İlk tahsiline memleketinde başlayan Ervâdî, ilmini ikmal etmek için Mısır ve Şam'a çeşitli seyahatlar yapar. Bu memleketlerin meşhur alimlerinden dersler alır. Bunlar arasında Mısır ve Şam diyarının en mümtaz alimlerinden ve Ezher Üniversitesi şeyhlerinden İbrahim el-Bacûrî, Şeyh Muhammed el-Fudâlî; Mısır müftülerinden Şeyh Ahmed et-Temîmî, Şeyh Abdurrahman el-Uşmûnî, Şeyh Ahmed es-Sâvî el-Halvetî en-Nakşıbendî, Mustafa el-Mübellad el-Ahmedî, Mustafa el-Bolâkî, Şeyh Abdurrahman el-Küzberî, Hüseyin ed-Decânî, Allame Muhammed İbn-i Abidîn'de bulunmaktadır.

İlim tahsilini bu hocalarda tamamlayarak icâzet alır. Bu sahada bazı hocalarını bile geride bırakacak kadar büyük bir mesafe kat'eder.

Zâhirî ilimlerde üstadlık payesini kazandıktan sonra kendisinde tarikata intisab duygusu uyanır. Bunun için muhitinin muhtelif bölgelerinde bulunan meczub, ümmi, veli ve arif şeyhlerin hizmetinde bulunur. Ekberiyye, Rıfâiyye, Desûkiyye, Ahmediyye (Bedeviyye), Halvetiyye ve Şâzeliyye'den icâzet alıp câmiu't-turûk bir hilâfet iznine sahip olur. Daha sonra Şam'da bir müddet Mevlânâ Hâlid'in hizmetlerine ve sohbetlerine devam ederek kısa zamanda Kadiriyye, Sühreverdiyye, Kübreviyye, Çeştiyye, Nakşıbendiyye, Müceddidiyye, Mazhariyye ve Hâlidiyye tarikatlarından da hilâfet-i tâmme ile icâzet alır. Memleketine dönerek şeyhinin işareti ile tarîkat neşrine başlar.

Hiçbir ilim yoktur ki Ervâdî hazretlerinin ondan büyük bir nasibi olmasın ve hiçbir tarîkat yoktur ki ondan büyük bir fazilete ermesin...

Ervâdî, kendisinden ilim öğrenmeye gelenlere çok faydalı dersler takrir ettirir. Nefis terbiyesi ve tasfiyesi için kendisine gönül bağlayan müridlerine de, izinli olduğu tarikatlardan birinin usûl ve âdâbı ile, müridin kaabiliyetine göre değişen seyr u sülûk tarzı uygulardı.

Müridlerine; bazen Ekberiyye tarikatında olduğu gibi sadece teveccüh ederek, bazen Bedeviyye tarikatında olduğu gibi muhabbet nazarıyla bakarak, bazan de Rıfaiyye ve Halidiyye tarikatında olduğu gibi onları etrafına saf saf toplayıp, kalplerindeki havatırın def'i için teveccüh ederdi. Her müridin kabiliyetine göre kendi batınından feyz almasını sağlar, ledünnî ilmin gönüllerinde zuhuruna gayret gösterirdi.

Şeyh-i Ekber Muhiddin İbn Arabî'ye ait "R. Men Arefe Nefsehu Fekad Arefe Rabbeh" isimli eserin şerhinde Ervâdî, Nakşbendî tarikatında bulunan, nefsin yedi mertebesini kat etme keyfiyetini anlattıktan sonra şöyle diyor:

"Nefsin yedi tabakasını kat etmek bazı tarikatlarda esmâ-yı seb'ayı (yedi isim) geçmekle, bazılarında şeyhin mürîde teveccüh etmesiyle, bazılarında şeyhin mürîde muhabbet nazarıyla bakmasıyla, bazılarında ise şeyhle bir araya gelerek ilim ve feyiz almak suretiyle olur. Bu durumda mürid şeyhin dediklerini duymasa bile, şeyhle biraraya gelmek suretiyle ilimle dolup taşar. Nitekim şeyhim Hâlid-i Bağdâdî'nin dersinde hazır bulunduğum zamanlar, istiğrak haline girer, ne dediğini duymaz ve bir şey görmez olurdum. Şam'daki medresesinde bulunduğum sırada, bazı alimler bana şeyhin derste takrir ettiği şeylerden sordukları zaman, söylediklerinin hepsinin hafızamda fazlasıyla mevcud olduğunu görür ve onları tek tek açıklardım."

Ervâdî bir müddet memleketinde bulunduktan sonra şeyhi tarafından İstanbul'a gönderilmiştir. Mevlânâ Hâlid-i bağdâdî KS, halifesi Ervâdî'yi İstanbul'a gönderişindeki ulvi gayeyi şöyle anlatıyor:

"Ey dost! Parıltısı ile Kuzey Afrika, Buhara, Mısır, Mekke, Medine, Hindistan ve Uzak Doğu'nun aydınlanacağı zat için İstanbul'a git, onu ara bul. O henüz açılmamış bir velâyet goncasıdır. İstanbul'a senden evvel pek çok halife gönderilmiş ise de, onun nasibi ezelde sana tevdi ve tensib edilmiştir. Onun irşadı ile meşgul ol. Zira o bizden sonra sahib-i zaman ve rehber-i tarikat olacaktır."

Bu sözler üzerine Ervâdî, İstanbul'a giderek Ahmed Ziyâüddîn-i Gümüşhânevî Hazretlerini bulur ve ona tarikat telkininde bulunur.

Osmanlı Devleti'nin her bölgesine, her köşesine halifeler gönderen Bağdâdî, İstanbul'a gönderdiği halifelerin özellikle uymaları gereken hususları belirlemiş, bunların yerine getirilmesini istemişti. Bunun sebebi, İstanbul'un Dâru'l-Hilâfeti'l-Aliyye olarak İslam dünyası içindeki özel konumu ve hemen hemen bütün tarikatların temsil edildiği zengin bir tasavvuf muhîtine sahip oluşuydu. İstanbul halîfelerinin uyması gereken şartlar şunlardı:

1. İstanbul'a gidecek olan halife vezirler ve devlet adamları ile yakın alaka kurmaktan kaçınıp, gerek bizzat ve gerek bir vasıta ile onlardan bir maaş tayini veya yakınlık istemeyecek. Tekke ve zaviye adına bile olsa, bundan sakınılmalıdır.

2. Tekke ve zaviyesine genç kadınların tarikat ve telkin alma bahanesi ile olsa da, gidip gelmelerine izin verilmemelidir.

3. İstanbul hilafetini kabul eden kişi basit bir meselede dahi olsa ihtiyatı ve haberleşmeyi elden bırakmamalı, bağımsız hareket etmemelidir.

4. Beraberinde götürdüğü hanımı üzerine İstanbul hanımlarından biri ile evlenmemeli, irşad hizmetlerinin verimini düşürücü böyle bir tutumdan sakınmalıdır.

5. Mürid ve müntesiplerin şahsi işlerinde, tekke ve tarikat adını kötüye kullanmalarına asla fırsat verilmemelidir.

6. Dünya işlerinde kanaatkar olmalı, Peygamber Efendimiz SAS'in, "Yaşayabileceğin kadar dünyan için, içerisinde kalacağın kadar ahiretin için çalış. Muhtaç olduğun kadar Allah için ateşinin yakıcılığına tahammülün kadar cehennem için çalış!" hadis-i şerifini hatırdan uzak tutmamalıdır.

İstanbul'da hizmet görmesi düşünülen Hâlidîler için ileri sürülen bu emir ve tavsiyeler, Mevlânâ Hâlid'in tarikat prensiplerini gösterdiği kadar, zamanın şartları çerçevesinde tarikatlara yönelik tenkit noktalarını da giderici mahiyet arzetmektedir.

Halifelerinde mânevî kemal ve kabiliyetten başka anılan bu şartlara da riayeti şart koşan Bağdâdî'nin halifelerinden Ervâdî'yi sırf Gümüşhânevî'yi irşad etmek üzere mânevî bir işaretle göndermiş olması, onun İstanbul şartlarında ve konulan esaslara göre tarikat neşrind e bulunabilecek kaabiliyet sahibi olduğunu gösterir.

Ervâdî'nin Günüşhanevî Hazretleri'nden başka müridleri ve halifeleri de vardır. Halifelerinden Salim el-Mesûtî, Ervâdî hazretleri de şahid olduğu kerâmetleri şöyle anlatıyor:

"Bir gün elinde, çok az miktarda su alan bir ibrik gördüm. Şeyhim abdest almaya başladı. Su yetmedi ve bitti. Sonra, Hazret ibriğe baktı, aniden bardak su ile doldu, tekrar bitti, tekrar bakınca ibrik su ile doldu. Üç veya dört defa tekerrür eden bu halden sonra abdestini tamamladı. Bir defasında da çok uzaklarda, haksız yere hapsedilmiş olan ve kendisinden istimdat eden müridini, bir anda tayy-ı mekan ederek bulunduğu yere varıp hapisten kurtarmıştır."

Halifelerinden biri de Abdüllatif ibn-i Ömer el-Buhârî'dir.

Mevlânâ Hâlid'in kendisine "Sana Şam sahillerinin şeyhi denilse yeridir." diye iltifat ettiği Ervâdî, açık bir sırrın, berrak bir nurun, bol bir feyzin, güzel koku gibi yayılan şeref ve fazîletin ve seyyid olma şerefinin sahibi idi.

Alim ve ârif olarak zamanının büyüklerinden olduğunda şüphe olmayan Ahmed ibn-i Süleyman el-Ervâdî'nin yüzden fazla eseri bulunmaktadır. Kendisi aynı zamanda şâirdir.

Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî eserlerinden Câmiu'l-Usûl'ün sonlarında, Ervâdî'nin Kasîde-i Râiyye adlı meşhur şiirini şöyle takdim ediyor:

"Bu kasîde büyük imam ve mürşidimiz efendimiz, ârif-i billâh, şeyh Hazret-i Ahmed ibn-i Süleyman el-Ervâdî'nindir."

"Ey ömrüne mağrur,
Ve ey, dünyada para biriktirmekle meşgul,
Medh ü senâ ve makam düşkünü,
Ve ey, Ehl-i Beyt'e gizli ve açık ezâ veren,
Sen kendini bir de takva sahibi mi sanıyorsun?
Bütün bu işlediklerin hidayet Rasûlüne harb ilanından başka bir şey midir?
Onları tarikata uymaktan men edersin,
Kadınların irşâdına sed çekersin de,
Bid'at, fesad, habâset, oyun ve eğlenceden onları ya niye nehyedemezsin?
Şüpheli yetim malı yemekten, haramlardan ve içkiden halkı niye alıkoymazsın?
Gıybet ve fısk u fücûr hikayelerini Ehl-i Beyt-i Mustafâ'ya kadar götürmekten çekinmezsin,
O kötü haller senin şahsiyetinin vasıfları değil mi? 
Kendin uyuyorsun da bütün ömrünce,
Başkalarının meşrû uykusunu ayıplıyorsun!
Senden Hakk'a şikâyet edenler, ıstırap ve kahr içindeler.
Seni şikâyet edenlerden kendini koru.
Onların ceddi Fahr-ı Alem'dir!
Onlara Cebrâil yardım etmektedir,
Sen bundan haberdar değilsin!
Bil ki, Rasûlullah kadınlarla -el tutmadan- mübâyaa etmişlerdir.
Sen hiç Kur'ân okumaz mısın?
Senin başka bir kitabın mı var?
Herhangi bir müslüman takvâ bir zâta hizmet etmek isterse sana ne oluyor?
A miskin! Sen idrak etmez misin ki,
Bizim Peygamberimiz "Ebu Amr'a inâbe vermişti...! 
Lakabı Zi'n-Nûreyn olan da hâkezâ böyle değil miydi? 
Fâtımatü'z-Zehrâ'nın zevci de böyle...
Ben de onlar gibi Rasûlullah'ın vekîli olan şeyhe inâbe ettim.
Eğer sen benim bu sözlerimi inkar edersen akıl sahibi olamazsın!
Bâhusus Mevlânâ Hâlid'in rûhu mürşid olduğu zaman,
Sen Hakk'ı görürsün derim, eğer ruh ve sırra sahipsen 
Hidayet yolunun diğer râbıta ehilleri,
Benimle râbıta halindedirler ve bu sözüm de fahrın hissesi yoktur.
Zira bundaki kuvvet ceddim Mustafa ve refik 
Kadri yüce Ebâ Bekri's-Sıddîk'a,
Düşmanı ikiye bölen Farûk'a,
Ve zi'n-Nûreyn'e de,
Ve ceddim Haydar'ın kudretine dayanır ki,
O bab nebinin bedridir!
Ve benim şeyhim Abdülkâdir Geylânî der ki, ona mülakî olan aşkta yanar.
Ve şeyhim Bedevî ve Rıfâî; acizlerin sığınağı,
Ve şeyhim Desûkî ve Muhyiddîn-i Arâbî zi'l-fevzi kâlim Kezâlik şeyhim Bistâmî ile Şâh-ı Nakşıbend, zikr ve ilimde yektâ,
Abdü'l-ganiyyü'n-Nablûsî ve Mustafa Seyyidü'l- Bekrî ve şeyhim Ebu'l-Abbas bunların nakîbidir.
Ve bana yardım eden Seyyid Hızır ve bütün tarîkatların büyükleridir.
Ve benim şeyhim hidayete kulları davet eden Hâlid-i Bağdâdî'dir.
Bütün keriheleri kaldıran kuvveti, Ahmed'den bütün şerleri de def'etmeye say'eder.
Amma sen bilirsin ki, ben o Hazretin en son halifesiyim,
İsmim, onun şevki yıldızları aşan divanında yazılıdır! 
Sana şu yetişir ki, ben hatemü'l-enbiyanın varisi,
Ve Hâlid-i Bağdâdî halifelerinin hâtimiyim.
Efendimiz ve ashâbına salât ü selâm olsun."

Ervâdî hazretlerinin önemli eserleri şunlardır:

1. Ferâid-i Fevâid

2. Mir'âtü'l-İrfân

3. Tarîh-i Kebîr

4. Elfiye fî Ulûmi'l-Edeb

5. Kifâyetü'l-Mürîd min Mühimmâti'l-Tarîk

6. Kitâbu'n-Nuri'l-Mazhâr fî Şerhi Salâti'l-Vüstâ li'ş-Şeyhi'l-Ekber

7. R. fî Rabıta beyne fîha Şemâili'r-Ricâli't-Tarîka

8. Risâle fi'l-Halvet

9. Evrâd

10. Manzûme fî Esmâi'llâhi'l-Husnâ

11. İlhâmâtü'r-Rabbâniyye fî Şerhi's-Saliti'z-Zâtiyye

12. Keşfu's-Sutûr an Meâni Salâti'n-Nûr

13. Et-Tibrü'l-Mesbûk fî nihâyeti's-Sülûk

Ervâdî, 1261/1845 senesinde şeyhinin işareti ile İstanbul'a gelmişti. Burada müridi Gümüşhânevî'ye yaptırdığı ilk halvetten sonra, bir ara memleketine gider. Bir yıl sonra İstanbul'a gelen Ervâdî, iki sene Ayasofya Camii'nde hadis dersi okutmuştur. İcra edilen ikinci halvetin ardından, Gümüşhânevî'ye izinli olduğu bütün tarikatlardan hilafet-i tâmme ile icâzet verir. Ervâdî 1264/1848'de Gümüşhânevî'ye İstanbul'daki Halidi şeyhlerinden Abdülfettah el-Ukari (1281/1864)'ye sohbet şeyhi olarak bağlanmasını tavsiye ederek, memleketi Trablusşam'a dönmüştür. Trablusşam Müftüsü diye de anılan Ahmed b. Süleyman el-Ervâdî 1275/1858 senesinde memleketinde vefat etmiş, Diba Mescidi'ndeki medfen-i mahsusuna defnedilmiştir.

KAYNAKLAR

Feridüddin Attar, Tezkiretüíl-Evliyâ, Haz. M.Z.K., s.311-314, İstanbul 1983

Kevserî, Muhammed Zâhid, Altın Silsile, Terc. M.Vehbi Şahinalp- M. Zahid Kalfagil, İzmir 1983

Gündüz, İrfan, Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî, s.31-42, İstanbul 1984
.

Prof. Dr. M. Es'ad COŞAN Hocamızın Dilinden

GÜMÜŞHANELİ HOCAMIZ

Dr. Abdüllatif Duygulu

Gümüşhaneli Ahmed Ziyâeddin Hocamız, nisbesinden de belli olduğu gibi, Gümüşhane'dendir kendisi... Küçük yaşta İstanbul'a gelmiş, tahsil-i ulûm eylemiş. Kendisini, Halid-i Bağdadi Efendimiz'in halifelerinden bir zat mânevî işaret üzerine İstanbul'a gelip irşad eylemiş. Ondan sonra Nakşi Tarikatı'nın öğrenimi ve öğretimi ile meşgul olmuş.

Amma, güzel olan taraf, yâni benim şahsen belki böyle büyükleri ölçmeğe hakkım ve haddim de olmaz ama, hayran olduğum taraf şu ki, bir çok kitapları var... Umumiyetle hadis ilmi üzerinde yazılmış eserleri var... Yâni bu eserlerini daha ziyade hadis üzerinde yazmış. Fıkıh üzerinde ve daha başka konularda da var. Böylece bu eserleriyle, son asrın en büyük muhaddislerinden olmuş. Hâtimetül Muhaddisîn diye lakab kazananlardan birisi olmuş. Bunu bir Arap söylüyor. Yâni yazmış olduğu bir eserin başında, muhaddislerin hayatlarını yazarken, bizim hocamız, şeyhimiz Ahmed Ziyâeddin-i Gümüşhanevî Hazretleri'ni de böyle bahis konusu etmiş.

Gümüşhâneli Hocamız da, --Allah bizleri büyüklerimizin şefaatlerine nail eylesin, yolundan ayırmasın-- bize tarikat terbiyesi olmak üzere, bu Râmûzül Ehàdîs seçme hadis mecmuasını hazırlamış, seçmiş. Kendisi hadis alimi olmak dolayısıyla, çeşitli esrarlı şeyleri de bilmemiz için bazı zayıf hadisleri de koymuş.

Bazıları hücum ediyorlar:

"--Râmûzül Ehàdîs'te zayıf hadisler var!" diyorlar.

Hocamız hadis alimi, biliyor ama, bizim mânevî bir takım esrara da âşinâ olmamız için işaretler var; bir takım rumuzlu, esrarlı şeyler var; bilelim diye onları da koymuş ve arkasından da yazmış olduğu şerhte, izahını zaten kendisi vermiş.

"Baştan sona bu hadis kolleksiyonunu muntazam bir şekilde okursanız, okursa benim dervişlerim; şöyle şeriate bağlı bir derviş olur, bayağı bir hakikatli alim olur." diye bildirmiş. Allah-u Teâlâ Hazretleri bizi Peygamber Efendimiz'in yolunda daim eylesin...

Bir müjdeyi çok heves ederek dâima, yâni ona ereyim diye iki müjdeyi peşinde böyle yana yakıla Rabbimden istiyorum. Allah sizlere de, bizlere de nasib eylesin: "Ümmetin fesada uğradığı zamanda, Peygamber Efendimiz'in sünnet-i seniyyesine sarılanlara yüz şehid sevabı verilecek!" diye bir hadis-i şerif var... Allah-u Teâlâ Hazretleri kàdirdir. Gerçekten de zor. (1)

* * *

Gümüşhaneli Hocamız, Camiül-Usül isimli tarikat kitabımızda diyor ki: "Bütün tarikatları inceledim. Bütün tarikatlarda müşterek olan esas hizmet'tir." Yani, her tarikatın kendine göre ince farkları vardır ama, bütün tarikatlarda ortak olan, müşterek olan nedir?.. Hizmet'tir. Yani, derviş hizmet edecek!.. Sevap kazanmak için, Allah'ın rızasını kazanmak için!

Yol, hizmet yoludur. Hizmet edeceksin kurda, kuşa, leyleğe, kediye, kuzuya, köpeğe, insana, insan-ı kamile.. Her şeye hizmet edeceksin!.. Hizmet ederse, izzet bulur insan..

Onun için hizmet edeceğiz. Faydalı olmanın yolunu arayacağız. Çeşme mi yapabiliriz?.. Köprü mü yapabiliriz?.. Çamuru mu yok edebiliriz?.. Yemek mi yedirebiliriz?.. Hastaya mı yardım edebiliriz?.. Yetime, yoksula, dula mı bakabiliriz?.. Etrafımızı böyle projektör gibi tarayacağız. Hizmet edeceğimiz yeri arayacağız, hizmet etmeye çalışacağız. Neden?.. Hizmet eden izzat buluyor, Allah'ın rızası öyle kazanılıyor; onun için... (2)

* * *

Bizim Gümüşhaneli Hocamız ne yapmıştır Nakşibendiliğin Halidiyye kolunda?.. Tabii onlar bir şey yapmak iddiasıyla ortaya çıkmıyorlar, üstadlarını aynen takib etmek arzusuyla hareket ediyorlar. Ama kendiliğinden ortaya çıkan bir enterasan durum var... O enterasan durum şudur ki, tasavvufî bir camiada, o üstadımız --cennet mekân, rahmetullahi aleyh-- bir hadis kolleksiyonunu ders kitabı olarak ortaya koymuştur. Bu, tasavvuf tarihinde çok mühim ve önemli bir hadisedir. Ve Gümüşhaneli Hocamız buyurmuştur ki:

"--Bizim şu hadis kolleksiyonumuzu dikkatle okursanız, kısa zamanda muhakkik bir alim olursunuz!"

Aynı sözü başka kimselerden bazı kimseler hatırlayacaktır. Meselâ, Said-i Nursî merhum diyor ki: "Risâle-i Nurları okursanız, kısa zamanda bir muhakkik alim olursunuz."

Risâle-i Nur okumakla hadis-i şerif okumak arasında muazzam fark vardır muhterem kardeşlerim!..

Bizim yolumuzun, müslümanın yolunun şeriatin çizgisinden kaymaması için emniyet, hadis-i şeriftedir. Hadis-i şerife sarılmadığınız zaman, şeriatin çizgisinde devam edemezsiniz, kayarsınız. Çünkü şeriatin çizgisi kıl kadar incedir, kılıç kadar keskindir. Ona ancak hadis-i şerife sarılarak, hadis-i şerif yolunda yürüyerek, takvâ yolunu yol edinerek, ihlâs ile hareket ederek ulaşabilirsiniz.

Onun için bizim yolumuz --Allah'a hamd ü senâlar olsun ki, bize bu yolu nasib etmiş Mevlâmız-- bütün yollardan daha ileridir. Bunu şahsî bir öğünç veya bir reklam ve bir propaganda sözü olarak söylemiyorum; Allah'a hamd ü senâlar olsun diye, bir tahdis-i nîmet sadedinde söylüyorum.

Biz tasavvufa karşı, dine karşı, millî kültürümüze karşı, tarihimize karşı, her türlü ileri geri, abuk sabuk, düşmanca sözlerin söylendiği bir ortamda yaşadık. Her türlü zehirli şerbeti bize sundular. Biz o şerbetlerin tadlarını tattık ama, yutmadık. Dilimiz o tadları biliyor. Biz bütün bu çeşitli yollar arasında bu yolu benimsemişsek, elhamdü lillâh bu büyük bir nimettir. (3)

* * *

Şimdi bizim büyük hocamız Gümüşhanevî Ahmed Ziyâüddin Efendi Hazretleri; Nakşî, Kadirî, Sühreverdî, Kübrevî, Çeştî tarikatini bünyesinde toplamış Halidiyye kolunun meşhur bir şahsiyeti... Batılıların ve Arapların yazdığı kaynak kitaplarda da ismi olan şahıs... Tekkeye ders kitabı olarak bir hadis kolleksiyonu hazırlamış; Râmûz el-Ehâdîs isimli, onu koymuş. Diyor ki:

"Bu hadis kitabını okuyun!.. Bunu okuduğunuz, hazmettiğiniz zaman iyi bir müslüman olursunuz; bayağı da bir alim olursunuz."

Yâni, tasavvuf ama nereye dayalı?.. Hadis-i şerife dayalı... Nereye dayalı?.. Kur'an-ı Kerim'e dayalı... Böyle olunca tasavvuf, ana çizgide, cadde-i kübrâda yürümüş olur. Yanlış yollara, çıkmaz sokaklara sapmamış olur. Patikalara, çamurlu yerlere girmemiş olur. İlk safiyetini, ilk çıkış zamanındaki güzelliğini korumuş olur. (4)

* * *

Gümüşhaneli Hocamız hadis alimi, ciddî alim... Gece uyku uyumazmış. Dâimâ ilimle, irfanla, irşadla meşgul olurmuş. Kitap yazmış, tasavvuf konulu... Ne diyor?.. "En yüksek makam, aşk makamıdır." diyor.

Nereden geliyor bu benzerlik?.. Çünkü, Ahmed-i Yesevî Abdülhâlik-ı Gücdevânî Hazretleri'nden, Nakşî Tarikatı'nın Hâcegâniyye kökünden feyz almış. Hacı Bektâş-ı Velî de, Ahmed-i Yesevî'den feyz almış. Bizim Gümüşhaneli Hocamız da, yine Nakşibendî Tarikatı'nın İmâm-ı Rabbânî kolundan, Müceddidiyye kolundan feyz alarak aynı noktaya çıkıyor. (5)

* * *

Gümüşhaneli Ahmed Ziyâeddin Efendimiz, şu bizim hadislerini okuduğumuz zât, Râmûzül Ehâdîs'i tertib eden şahıs... Onun bir menkabesi.

Yeni ekspres yola çıktık İstanbul'dan, "Otomobilimizin benzini az, ilk benzinciye uğrayalım!" dedi arkadaşlar. İlk benzinciye uğradık. Benzinci tanıdık, müslüman bir insan...

"--Yâhu, biz seni çok seviyoruz, sen kimsin, nerelisin? Hatırlat bir daha..."

Dedi:

"--Ben Maraşlıyım."

"--E, seni çok seviyoruz, neden?.."

"--Çünkü, ben de Nakşî Tarikatındanım." dedi.

Biz Nakşî'yiz ya, kardeşlik damarı çekiyor yâni...

"--E, nasıl Nakşî oldun?"

"--Hocam, bizim aslımız seyyid, Peygamber Efendimiz'in soyundanız biz... Benim Dedem Muhammed Vehbi Medine'de iken, --Arap yâni, seyyid, Peygamber Efendimiz'in soyundan-- rüya görmüş. Rüyasında bir şahıs demiş ki:

"--Ben filâncayım, İstanbul'a benim yanıma gel!" demiş.

O da:

"--Baş üstüne..." demiş.

Uyanmış rüyadan, ertesi gün hazırlığını yapmış yola çıkmış. İstanbula gelmiş. Medine'den İstanbul'a geliyor bir rüya üzerine... İnmiş vasıtadan; nereye gidecek, kimi bulacak bilmiyor. Eminönü'nde giderken, omuzuna birisi vurmuş. O tarafa dönmüş.

"--Sen Medine'den Muhammed Vehbi misin?.."

"--Evet..." demiş, şaşırmış.

"--Düş peşime, takıl peşime!.." demiş.

O önde, bu arkada gitmişler. Nereye?.. Şimdiki vilâyet binasının olduğu yerin karşısındaki bir binaya... Bir şahsın karşısına çıkartmışlar bunu,

"--Öp bakalım elini!" demişler.

Bakmış, rüyada "Gel bakalım İstanbula!.." diyen şahıs, yâni Gümüşhaneli Ahmed Ziyâeddin Efendimiz Hazretleri... Medine'deyken çağırmış rüyada, o da kalkmış, gelmiş.

"--Gir bakalım halvete!" demiş.

Yâni erbaîne, kırk günlük eğitime girmiş. Ondan sonra icâzet almış. Sonra Gümüşhaneli Hazretleri, onu Maraş'a irşada göndermiş. Bu bizimle konuşan şahıs onun torunu, sevmemiz ondan; muhabbet, bağlılık ordan geliyor. (6)

* * *

Eskiden mürşidler, bir müride ders vermeden onun kabiliyetlerine ve sâiresine bakarlarmış; olmazsa, başka dergâha gönderirlermiş. Bizim Hocamız'dan gördüğümüz, merhametinin çokluğundan, herkesi kabul etmekti. Ama Gümüşhâneli Hocamız'dan görülen; benim dedem Gümüşhâneli Hocamız'a amcamla beraber gelmiş, dedeme vermiş, amcama vermemiş. Aynı köyden iki kardeş geliyor, birisine veriyor, birisine vermiyor. Böyle şeyler olabilir. (7)

* * *

Büyük dedem Molla Abdullah, oğlu dedem Molla Mehmed'i diğer iki kardeşiyle beraber İstanbul'a getirmiş ve Fatih medreselerine yerleştirmiş ve herhalde o zamanlarda Gümüşhanevi Hazretleri'ne intisab eylemiş. Gümüşhanevî Hazretleri o büyük dedemi çok severmiş, hattâ bir kere "Sen benim oğlum ol!" diye teklif ve iltifat eylemiş. (8)

* * *

Cevşen, bir çeşit duadır. Cevşen-i Kebir denilen dua, bizim Gümüşhaneli Hocamız'ın Mecmuatül-Ahzâb'ında vardır. Said-i Nursî rahmetli, çok sevmiş bu duayı ve ordan almıştır. Risâle-i Nur talebesi kardeşlerimiz okurlar. Güzel bir duadır. (9)

* * *

Gümüşhaneli Hocamız, saçları dökülse aldırmazmış da, sakalından bir kıl dökülse toplarmış. Onu muhafaza eder ve gömermiş. Neden?.. "Sakalı ibadet diye bıraktım. İbadetten olan bir şeyin ayaklar altında kalmasına razı olmam!" dermiş. İnceliğe bak!.. Saçı insan ibadet diye uzatmıyor, normal olarak uzayabiliyor. Ama sakal ibadet olarak bırakıldığından, kılı yere düştüğü zaman alırmış. Büyük insanların inceliklerine bak!.. (10)

* * *

Râmûzül Ehâdîs'i yazan Gümüşhaneli Hocamız da, bazı hadisler için: "Bu hadis takibata uğramıştır hadis alimleri tarafından..." diye belirtmiştir. Bazı tabirler var, hadis alimlerinin "Lâ şey', mevdu' vs." dedikleri şeyler var... Onları almış Gümüşhâneli Hocamız... Gümüşhâneli Hocamız mevzù hadisi bilmez bir insan değil...

Ama şundan kaynaklanıyor... Mekke-i Mükerreme'de bir alimle konuşmuştum. Çok zarif bir insan, büyük bir alim, Peygamber Efendimiz'in de sülâlesinden... Ben böyle biraz açtım da meseleyi; kısaca dedi ki:

"--Mutasavvife hüsn-ü zanla bakmış rivayetlere, hadis alimleri de kaşlarını çatarak, keskin nazarla bakmışlar. Biraz böyle sert davranmışlar." dedi.

Mesele biraz ordan kaynaklanıyor. Bir de Hocamız, bir mevzù hadisi yazsa bile, "Bu hadis mevzùdur." diyor arkasından... Altında da o mânâyı te'yid eden birkaç hadis-i şerif getirerek: "Bak buna bazı alimler mevzù demiş ama, esas itibariyle bunun bir mânâsı vardır; o mânâyı bilmenizi istiyorum!" demiş oluyor. Bir mürşid olarak, o konunun bilinmesini istiyor.

Biliyorsunuz, mevzù hadis bile olsa, söz güzel olabilir, tatlı olabilir. Onun için Süyûtî mevzù hadislerle ilgili kitabına: "El-Leâlî el-Mesnûat: Yapma İnciler" diyor.

Neyse, o kardeşimiz tenkid etmiş. Hadis alimleri biraz böyle fazla sert oluyorlar, tenkid ediyorlar. Etsin ama, tenkidin de ilmî âdâbı vardır. Ulemanın ihtilâfı vardır. Çağların değişmesi ile, yeni gelen insanların öğrendiği bazı bilgiler dolayısıyla, eskileri tenkidi vardır. Çok samîmî bir İslâm alimi Gazâlî'nin bazı fikirlerine katılmayabilir. Çok samîmî bir zât, Muhiddîn ibn-i Arabî Hazretleri'ne iştirak etmeyebilir. İmâm-ı Rabbânî şu kanâattedir de Muhiddîn ibn-i Arabî Hazretleri şu kanâattedir... vs. Bu ayrı mesele, bunlar olabilir.

Ama ben tekkemizde ders kitabının bir hadis kitabı olmasını çok büyük bir şey olarak görüyorum, çok güzel bir işaret olarak görüyorum. Kardeşlerime söylerken, "Riyâzüs-Sàlihîn'i okuyun, Diyanet İşleri Başkanlığı'nın neşrettiği sahih bir hadis kitabıdır. toplantılarınızda onları okuyun!" diye söylüyorum. (11)

* * *

Hâlid-i Bağdâdî Hazretleri'nin halifelerinden, Trablusşam müftüsü olan Ahmed ibn-i Süleyman el-Arvâdî Hazretleri, tek bir şahıs için, Gümüşhânevî Ahmed Ziyâeddin Efendimiz için İstanbul'a gelmiş, kendisini bulmuş ve "Sırf seni irşad etmek için buraya vazifeli olarak gelmiş bulunuyorum!" diye onu halvete alıp, tasavvufun âdâbını, erkânını, ahlâkını, esrârını öğretmiş.

Böylece Hindistan'dan bizzat Hâlid-i Bağdâdî Hazretleri'nin gidip, Nakşî Tarikatı'nı kaynağından, Müceddidiye şûbesinden, yâni Ahmed el-Fârûkî es-Serhindî'nin mensub olduğu Müceddiye şûbesinden çok mükemmel bir tarzda, hocası Abdullah-i Dehlevî Hazretleri'nin tam rızasını alarak Bağdad'a getirdikten ve yerleştirdikten sonra ve bütün Ortadoğu'ya yaydıktan sonra, böylece Gümüşhâneli Hazretleri'yle İstanbul'a geçmiş oluyor Nakşî Tarikatı...

Bendeniz dört sene önce Güneydoğu Anadolu'da gezdim. Urfa, Mardin, Diyarbakır, Batman, Bitlis, Siirt, Tatvan gibi yerleri gezdim. Çok net olarak hatırıma geldi ve söyledim, hâlâ çok kesin olarak, net olarak aynı kanaatteyim: Güneydoğu Anadolu'nun ismi bence Nakşibendistan olsa, Nakşibendiler diyarı olsa revâ... Çünkü, her tepede bana bir Nakşî şeyhinin türbesini gösterdiler. Her yerde Nakşî-Hâlidî şubesinin mensublarını gördüm.

Allah makàmını âlâ eylesin, Hâlid-i Bağdâdî Efendimiz bizzat kendisi Urfa'ya da gelmiş. Hattâ torunu Urfa Ulu Camisi'nin kabristanında, hazîresinde medfundur. Torunu orda vefat etmiş. O diyarları bizzat gezmiş. Halifeleri vasıtasıyla tarikatı oralara yaymış ve mükemmel bir şekilde yerleştirdikten sonra, İstanbul'a böylece aşılanmış oluyor Nakşî Tarikatı...

Nakşî Tarikatı'na Anadolu 15. Yüzyıl'dan, Molla İlâhî'den beri bilir. Fakat bu yeni bir şevk getirmiştir.

Gümüşhaneli Ahmed Ziyâeddin Efendi Hazretleri, 1311 hicrî [1893 milâdî] yılında vefat eden bir büyük muhaddistir. Terceme-i hal kitaplarına, biyografi kitaplarına büyük bir fakih ve muhaddis olarak geçmiştir. Ulûm-u şer'iyyede çok sağlam bilgilere sahip bir kimse... Tabii, tarikatın, tasavvufun şeriata tam, sağlam bir şekilde bağlı insanlar tarafından öğrenilmesi ve öğretilmesi son derece önemli bir olaydır.

İşte o koldan Gümüşhânevî Hazretleri çalışmasına devam etmiştir ve 114 kadar halife yetiştirmiştir kendisi... Üç sene de Mısır'da kalmıştır. Halifelerini Anadolu'nun her yerine, Kafkasya'ya, Mısır'a ve Ortadoğu'ya yaymıştır. Böylece onun çalışmalarıyla, Nakşî Tarikatı son derece büyük bir gelişme göstermiştir. Harblerde Devlet-i Aliyye'nin korunmasında, bu sùfî alimlerin cihada da iştirakleriyle çok büyük hizmetler meydana gelmiştir.

Ahmed Ziyâeddin Efendi Hazretleri'nden sonra Gümüşhânevî kolu devam etmiştir. Hocamız Mehmed Zâhid Kotku Hazretleri, onlardan Ömer Ziyâeddin ed-Dağistânî Hazretleri'nden, İstanbul'da asker iken tarikata girip el almıştır.

Sanıyorum Ömer Ziyâeddin Hazretleri'ni de bu konularla ilgilenen herkes tanıyabilir. Çünkü, kendisi hem Kur'an-ı Kerim hafızı, hem de Buhârî-yi Şerif hafızı idi. Buhârî-yi Şerif'i ezbere bilen müstesnâ insanlardandır. Altı saatte Kur'an-ı Kerim'i başından sonuna hatmettiği rivayet edilir. (12)

* * *

Gümüşhaneli Hocamız diyor ki: "Bizi seven, bizim kitaplarımızı okuyan bizdendir." Bu bir gönül bağıdır, esas itibariyle böyledir. Fakat aynı zamanda, Peygamber Efendimiz'e bağlılık gibi bir bağlılık olduğu için, biraz daha yakın bir tanışma halinde olması temenni edilir. Gelemiyorsa, birisiyle haber gönderir; vekâleten konuşur, ders veririz. Böylece özel olarak, belirli olarak irtibat kurmak faydalıdır. (13)

* * *

Süleymaniye'de, cennetmekân Kànûnî Sultan Süleyman'ın türbesinin yakınında Hocamız'ın kabri... Türbesinin girişinde, sol tarafta Gümüşhâneli Ahmed Ziyâeddin Efendimiz'in muhterem valide hanımla beraber kabirleri var. Ordan biraz daha ileri gidince de sıra sıra Gümüşhaneli Dergâhı'nın şeyhlerinin kabirleri var. (14)

* * *

Tarihî çevreyi korumak, mefâhirimizi korumak... Ne yaptık meselâ, gittik Gümüşhâne'de bir Gümüşhâneli toplantısı yaptık, iki gün sürdü. Vali geldi, belediye başkanı geldi, profesörler geldi, herkes geldi. Gümüşhâneliler dediler ki:

"--Yâhu, bizim böyle dünyanın tanıdığı, dünya çapında yetiştirilmiş bir alimimiz varmış da, sizden öğrendik; Allah sizden razı olsun!" dediler.

Bilmiyorlar Gümüşhâneli Ahmed Ziyâüddin Efendimiz'i... Padişahlar elini öpmüş, hürmet etmiş. Mısır'da talebeleri var, Endonezya'da talebesi var... Herkes tanıyor, seviyor, biliyor, hürmet ediyor. Bizimki bilmiyor, Gümüşhaneli bilmiyor. "Ben Gümüşhâne'denim, Gümüşhâneli Ahmed Ziyâüddin Efendi gibi insanlar yetişmiş yerdenim!" demesi lâzım. Bilmiyor, bir şeyden haberi yok. (15)

NOTLAR

(1) Prof. Dr. M. Es'ad Coşan, Avustralya Sohbetleri-4, s. 269 - 277, Seha, İstanbul, 1996.

(2) Prof. Dr. M. Es'ad Coşan, Kadın ve Aile, Mayıs 1993.

(3) Prof. Dr. M. Es'ad Coşan, Sosyal Çalışmalarda Organizasyon ve Başarı, s. 122, Seha, İstanbul, 1994.

(4) Prof. Dr. M. Es'ad Coşan, Sosyal Çalışmalarda Organizasyon ve Başarı, s. 183, Seha, İstanbul, 1994.

(5) Prof. Dr. M. Es'ad Coşan, Avustralya Sohbetleri-1, s. 44, Seha, İstanbul, 1995.

(6) Prof. Dr. M. Es'ad Coşan, İslâm'da Eğitimin İncelikleri, s. 246, Seha, İstanbul 1997.

(7) Dr. Metin Erkaya, Anılarla Mehmed Zâhid Kotku Rh.A, s. 103, Seha, İstanbul, 1997.

(8) Prof. Dr. M. Es'ad Coşan, İslâm, Eylül 1996

(9) Prof. Dr. M. Es'ad Coşan, Güncel Meseleler-2, s. 345, Seha, İstanbul, 1998.

(10) Prof. Dr. M. Es'ad Coşan, Güncel Meseleler-1, s. 220, Seha, İstanbul, 1995.

(11) Dr. Metin Erkaya, Anılarla Mehmed Zâhid Kotku Rh.A, s. 340, Seha, İstanbul, 1997.

(12) Dr. Metin Erkaya, Anılarla Mehmed Zâhid Kotku Rh.A, s. 348, Seha, İstanbul, 1997.

(13) Prof. Dr. M. Es'ad Coşan, Güncel Meseleler-2, s. 187, Seha, İstanbul, 1998.

(14) Prof. Dr. M. Es'ad Coşan, Doğru İnanç ve Güzel Kulluk, s. 256, Seha, İstanbul, 1998.

(15) Prof. Dr. M. Es'ad Coşan, Tasavvuf Yolu Nedir? s. s. 159, Seha, İstanbul, 1997.

      KASTAMONULU HASAN HİLMİ EFENDİ RH.A HAZRETLERİ

Hülya YILMAZ (*)

Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî hazretlerinin yetiştirdiği, daha hayattayken yerine vekil bırakarak irşad selahiyeti verdiği Gümüşhâneli Dergâhı şeyhlerinden Hasan Hilmi Efendi KS Kastamonu'nun Azdavay Kasabası'nda 1240/1824 senesinde doğar.

Müridân arasında daha çok "Kastamonî" nisbesiyle tanınan Hasan Hilmi Efendi KS'nin babası, Abdullah adında ümmî fakat velî bir zâttır. Kendisinden nakledildiğine göre bir cuma günü babası aniden rahatsızlanır, çocuklarına; "Beni hemen guslettirin. Bugün Rabbim'e icabet edeceğim. Onun huzuruna tertemiz çıkmak isterim!" deyince, arzusu yerine getirilir. Cuma namazını eda ettikten sonra da dostlarını evine davet ederek helalleşip, vedalaştıktan sonra ruhunu teslim eder.

Hasan Hilmi Efendi KS, orta boylu, nur yüzlü, ak sakallı, buğday benizli, çekme burunlu, açık kaşlı, ela gözlü idi. Başında Nakşi tâcı, beyaz sarık, sırtında boylu entari ve hırka bulunurdu. Hazret-i Ebûbekir RA yaratılışlı, ismi ile müsemmâ hilim sahibi, takvâ örneği bir zât idi.

İlk tahsiline Kastamonu'da başlar. Memleketinin ileri gelen âlimlerinden kıraat, sarf ve nahiv ilimleri tahsil eder.

Onsekiz yaşlarına geldiğinde tahsilini tamamlamak üzere babası tarafından İstanbul'a gönderilir. İstanbul'da Mahmud Paşa Medresesi'ne yerleşir. Burada Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî Hazretleri ile tanışır. Elli yılı aşkın bir süre devam edecek olan beraberlikleri böylece başlar.

Mahmud Paşa Medresesi'nde Nevşehir'li Büyük Hazım Efendi'nin derslerine devam eder. Tefsir, Fıkıh, Hadis, Hikmet gibi ilimlerde tahsilini tamamlayarak icâzet alır.

Hasan Hilmi Efendi KS, terkedilmiş, ıssız ve ibadete kapalı bulunan Fatma Sultan Camii müezzinliğine gönüllü olarak talip olur. Camiyi kısa sürede ihyâ ederek günün beş vaktinde açık hale getirdiği için bu caminin baş müezzinliğine tayin edilir. Fatma Sultan Camii'ndeki bu vazifesi icabı Mahmud Paşa Medresesi'nden ayrılır. Buna rağmen başından beri büyük bir saygı ve hürmetle bağlı olduğu Gümüşhânevî Hazretleri'ni sık sık ziyaret eder.

Ahmed ibn-i Süleyman el-Ervâdî KS, o aralar İstanbul'a gelmiş ve Gümüşhânevî hazretleri ona intisab etmiştir. Hasan Hilmi Efendi de uzun süredir bu yola intisab etme arzusu içindedir. Bu düşüncesini dostu, sırdaşı Gümüşhânevî KS'ye açar. Gümüşhânevî KS ise şeyhi Ervâdî KS'nin müsaadesiyle sohbet şeyhi ittihaz ettiği, Ervâdî gibi Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî KS'nin İstanbul halifelerinden olan, Abdülfettah el-Ukarî KS (1281/1864)'ye intisab etmesi yolunda tavsiyede bulunur.

Hasan Hilmi Efendi KS, Gümüşhânevî Hazretleri'nin de delaletiyle Abdülfettah el-Ukarî'ye intisab eder. Şeyhinin vefatına kadar, ona candan bir teslimiyetle bağlı kalır. Bu arada Gümüşhânevî KS ile birlikte Ervâdî Hazretleri'nin ayasofya Camii'ndeki hadis derslerine devam ederler.

Hasan Hilmi Efendi, ilk şeyhinin 1864 senesinde vefatından sonra, Ervâdî'den hilafet alan Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî'ye intisab eder. O'nun hadis derslerine devam ederek ilmî icâzet alır. Hemen ardından seyr-ü sülûkunu tamamlayarak hilâfet alır. Daha şeyhi hayattayken irşad makamında vekili ve baş halifesi olur.

Hasan Hilmi Efendi KS 1863 senesinde şeyhi Gümüşhânevî (k. s.) ile beraber Hac farizasını eda eder. Şeyhinin ikinci hac seyahatı dönüşünde üç sene Mısır ve Tanta'da ikamet ettiği sürede Gümüşhâneli Dergâhı'nda ona vekalet eder. Şeyhi İstanbul'a döndüktün sonra kendisini İzmit-Adapazarı bölgesinin irşadı maksadıyla Geyve'ye gönderir. Hasan Hilmi Efendi KS, burada inşa ettirdiği medrese ve tekkede hem hadis okutmuş hem de tarikat neşrine çalışmıştır.

Gümüşhânevî Hazretleri, zayıflığı ve ihtiyarlığı sebebiyle dergâhın faaliyetlerini yürütemeyecek hale gelince, müridi ve baş halifesi Kastamonu'lu Hasan Hilmi Efendi'yi Geyve'den İstanbul'a çağırarak tekkeyi ona teslim etmiş, müridlerine de ona bağlanmalarını söylemiştir. Bundan sonra Gümüşhânevî hazretleri vefatına kadar yalnızca cuma sohbetlerini ve Hatme-i Hâce zik i rlerini icra ettirmiştir. Vefat ettiği sene ise bu vazifeler de dahil olmak üzere tekkenin bütün mesuliyetlerini Hasan Hilmi Efendi'ye bırakmıştır.

1893 senesinde şeyhinin vefatından sonra, onsekiz yıl fiilen Gümüşhâneli Dergâhı'nda irşad vazifesi gören Hasan Hilmi Efendi de, şeyhi gibi hadis ilmi ile iştigali esas almış, tekkenin el kitabı mesabesinde olan Râmûz el-Ehâdîs'i senede iki defa hatmetmeyi itiyad edinmiştir.

Muhammed Zâhid el-Kevserî başta olmak üzere Ezine'li Mehmed Hulusi Efendi gibi yüzlerce talebesine maddî ilimler yanında irfan, edeb, ahlak ve ruh terbiyesi vermiş, bundan başka elli altı halife yetiştirmiştir. Amasya'lı Eyyüb Sabri, Katip Mustafa Fevzi, Bolvadin'li Ahmed, Kayseri'li Ali Rıza, Geyve'li Yusuf Bahri bunlar arasında sayılabilir.

1896 senesinde yerine Safranbolulu İsmail Necati Efendi'yi vekil bırakarak hacca giden Hasan Hilmi hazretleri, Gümüşhânevî'nin Medine'deki müridlerinden Hafız Ahmed Ziyâüddîn Efendi'ye misafir olmuş ve onsekiz gün Ravza-i Peygamberîde halvet ederek mücavir kalmıştır.

Son zamanlarına doğru, irşad hizmetlerini yürütemeyecek duruma gelince, yerine Gümüşhânevî Hazretlerinin halifelerinden Safranbolu'lu İsmail Necati Efendi'yi vekil ve halife tayin etmiştir.

Hastalanıp yatağa düştüğü ve hiç bir şey yiyip içmediği bir gün, gözlerini hafifçe açarak, müridlerine yazdığı vasiyetini ihtiva eden kağıdı verdikten sonra:

"Aslında benim, Rahmet-i Rahmân'a kavuşma vaktim çoktan geldi. Fakat sizler benim için dua ettikçe rahatsız oluyorum. Bu ruh artık Rabb-i Mecidine kavuşmak ister. Ne olur dua etmeyi bırakın!" diye söylemiş, sonunda da derinden bir "Allah..." diyerek ruhunu teslim etmiştir.

10 Şubat 1911 Perşembe günü, saat 07.15 'de vefat eden Hasan Hilmi Efendi Hazretleri'nin kabri, Süleymaniye Camii Haziresinde bulunmaktadır.  

Halifelerinden Kâtip Mustafa Fevzi Efendi'nin şeyhinin hayatını, güzel hallerini, yolculuklarını ve kerametlerini manzum olarak kaleme aldığı "Menâkıb-ı Haseniyye fi Ahvâlis-Seniyye" adında bir eseri vardır. Hasan Hilmi Efendi'nin vefatına, müridi Kâtip Mustafa Fevzi tarafından şu beyitle tarih düşülmüştür:

Ah Cenâb-ı Hilmi-i Kutb-ı zamân,
Oldu bugün mûcib-i da'vet-i rahmân!

(1329)

Gümüşhânevî Hazretleri'nin halifelerinden Mustafa Fevzi ibn-i Numan, Hediyyetül-Hàlidîn adlı eserinin, Gümüşhânevî'nin halifelerine ayırdığı kısmında, Hasan Hilmi KS hakkında şu beyitleri söylüyor:

Yüzonaltı halife var didimdi,
Mahallinde anı zikreyledimdi.

Teberrük eyledim ta'dâd-ı esmâ,
Diyem bir bir yolınca hayy-ü mevtâ.

Hasan Hilmi ki şeyh-i pür hayâdır;
Vekil-i Hazret-i Ahmed Ziyâ'dır.

O nûr-ı ayn-ı ihvân-ı kirâmdır,
Şiraze bend-i sadât-ı ızâmdır.

Odur mürşidlerin şâhı bu demde,
Anun misli yaturlar hep ademde.

O dürr-i tâc-ı ashâb-ı tükâdır,
O şems-i envâr-ı ehl-i nükâdır.

Muhakkak kıdve-i cümle müridan,
Odur şüphe idilmez kâmil insan.

Tevazu-pîşedir zât-ı kerîmi,
Gel inkâra koma nefs-i leîmi.

Anı Ahmed Ziyâ koydı yerine,
Ana her kim ezâ itse, yeri ne?..

Anı inkâr ider mi hiç mürîdan,
Ana kem söyleyen hiç olmaz ihvân.


Mustafa Fevzi Efendi, "Menâkıb-ı Haseniyye" adlı eserinde mürşidi Hasan Hilmi Efendi'nin vefatının ardından şu beyitleri söylemektedir:

Hazret'in Vefâtı Beyânına Dair:
Bizleri yaktın, kavurdun neyledin!

Biz bu hali görmeyiz zannetmişiz.
Biz ne firkatli zamana yetmişiz!

Bu ne firkat bu ne dehşettir bugün,
Bendegânın hep yetim oldu bütün.

Bu vedâ-ı eyâmimi ey nur ayn,
Elvedâ artık sönsün hûr-ı ayn.

Sen gidersin sevgili Sübhânına,
Bir vasiyyet var mı hiç ihvânına.

Vermek istersen mübarek canını,
Kimlere terk eyledin ihvânını!

Çünkü duymuş bunları ol bestegir,
Çeşmini açmış heme pîr-i münîr.

Şöyle ferman eylemiş pîr-i celîl,
Hakk'a vuslattır meramım müstakil.

Durmak olmaz gitmeye söz vermişim,
Şimdi râh-ı rıhlete ben girmişim.

Söyleyin ihvânıma benden selâm,
Ben helâl ettim hukuku bit-temâm.

Hakkını anlar bana etsün helâl,
Etmesünler ağlayıp kesb-i melâl.

Onları ben şeyhe teslim eyledim,
Nice kim hâl-i hayatta söyledim.

Bunları zât-ı reşîde söyledi,
Bu sözü takrir ederken ağladı.

Eylemiş te'sir ona ism-i celâl,
Zâhir olmuş alem-i tur-i misâl.

Şöyle nakletti bize ol Fâzıla,
Nakşedildi ol nidâ levh-i dile.

Öyle "Allah!" lafzını hiç duymadım.
Lezzet-i mânây-ı lafza doymadım.

O nidâya olmuşum hayreten sâr,
Ömrüm oldukça o lezzet pâyidâr.

KAYNAKLAR:

Feridüddin Attar, Tezkiretüíl-Evliyâ, Haz. M.Z.K., s. 321-332, İstanbul 1983

Ahmed Ziyaüddin Gümüşhanevî, Râmûzül-Ehâdîs, Terc. Abdülaziz Bekkîne, c. 1, s. 9, ts.

Kara, Mustafa, Ahmed Ziyaüddin Gümüşhânevî'nin Halifeleri, Ahmed Ziyaüddin Gümüşhànevî Sempozyum Bildirileri içinde, Haz. Necdet Yılmaz, s. 122-123, İstanbul 1992.

Aykut, Said, Kastamonulu Hasan Hilmi Efendi, Allah Dostları, c. 9, s. 295-299, İstanbul 1996.

SAFRANBOLULU İSMÂİL NECÂTİ EFENDİ RH.A HAZRETLERİ

Hülya YILMAZ (*)

Gümüşhâneli Dergâhı şeyhlerinden İsmail Necâti Efendi KS, Kastamonu'ya bağlı Safranbolu kazasının Oğulveren Köyü'nde doğmuştur. Ömeroğlu Sülâlesine mensub Hacı Mehmed Efendi'nin oğludur. Gür ve beyaz sakalı, celâl ve heybeti ile İsmail Necati Efendi, şeyhi Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî Hazretleri'ni andırırdı.

İlk tahsiline Safranbolu'da Müftü Mehmet Hilmi Efendi'den ders görerek başlamıştır. Ardından İstanbul'a gelmiş, muhtelif hocalardan ilim tahsil ederek icâzet almaya muvaffak olmuştur.

Bayezid Medresesi müderris ve dersiâmlarından Aksekili İbrahim Efendi'den, tekmîl-i nüsah eden İsmail Necati Efendi KS, 1876'da açılan rüûs imtihanında başarılı olmuş ve otuzbeş yaşlarında iken Bayezid Medresesi'nde ders vermeye, 1892'den itibaren de talebelerine icâzet vermeye başlamıştır. 1897-1909 yılları arasında huzur dersleri muhataplığı, 1909 ve 1910 senelerinde de mukarrirlik vazifesini yerine getirmiştir.

Zâhirî ilimlerde bu yükselişin ardından İsmail Necati Efendi KS, Gümüşhânevî Hazretleri'ne intisab etmiştir. Mânevî kemâli için gereken eğitime tamamiyle kendini vererek, zâhirî ilimlerde olduğu gibi bâtınî ilimlerde de temayüz etmiştir. Öyle ki Gümüşhânevî Hazretleri'nin Hasan Hilmi Efendi'den sonra ikinci büyük halifesi olarak, 1911 (H.1329) yılında irşad makamına geçmiş ve ömrünün sonuna kadar (1919) bu vazifeyi sürdürmüştür. Aynı yıl ayrıca Dârül-Hilâfetil-Aliyye kısm-ı âlî hadis dersi müderrisliğine tayin edilmiştir.

İsmail Necati Efendi, irşad makamında bulunduğu on yıl süresince pek çok âlim ve talebe yetiştirdiği gibi Râmûz el-Ehâdîs'i de senelerce okutmuştur. Cumhuriyet Türkiyesi'nin ilk İstanbul Müftüsü ve Sultan Abdülaziz'in oğlu Şehzade Şevket Efendi'nin hocası, Süleymaniye Medresesi Usûl-i Fıkıh dersi müderrisi ve aynı zamanda huzur dersleri muhataplarından Safranbolu'lu Hafız Mehmed Fehmi (Ülgener) Efendi, İsmail Necati Efendi'nin oğlu; İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi dekanlığında bulunmuş, Prof. Dr. Sabri Fuat Ülgener ise torunudur.

Gümüşhânevî Hazretleri'nin Hasan Hilmi Efendi'den sonra ikinci halifesi olan İsmail Necati Efendi dokuz sene dergâhta hilafet vazifesini sürdürmüşlerdir. Kendisinden hilafet alanlardan Ferşâd diye tamınan Of'lu İbrahim Hakkı Efendi'nin talebelerinden şu hadiseler naklediliyor:

Halvette iken bir gün İbrahim Hakkı Efendi'ye mühim bir kalp krizi gelir. İsmail Necati Efendi'ye haber verirler. Doktor Emin Paşa'yı çağırın der. Emin Paşa Gümüşhanevî Hazretleri'ne mensubdur ve aynı zamanda sarayın doktorudur. Emin Paşa hastayı muayene edince, rengi kül gibi olmuş bir halde dergâhtan çıkıp gider. Ertesi gün dergâha gelerek ihvana müjde verir.

İbrahim Hakkı Efendi'nin yakalandığı kalp hastalığından kimsenin kurtulmadığını muayene sonunda anlamıştım. Ama Allah'tan ümit kesmedim. Rasûlüllah SAS'e durumu arzettim:

"--Ahir zaman ulemasındandır, ondan çok hizmet bekliyoruz." diye niyaz ettim.

Şifa bulacakları müjdesini aldım elhamdü lillâh demişlerdir. Bundan sonra İbrahim Hakkı Efendi --Hacı Ferşad Efendi-- uzun seneler Of, Trabzon, Samsun ve havalisinde ilim ve tarikat neşrinde bulunmuş, eserleri halen mevcut olan hizmetler yapmıştır.

Son Osmanlı Padişahı Sultan Vahideddin de kendisine intisab etmiş ve derslerine devam etmiştir. İsmail Necati Efendi, 6 Şubat 1919'da vefat etmiş, Süleymaniye haziresindeki kabrine defnedilmiştir.

Mezar taşı kitabesinde şu beyitler yer almaktadır:

Hüvel-Bâkî,

Mürşîd-i ehl-i hakîkat, kudve-i erbâb-ı dîn,
Hazreti üstâd-ı a'zam, tâc-ı fahril-àrifîn,
Sânî-i kàim-makàm-ı Hazret-i Ahmed Ziyâ,
Şems-i feyyâz-ı fezâil, nûr-ı ayn-ı sâlikîn,
Nisbet-efzâ-yı tarikat rehberi, ilm-i bütün,
Zübde-i eslâf-ı sâdât, muktedâ-yı âhirîn,
Zül-cenâhayn Hàce İsmâil Efendi hazreti
Fevziyâ üçler huzùrunda oku üç Fâtiha,
Vâris-i ekmel idi, her hâli gàyetle metîn,
Burdadır rûh-ı Ziyâ, Hilmi, Necatî berîn...

Sene: 1338 fî 15 C. Evvel; sene: 1335 fî 6 Şubat (1919)

KAYNAKLAR:

Solakoğlu, M. Cemil, Tezkiretül-Evliyâ (Haz. M Z K) eki, s. 323, İstanbul 1977.

Ahmed Ziyaüddin Gümüşhânevî, Râmûzül-Ehàdîs, Terc. Abdülaziz Bekkine, c.1, s.10.

Gündüz, İrfan, Ahmed Ziyâüddin Gümüşhànevî, s.146-148, Seha Neşriyat, İstanbul 1984

(*) Dünden Bugüne Gümüşhànevî Mektebi isimli eserden alınmıştır.

 

ÖMER ZİYÂÜDDÎN-İ DAĞISTÂNÎ KS

Hülya YILMAZ (*)

Ömer Ziyâüddîn Efendi, Dağıstan'da Çerkay'a bağlı Miatlı Köyü'nda 1266 hicrî, 1849 milâdî senesinde doğmuştur. Babası, zamanın ulemâsından müderris Abdullah Efendi, Avar Türklerindendir. Ömer Ziyâüddîn Efendi, uzunca boylu, beyaz yüzlü, ak sakallı, vakur ve son derece cömert idiler. Arapça, Farsça ve Rusça'dan başka, Türk lehçeleri uzmanı idiler.

İlk tahsiline babasından ders görerek başlar. Gençlik yıllarına geldiğinde Ruslarla Şeyh Şamil arasında 1825'lerden beri devam eden mücadelelere iştirak eder. Şeyh Şamil'in oğlu Gazi Mehmed Paşa'nın maiyetinde Kafkas Cephesi'nde Ruslar'a karşı yıllarca at üstünde savaşır. O sıralar yirmi yaşlarındadır. Mücadele sona erince Dağıstan grubu Osmanlı Devleti'ne hicret eder. Böylece Ömer Ziyâüddîn Efendi de İstanbul'a yerleşir, burada Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî KS'ye intisab eder. Aynı yıl şeyhülislamlığa takdim ettiği "Tecvîd-i Umûmî" isimli eseriyle, taşra ruûsuna nail olur.

Ömer Ziyâüddîn Efendi'nin asıl adı Ömer'dir. Gümüşhânevî Hazretleri kendisini, "Sana Ziyâüddîn adını veriyorum, isminle muammer ol!" diyerek taltif etmiştir. Yine şeyhinin kendisine "Hâfız Ömer!" diye hitab etmesi üzerine, gece-gündüz demeden kendi kendine çalışarak altı ayda hıfzını tamamlamıştır. Kur'ân'ı hıfzettiği gibi, ikiyüzbin hadisi de râvî zinciriyle beraber ezberlemiştir. Daha çocukken, hadis hıfzının isbatı için kendini hâfızlar cemiyetine mümeyyiz seçtirmiştir.

Bunlara devam ederken bir ara, "Ben başka tarikata geçsem..." diye düşünür. Galata Mevlevîhânesi'ne gider. Ayinleri seyrederken bir ara kendinden geçer. Birisi cübbesinin ensesinden tutar, kubbeye doğru çıkartır, oradan aşağı bırakır. O arada Ömer Ziyâüddîn Efendi Allah diye haykırır. Ter içindedir. Tekkeye gelip şeyhinin elini öpmek ister, şeyhi Gümüşhânevî Hazretleri ise gülerek:

"--O kadar yüksekten düşersen tabi bağırırsın!" der.

Kendisini kaldıranın kim olduğunu anlayan Ömer Ziyâüddîn Efendi KS şeyhinin ellerine kapanmış, dört elle tekkeye sarılmıştır. Gerek çalışması, gerekse hafızasının kuvvetiyle kısa zamanda terakki ederek icâzet almıştır.

Tahsilini tamamlayıp icâzet aldıktan sonra Aralık 1878'de Edirne ikinci Ordu Alay Müftülüğü'ne tayin edilir. Eylül 1892 tarihine kadar ondört sene bu vazifeyi îfâ eder. Haziran 1893 - Mayıs 1901 seneleri arasında Malkara kadılığı vazifesinde bulunur. 1903'de Kudüs mevleviyetine, ertesi yıl Malkara kadılığına tayin olunur.

"Şeriatte, icrâ-ı adâlet eden kişi devletten para almaz." diyerek kadılık maaşını cebine koymadan talebelerine dağıtırlarmış. Ömer Ziyâeddin Efendi KS Malkara'da iken son eşi Hafize Hanım'la evlenmiş ve kendisinden sekiz çocuğu olmuştur. Soyu hayatta olan beş çocuğu ile devam etmektedir. İlk üç hanımından doğan çocukları yaşamamıştır.

Malkara'da bulunduğu süre içinde her sene hatimle teravih namazı kıldırmıştır. Altı saatte tam bir hatimle teravihi bitirirler ve eve geldiklerinde sahur olurmuş. Ömrünün son demlerinde bile Kur'ân-ı Kerîm'i baştan sona Fatiha gibi okuyabildikleri bildirilmektedir.

Malkara kadılığı vazifesinde iki yıl kaldıktan sonra, 1906 senesinde İstanbul'a yerleşir. 1908'de saltanat ve hilafeti savunan "Hadîs-i Erbaîn fî Hukûki's-Selâtîn" adlı eserini neşreder.

1909 senesinde 31 Mart Vak'asına karıştığı, İttihâd-ı Muhammedî Cemiyeti ve Derviş Vahdetî ile ilgisi olduğu iddiasıyla Dîvân-ı Harb-ı Örfî tarafından müebbet kalenbetliğe mahkum edilir. Cezası bir süre sonra sürgüne çevrilerek Medine'ye gönderilir ve orada yedi ay kalır.

Bu arada Mısır Hidivi Abbas Hilmi Paşa rüyasında Peygamber SAS Efendimiz'i görür. Kendisine "Medîne-i Münevvere'de bulunan Hâfız Ömer'i himayene al, getir!" diye ismiyle belirterek söyler. Üç gece üstüste aynı rüyayı görür. Nihayet maiyetiyle yola çıkar. Medîne-i Münevvere'ye vasıl olur. Ömer Ziyâüddîn Efendi'yi yanına alır. Mısır'a gelirler. Abbas Hilmi Paşa kendisine "Peygamber'in emaneti" der, büyük hürmet gösterir.

Ömer Ziyâüddîn Efendi KS, böylece Müntezeh sarayına yerleşir. Abbas Hilmi Paşa'nın saray hocalığını ve imamlığını yapar. Burada yaklaşık on yıl kalırlar. Bu sırada Birinci Dünya Savaşı devam etmektedir. Bir ara Mısır'da İngilizler tarafından hapse atılır.

14 Nisan 1912'de çıkan umûmî af üzerine, şeyhülislamlığa müracaat ederek devrin şeyhülislamından vazife taleb etmiştir. Hilâfeti savunan kırk hadîs-i şerifin yer aldığı "Hadîs-i Erbaîn fî Hukûki's-Salâtîn" isimli eseri yüzünden bu isteği geri çevrilmiştir.

Uzun süren mücadeleleri sonunda nihayet hakkı teslim edilerek, önce 5 Ağustos 1919'da Dârü'l-Hilâfeti'l-Aliyye Medresesi hilâfiyat (tartışma ve münakaşa yoluyla, karşı fikri çürütme) sonra da yine aynı medresenin Hadis dersi müderrisliğine tayin edilmiştir. (27 Ekim 1920).

Ömer Ziyâüddîn Efendi Hazretleri, 1919 senesinde Gümüşhâneli Dergâhı şeyhlerinden İsmail Necati Efendi KS'nin vefatı üzerine Gümüşhânevî'nin üçüncü halifesi olarak postnişin olmuş, irşad görevini üstlenmiştir. Bu arada Râmûzül-Ehàdîs adlı hadis kitabını da okutmaya devam etmiştir.

Sultan Vahidüddin'in bizzat gelip yaptıkları şeyhülislamlık teklifini "işgal altında bulunan bir memlekette fetvâ makâmı işgal edilmezî diyerek kabul etmemişlerdir.

Şeyh Hazretleri, 30 Kasım 1920 senesinde 18 Rebiülevvel Perşembe günü yetmişüç yaşlarında iken Gümüşhâneli Dergâhı'nda vefat etmişlerdir. Kabirleri Süleymaniye Camii Hazîresi'ndedir.

Ömer Ziyâüddîn Efendi KS'nin Türkçe, Arapça ve Dağıstan dillerinde pek çok eseri bulunmaktadır.

Lezgi dili ile yazılmış (Çerkezce) Mevlîd-i Şerîf'i bin beyitliktir. Dağıstan yöresinde Süleyman Çelebi'nin Mevlid'i gibi meşhur olmuştur. Şâirlik tarafı baskın olan Ömer Ziyâüddîn Efendi'nin Şeyh Şamil'in kabilesinin dili ile yazılmış Kısâs-ı Enbiya adlı manzum eseri, Dağıstın'da, Mevlid, Mi'rac ve Mu'cizat isimli eserleri de Edirne'de basılmıştır.

"Fetevâ-yı Ömeriyye bi-Tarikatil-Aliyye" adlı eseri Seha Neşriyat tarafından neşredilmiştir. Diğer eserleri şunlardır:

01. Sünen-i Akvâli'n-Nebeviyye mine'l-Ehâdîsi'l-Buhâriyye
02. Zübdetü'l-Buhârî
03. Es'ile ve Ecvibe fî İlmi'l-Hadîs
04. Et-Teshilatü'l-Atire fi'l-Kıraati'l-Aşere,
05. Metn-i Akâid Tercemesi
06. Adâbu'l-Kur'ân,
07. Mevhibe-i Bârî Terceme-i Buhârî,
08. Mu'cizât-ı Nebeviyye,
09. Zübdetü'l-Buhârî Tercemesi,
10. Zevâidü'z-Zebidî,
11. Mir'ât-ı Kanûn-i Esâsî.

Hadis, Siyer, Fıkıh, Tecvid ve Kıraat gibi ilimlerde eser vermiş, fıkhî ve tasavvufî eserleri ile tanınan Ömer Ziyâüddîn Dağıstani KS, son devrin ilim ile tarikatı, tasavvuf ile fıkhı bir arada yürüten muhaddis ve mutasavvıflarından, aynı zamanda hadis hâfızlarından biridir.

Şöhret ve nüfûzunun, geniş bölgelerde yayılmasından dolayı eserleri çeşitli yörelerde neşredilmiş, dağıtımı yapılmıştır. İstanbul, Dağıstan, Mısır, Trabzon ve Edirne'nin çeşitli matbaalarında basılıp dağıtılan eserleri, Mısır'dan Dağıstan'a, Edirne'den Trabzon'a kadar, geniş bir kesime feyz kaynağı olmuştur.

Prof. Dr. İrfan Gündüz ve Prof. Dr. Yakup Çiçek tarafında Türkçeye tercüme edilen Fetevâ-yı Ömeriyye adlı eserde Ömer Ziyâüddîn Dağıstanî Hazretleri tarikat, tarikat âdâbı ve tarikatta gelenek haline gelen bazı hususların dinde yeri olup olmadığı gibi bugün bile halen güncelliğini muhafaza eden meselelere açıklık getirmiştir. Bu tür sorular ve cevaben verilen fetvaların bazılarını sunuyoruz:

Soru: Tarikat nedir? Tarikat ile şeri'at arasında bir ayrılık var mıdır? Şeriatsız tarikat düşünülebilir mi?

Cevap: Ehl-i sünnet ve'l-cemaat akidesine göre, İslam Fıkhının dört asıl kaynağına --kitap, sünnet, icmâ-ı ümmet, kıyâs-ı fukaha-- sımsıkı sarıldıktan, farz, vacip ve sünnetleri eksiksiz îfâ ve icrâdan sonra, kötü ahlâk ve alışkanlıklardan kaçınıp, güzel ahlaklarla donanmaya, zikrullah, fikrullah, nafile ibadet ve tâ'at ile meşgul olmaktan ibaret olan tarikat ile, tarikatın aslı durumunda bulunan şerî'at arasında bir ayrılık ve aykırılık yoktur. Şeri'atsız tarikat küfrün ve inkarın ta kendisidir.

Soru: Nakşıbendiyye Tarîkatı'nda "Râbıta-i Şerîfe" adıyla meşhur olan uygulamaya, tarikattan nasibi olmayan, mutaassıb bazı âlimlerin, fıkıhda bilgisiz olan bazı taklidçi ilim adamlarının karşı çıkmalarının sebebi nedir?

Cevap: Râbıta, Allah'a O'nun yüce Rasûlüne ve Cenâb-ı Hakk'ın velî kullarına duyulan bir sevgiden ibarettir. Râbıta ile sevgi arasındaki alaka "zikr-i lazım ile irâde-i melzumî (birinin bulunması halinde diğerinin de zarurî olarak bulunması) kabilindendir. Nasıl sevgi; sevgilinin hayalini, güzelliğini, şahsını, sıfatlarını, hal ve hareketlerini, yüz hatlarını düşünerek kalbi sevgiliye bağlamaktan ibaret ise râbıta da öyledir. O da: Sevginin fazlalığından kaynaklanan kalbî bir alakadan ibarettir. Bu, şahsına, hal ve durumuna göre her mü'minin kalbinde az veya çok bulunur. Zira, her mü'minin kalbinde az ya da çok Hz. Peygamber (s.a.v.) ve Dört büyük halifesine yönelik bir sevgi ve bir alâka vardır.

Râbıta, lügatta, artırmak, kuvvetlendirmek, güçlendirmek ve bağlamak ma'nalarına gelir...

Kendisini sevdiğine, şeyhine, Hz. Peygamber'e veya Cenâb-ı Hakk'a gerçek ma'nada bağlayan, onlarla kalbî ve ma'nevî bir irtibat kuran salikin, rabıtası gerçekleştiği zaman, râbıta edenle edilen arasında bir sevgi ve dostluk meydana gelir. Onu düşünmek müride zevk vermeğe başlar. Böyle bir sâlikin, irtibat te'min ettiklerinden yardım dilemesi, onların tavır ve davranışlarından kendi problemlerine çareler bulması, feyz ve bereket dolu hayatlarından istifade ve istifâza etmesi mümkündür. Cenâb-ı Hakk'a vuslat konusunda, onlardan şefaat, himmet ve yardım dileyerek, delalet temenni eder. Onların gıyabında da sanki onların huzurundaymış gibi edebli ve terbiyeli hareket etmeye bakarak feyz kazanmağa calışır Böylelikle ma'siyet ve kötülüklerden uzaklaşmaya gayret eder. Bize göre gerçek râbıta budur.

Allah'ı, Rasûlünü ve Allah'ın velî kullarını seven mü'minlerin --kadın olsun erkek olsun-- kalblerinden onlara yönelik bir sevgi râbıtası vardır. Muhabbet, sevgi ve kâbiliyetlerine göre böyle bir alâkanın bulunması tabii ve zarûrîdir. Hz. Peygamber'in ve ashabının hayatında bunu görmek mümkündür. Her bir mü'minin kendi kalbiyle, Hz. Peygamber'in kalbi arasında telgraf hattı gibi uzun, nûrânî bir hattın varlığını düşünmesi ve bu hat vasıtasıyla, her an ve her durumda O'ndan feyz almaya çalışması gerekir.

Namazlarda farz olan tahiyyata oturulduğunda, Hz. Peygamber'in şahsını tahayyül etmek de bir nevi böyle bir râbıtadır. Nitekim İmam Gazzâlî İhyâu Ulûmi'd-Dîn'inde bu konuya işaret ederek şöyle demektedir: "Tahıyyât'ta kalbine Hz. Peygamber'i ve onun mübarek şahsını getir, sonra, (Esselâmü aleyke eyyühen-nebiyyü ve rahmetullàhi ve berekâtühû) de. Bu düşüncenin doğru olması için, selâmının sanki Hz. Peygamber'e ulaştığını ve onun da selâmına: (Ve aleykümüs-selâm, ve rahmetullahi ve berekâtühû) diyerek karşılık verdiğini tahayyül et!"

Sevgi ve muhabbetten kaynaklanan kalbî râbıta, sahabe, tâbiîn ve tebe-i tabiîn Hazretleri'nde zorlanmaksızın kendiliğinden meydana geliyor, ayrıca onlara uyarıcı bir ikazda bulunulmuyordu. Araya uzun zamanın girmesi, kalblerin lekelenmesi ve sevginin azalması sebebiyle Meşâyih, râbıta konusunda müridlerini ikaz etme, nasıl yapılacağını açıklama mecburiyeti duydular.

Halifeler, mürşidler sâliklerine kalblerini toparlama, lüzumsuz meşgalelerden sıyırarak ma'nevî değerlerle meşgul olmalarını sağlamak, mürşidleriyle istifâde ve istifâzayı te'min için aralarındaki dostluğu geliştirmek maksadıyla râbıta konusunda çalışmalarını istediler. Sevginin sürekliğini ifade eden bu alâkaya da râbıta adını verdiler. Çünkü aşk ve muhabbet sevenin kalbini sevgiliye bağlar. Böylece ikisinin arasında rûhânî bir irtibat meydana gelir.

Soru: Bî'at etmek ve söz vermek erkekler için olduğu gibi kadınlar için de meşru ve sünnet midir?

Cevap: Meşru ve oldukça da iyi karşılanan bir durumdur. Zira kadınlar, ilâhî emir ve yasaklar karşısında mükellefiyet bakımından erkeklerle aynı durumdadır. Mekke-i Mükerreme'nin fethi günü:

"Ey Peygamber! İnanmış kadınlar sana gelip Allah'a hiçbir şeyi ortak koşmamaları, hırsızlık etmemeleri, zina yapmamaları, çocuklarını öldürmemeleri, elleri ile ayakları arasında bir iftira uydurup getirmemeleri (başkasının doğurduğu veya başka erkekten gayr-ı meşru kazandığı bir çocuğu kocalarına aitmiş gibi göstermemeleri), iyi bir işte sana karşı gelmemeleri hususunda sana bî'at ederlerse, onların bî'atlarını al ve onlar için Allah'dan mağfiret dile. Şüphesiz Allah, çok bağışlayan ve pek esirgeyendir." ma'nasına gelen âyet-i celile nâzil olmuştur. (El-Mümtahıne: 2)

İctimâî hayatın idâmesi bakımından birbirlerinin tamamlayıcısı olan kadınlarla erkekler, Allah'ın erkeklere has kıldığı ictimâî ve idarî mevkiler, cihad, miras ve benzeri hususlar dışında şer'î emir ve yasaklar karşısında müşterek bulunmaktadır.

İlâhî emirlere sımsıkı sarılan ve yasaklarından şiddetle sakınan kimsenin erkek olsun kadın olsun cennet ehlinden olacağı Cenâb-ı Hakk'ın va'd-i ilâhîsi olduğu gibi, bunlara karşı gelip mükellefiyetlerden yüz çeviren kimsenin de erkek olsun, kadın olsun cehenneme gireceği aynı şekilde ilâhî bir tehdiddir.

KAYNAKLAR

Hüseyin Vassaf, Sefînetü'l-Evliyâ, c.2, s.189-190.
Solakoğlu, Cemil, Tezkiretü'l-Evliyâ Tercümesi Eki, s.334-336, İstanbul 1983.
Ahmed Ziyaüddin Gümüşhanevî, Râmûzül-Ehâdîs, Terc. Abdülaziz Bekkine, c.1, s.11, ts.
Ömer Ziyaüddin Dağıstânî, Fetevâ-yı Ömeriye, (Tasavvuf ve Tarikatlarla İlgili Fetvalar), Çev.İrfan Gündüz-Yakup Çiçek, s.9-10, 41-43, 84-85, 147-148, İstanbul ts.
Gündüz, İrfan, Ahmed Ziyaüddin Gümüşhanevî, s.148-153, İstanbul 1984.
Gündüz, İrfan, 'Dağıstanlı Ömer Ziyaüddin Efendi', Allah Dostları, c.9, s.311-314, İstanbul 1996.
Bağlan Süleyman Zeki, Büyük İslam ve Tasavvuf Önderleri Ans.,'Ömer Ziyaüddin Dağıstânî Üzerine Yusuf Ziya Binatlı ile Röportaj', s.327-336, İstanbul 1993.

TEKİRDAĞLI MUSTAFA FEYZİ EFENDİ HAZRETLERİ
(1851 - 1926)

Dr. Abdüllatif Duygulu

a. Tahsil Hayatı

Mustafa Feyzi Efendi Hazretleri, 1267/1851 yılında Tekirdağ'ın Kılıçlar Köyü'nde doğmuştur. Babası çiftçilikle meşgul olan Emrullah Ağa'dır.

İlk bilgileri memleketinde tahsil ettikten sonra 1285/11868 yılında İstanbul'a gelerek, Bayezid Camii dersiamlarından olan ağabeyi Tekirdağlı Mehmed Tâhir Efendi'nin ders halkasına katılmıştır. İkmâl-i nüsah ederek (eğitimi tamamlayarak) 1300/1882'de ulûm-u aliyyeden icazetname almıştır. 1301/1883 yılında yapılan ruus imtihanında ehliyetini isbat ederek, tedrise me'zun (ders vermeye yetkili) kılınmıştır.

5 Receb 1301'de ders vekili sıfatıyla Bayezid Camii'nde ders vermeye başlamış ve 1316/1898 yılında ders halkasına devam eden talebelerine ilk icazetini vermeye muvaffak olmuştur.

Usûlüne göre, 5 Safer 1305/1887 yılında kendisine ibtidâ-i haric rütbesi ile beraber İstanbul müderrisliği tevcih olunmuştur. Tedricen yükselerek 27 Ramazan 1325/1907 yılında mûsıla-i sahn rütbesiyle Şehzadebaşı İsmâil Paşa Medresesi'nde müderrisliğe tayin edilmiştir. Daha sonra, 4. Osmânî ve 4. Mecidî nişanı ile taltif edilerek 1326/1910 senesinde Huzur Dersleri muhataplığına tayin edilmiştir. En son huzur dersinin yapıldığı 1338/1919 senesine kadar bu vazifesine devam etmiştir. (1)

b. Tasavvufî Hizmetleri

Ahmed Ziyâüddîn-i Gümüşhânevî Hazretleri'ne intisâb eden Mustafa Feyzi Efendi, seyr-i sülûkünü Gümüşhaneli dergâhında tamamlamış ve Gümüşhànevî Hazretleri'nden hilâfet icazetnâmesi almıştır. Dağıstanlı Ömer Ziyâüddîn Efendi'nin 18 Rebîül-evvel 1339/1921 senesinde vefatından sonra, Gümüşhâneli Dergâhı postnişîni olarak irşad vazifesine başlamış, 30 Kasım 1925 senesinde tekke ve zâviyelerin kapatılmasına kadar bu vazifeyi sürdürmüştür.

Yeni Cami'de bir müddet hadis dersleri okutan Mustafa Feyzi Efendi'nin ömründe yirmidört defa halvete girdiği, halifelerinden Mehmed Zahid Kotku Rh.A tarafından ifade edilmiştir.

Mustafa Feyzi Efendi, Gümüşhânevî Hazretleri'nin dördüncü halîfesi olarak beş sene kadar vazife yapmış, pek çok talebe ve 10'a yakın irşad salâhiyetli âlim yetiştirmiştir. Her sene bir kere hatim etmek üzere Râmûzül-Ehàdîs okutmuştur.

Son halvetinde talebelerinden Serez'li Hasib (Yardımcı) Efendi, Kazan'lı Abdülaziz (Bekkîne) Efendi ve Bursa'lı Mehmed Zahid (Kotku) Efendi'ye hilafet vermiştir. Aynı silsile, sırasıyla bu zatlar tarafından devam ettirilerek günümüze kadar canlı bir şekilde intikal ettirilmiştir.

Serez'li Hasib Efendi 1926-1949 yılları arasında, Kazan'lı Abdülaziz (Bekkine) Efendi 1949-1952 yılları arasında, Mehmed Zahid Kotku Hazretleri de 1952-1980 yılları arasında irşad vazifesinde bulunmuşlardır.

Mehmed Zâhid Kotku Hazretleri zamanında dergah hizmetleri yurt çapında çok yaygınlaşmış, imamlık görevi yaptığı camiden dolayı İskenderpaşa Cemaati adıyla meşhur olmuştur. Mehmed Zâhid Kotku Hazretleri'nin vefatından sonra irşad vazifesine gelen Prof. Dr. M. Es'ad Coşan Hocaefendi zamanında (1980-2001) ise irşad çalışmaları yurtdışına taşmış; Kanada'dan Avustralya'ya, Sudan'dan Orta Asya'ya geniş bir alanda hizmetler yürütülmüştür. Halen bu hizmetler M. Nureddin Coşan Hocaefendi tarafından devam ettirilmektedir.

* * *

Mustafa Feyzi Efendi Hazretleri, zàhirî ve bâtınî ilimlerde bir derya olup, mahviyet-i kâmile sahibi ve ahlâk-ı hamîdesiyle (güzel ahlâkıyla) mümtaz idi. Orta boylu, dolgunca, mübarek sakallarının beyazı daha çoktu. Nur yüzü yuvarlak idi. Çok zikreder ve çok namaz kılarlardı.

Başta devlet, dilde himmet, elde fırsat var iken,
Tut elinden düşmüşlerin, sana saadet yâr iken!
Kimseye bâkî değildir milk ü devlet, sîm ü zer,
Bir harab olmuş gönlü tamir etmektir hüner!

mısraları kendi feyiz ve uzun ömürlerinin bir tercüme-i hâli ve mukaddes gayelerinin ifadesi olmuştur. (2)

c. Vefatı

Mustafa Feyzi Efendi 23 Muharrem 1345 (1 Ağustos 1926) senesinde, yetmişbeş yaşlarında iken dâr-ı bekâya irtihal eylemişlerdir. Kabri Süleymaniye Camii haziresinde, tekke arkadaşlarının yanındadır. Mezar taşı kitâbesinde şunlar yazılıdır: (3)

Tekfurdâğî Mustafa Feyzi,
Gümüşhaneli'den almıştı feyzi.
Post-nişîn-i sâbık-ı dergâhında,
Hem de mu'ciz idi ilim râhında.

İrciî hitâbı erişti nâ-gâh,
İcâbetine evvelce olmuştu âgâh.
Kabrini ziyâret eyleyen ihvân,
Ruhuna Fâtiha kılsınlar ihsân!

1345 fî muharrem 23 (1926)

d. Prof. Yusuf Ziya Binatlı'dan Bir Hatıra

Mustafa Feyzi Efendi celâl sıfatlı bir zât idi. Ömer Ziyâeddin Dağıstânî Hazretleri'nin oğlu Prof. Yusuf Ziya Binatlı, dergâh hatıralarını şöyle anlatıyor:

Zaman olurdu, kendisine (Mehmed Zâhid Kotku Hz.) rica ederdim:

"--Ne olur beni de minareye çıkar, bir defa da ben ezan okuyayım!" diye...

Bir iki defa çıktık. Minarenin kıble tarafının sağ tarafı, Mustafa Feyzi Efendi'nin oturduğu dairenin penceresine dönüktü. (Babamın vefatından sonra olan olayı söylüyorum.)

Beni çıkartırdı minareye... Fakat, Şeyh Efendi'ye görünmeyeyim diye, "Sen buraya çömel!" derdi bana... Ben çömelirdim, o ezanını okurdu. Sonra beraber aşağıya inerdik. Minareden etrafı seyretmek çok hoşuma giderdi. Şeyh Efendi namazı kılmak için ordan uzaklaştığı zaman, ben etrafı seyreder ve büyük bir zevk alırdım.

Bir defa dedim ki:

"--Ezanı ben okuyayım!"

"--Peki, oku..." dedi. Bu sefer kendisi sindi. "Allàhu ekber!.. Allàhu ekber!.." diye ben ezan okumağa başlayınca; Şeyh Efendi ordan bana seslendi:

"--Ne yapıyorsun?.." dedi.

Ben de ona yukardan:

"--Ezan okuyorum!" dedim.

Mustafa Feyzi Efendi ordan yine bana:

"--Sen akıl bâliğ oldun mu?.." dedi.

Ben dedim ki:

"--Çoktan oldum..." dedim ama, akıl baliğ olmak ne demek, mânâsını bilmiyorum. Olmadın mı diye sorsaydı, olmadım diyecektim. Oldun mu diye müsbet konuştuğu için, oldum dedim.

"--Peki, öyleyse oku!" dedi.

Ezanı okudum. Bir de baktım ki, rahmetli Mehmed Efendi'nin eli ayağı titriyor, çok heyecanlanmış. Bizim minaredeki konuşmamızı herkes duyuyor. Orda Arnavutların bir hanı vardı; o handa da onlar bizi dinliyorlar, "Ne yapıyor Şeyh Efendi ile yukardaki minarede?" diye... (4)

e. Abdül'aziz Bekkine Hazretleri'nden Hatıralar

Abdül'aziz Efendi, yakın arkadaşı Mehmed Zâhid Kotku Hazretleri'nin vasıtasıyla Mustafa Feyzi Efendi'ye gidip intisab etmiştir. O sırada Gümüşhaneli Dergâhı Bâb-ı Alî'de, vilâyet karşısında Fatma Sultan Camii'nde idi. Mustafa Feyzi Efendi'nin 1926 yılında yaptığı son halvete katılmış ve seyr-i sülûkunu tamamlayıp, hilâfet icazetnâmesini almıştır. O halvetle ilgili hatıralarını şöyle anlatıyor:

Mustafa Feyzi Hazretleri halvete girileceği haberini verince, herkes postunu alıp halvet salonunun önüne gelmişti. Ben de bir post alıp geldim. Şeyh Efendi kapıda durarak, gelen ihvanı teker teker içeri alıyordu. Sıra bana gelince:

"--Git, yatağını al gel!" dedi.

Bu benim bedenen çok zayıf ve narin olduğumdan kaynaklanıyordu. Bu işe çok üzülmüştüm. Gittim, yatağımı aldım geldim. İçimden de, "Herkes halvete postla girerken, ben yatakla giriyorum..." diye düşünüyordum. Bu düşünceyle kapıya geldiğimde, içeri girerken Şeyh Efendi (Mustafa Feyzi Efendi Hz.) kulağıma eğilerek:

"--Evlâdım, verecek olan Allah postta da verir, yatakta da verir!" buyurdular.

Halvetteyken, bir gün içimden çok şey söylemek geliyordu. Gelenleri yazmağa başlasaydım, sayfalar dolacaktı. Fakat ben söylememek için elimle ağzımı sıkı sıkıya kapattım. Fakat şu cümlenin çıkmasına mânî olamadım:

"Cemâlullàh nurudur, nûr-u cemâlin yâ Rasûlallah!"

Tam o sırada Şeyh Efendi içeri girdi ve yanıma yaklaşarak: "Yut, yut, yut!" buyurdular. Ondan sonra ağzımdan hiçbir söz çıkmadı.

Beraber halvete girdiğimiz bir doktor vardı. Akşam yenilen mercimek çorbasını ve sahurda yenilen 21 adet kuru üzümü az görüp, kalbinden şöyle geçirmiş:

"--Biz burada bu azıkla idare ederken, Şeyh Efendi kimbilir neler yiyordur?.."

Bunun üzerine o doktor, gece rüyasında yüzüne Şeyh Efendi'nin bir tokat attığını görmüş. Sabah kalkınca, rüyada yediği tokadın izi yüzünde görüldü. O gün Mustafa Feyzi Efendi onu halvetten çıkarttı. (5)

* * *

Abdül'aziz Efendi, Mustafa Feyzi Efendi ile ilgili bir hatırasını da şöyle anlattı:

Dergâhta iken aynı medresede okuyan samîmî iki arkadaş vardı. Bunlar cuma namazlarını mürşidleri Mustafa Feyzi Efendi ile aynı camide kılmak isterlerdi. Hocaları ise cumayı ya Bayezid Camii'nde, ya da Ayasofya Camii'nde kılardı.

Bu iki arkadaş Çarşıkapı'daki medreseden çıkar, önce Bayezid Camii'ne gelir, kapının perdesini kaldırıp içeriyi koklarlardı. Hocalarının kokusunu alırlarsa, içeri girerler; almazlarsa, burada yokmuş diyerek Ayasofya Camii'ne girerlerdi.

Abdül'aziz Efendi'nin bahsettiği bu iki arkadaştan birisi Mehmed Zâhid Efendi, diğeri de kendisi idi. Bu koku da aslında Peygamber SAS Efendimiz'in kokusu idi. (6)

f. Mustafa Feyzi Rh.A'in Söylediği Bir İlâhî

Mustafa Feyzi Efendi'nin zikir halkası esnasında şu ilâhiyi söyledikleri, Mehmed Zâhid Kotku Rh.A tarafından bildirilmektedir: (7)

Ey derde derman isteyen,
Yetmez mi derd dermân sana?
Ey râhat-ı cân isteyen,
Kurban olandır cân sana!

Yağma edersin varlığın,
Gider gönülden darlığın
Mahv eyle sen ağyarlığın,
Yar olısar mihmân sana!

Sermâye bu yolda hemân,
Teslîm olur, buna inan,
Sıdk ile Allah'a dayan,
Etmez mi gör ihsân sana!

Tevhîde tapşur özünü,
Kimseye açma râzını.
Şeyh izine tut yüzünü,
Şeyhin yeter burhân sana!

Yalnız kişi yol alamaz,
Maksùdunu tez bulamaz.
Bekle maârif kapısın,
Yüz göstere irfân sana!

Dünyâ ile ukbâyı ko,
Ulâ ile uhrâyı ko,
Var o kuru sevdâyı ko,
Matlab yeter Sübhân sana!

Candan özge kıl yârını,
Ver cânı bul dîdârını,
Yok eyle kendi vârını,
Ki vâr ola cânân sana!

Çürüklerin hep sağ olur,
Zehrin kamu bal-yağ olur,
Dağlar meyvalı bağ olur,
Cümle cihân bostân sana!

Güçdür katı Hakk'ın yolu,
Dergâhı hem gâyet ulu;
Sıdk ile olmazsan kulu,
Etmez yolu âsân sana!

Kulluğa bel bağlar isen,
Şâm ü seher ağlar isen,
Sular gibi çağlar isen,
Tez bulunur ummân sana!

Bülbül oluben ötegör,
Gül gibi açıl tütegör,
Aşk oduna can atagör,
Gülzâr olur nîran sana!

Yüzün Niyâzî eyle hâk,
Derdiyle bağrın eyle çâk,
Kalbin sarayın eyle pâk,
Şâyet gele Sultan sana!

Niyâzî-yi Mısrî

g. Mustafa Feyzi Efendi'nin Kabrinin Nakledilmesi

Mustafa Feyzi Efendi'nin 1926 yılında vefatının üzerinden otuz sene gibi uzun bir süre geçtikten sonra, [1957'de] vuku bulan ibret dolu bir hadiseyi Mehmed Zâhid Kotku Rh.A Hazretleri şöyle anlatıyor:

İşte sana bu âlim-i âhiret olan kimselerden gördüğüm bir canlı hâdiseyi anlatırken, umarım ki yerlerin yiyemediği bu âlim kimseleri de öğrenmiş oluruz:

İstanbul yollarının genişletildiği ve türbelerin etrafları açıldığı bir devirde, bizim rahmetlik hocamız Tekirdağlı, Bayezid Camii Şerifi müderrisi ve Gümüşhaneli Dergâhı postnişîni Hacı Mustafa Feyzi Efendi Hazretleri'nin kabri de Kanûnî Sultan Süleyman Câmii Şerifi'nin kıblesinde ve Kânûnî Sultan Süleyman'ın türbesinin yanında, dış tarafında idi. Orda sekiz-on kadar kabir vardı ki, rahmetli Menderes bunların da kaldırılıp yanındaki boşluğa gömülmelerini istemiş. Bu suretle nakl-i kubur yapılmak üzere, bizim de o merasimde murakıp olarak bulunmamızı istemişler.

Biz de orada bulunduk. Mezarlar açıldı. İçinden çıkarılan kemikler, hazırlanmış torbalara konarak hazırlanan mezarlarına naklediliyordu. Sıra bizim üstadımız Şeyh Hacı Mustafa Feyzi Efendi'nin mezarına geldi. Mezar, zeminden hemen bir metre yüksek olduğundan, bazı taşlar kopmuş ve mezarın içerisi gözükmekte idi.

Nihayet mezar açıldığı zaman, definden zannedersem otuz sene kadar bir zaman geçmiş olduğu halde, rahmetlik Şeyh Hacı Mustafa Feyzi Efendi'nin henüz sakalının bile bir kılı değişmemiş. Bütün bir cesedin sanki henüz yeni gömülmüş olduğunu hem biz hem bütün hàzırûn, büyük bir cemaat kalabalığı tarafından görüldü. Demek ki, toprağın hakîkî âlimleri yiyemediği hakîkaten müşahedemiz olmuştur. Rahmetullàhi aleyhi rahmeten vâsiah. (8)

h. Mustafa Feyzi Hazretleri'nin Nasihatleri

Kendime ve bütün kardeşlere nasihatim şudur:

1. Kendinde varlık görmeyi yok etmelerini,

2. Ahidlere vefayı,

3. Mevcutla kanaati,

4. Mâbud olan Rabbimize tevekkülü,

5. Ehl-i Sünnet vel-cemaat görüşlerine uygun olarak itikadları tashihi,

6. Sahabe (Radıyallàhu anhüm) arasında geçen olaylara dalmamayı ve onlara hüsn-ü zan beslemeyi,

7. İmâmül-müslimînin (müslümanların önderinin), onun yardımcılarının ve adil idarecilerinin iyiliğini düşünüp, onların iyiliğe yönelmelerini sağlamayı,

8. Aşağılık kâfirlere karşı ehl-i İslâm'a yardımı,

9. Yalan iddiaları terk etmeyi,

10. Emrolunan makbul işleri yapmayı,

11. Helâl bir şekil hariç, nefis için dünya malından bir şey almayı terk etmeyi,

12. O malı, yüce Melik'in rızası için taatlerde sarf etmeyi,

13. Gençlerle haşir neşir olmaktan kaçınmayı,

14. Kötülük ehli ile konuşup beraber olmamayı,

15. Denî dünyada zühd üzere olmayı,

16. Mahlûkàtın Rabbi için ihlâslı niyeti; çünkü niyet ibadetlerin ruhudur ve Efendilerin Efendisi SAS: "Ameller ancak niyetlere bağlıdır." buyurmuştur.

17. Bütün harekât ve sekenâtta (hareket ederken ve dururken, her zaman) kalb zikrine devamı,

18. Nafile namazlarla vakit geçirmeyi ve,

19. "Sübhànallàhi ve bihamdihî adede halkıhî, ve rıdà nefsihî, ve zinete arşihî, ve midâde kelimâtihî, küllemâ zekerehüz-zâkirîn, ve gafele an zikrihil-gàfilûn." zikrine devam etmelerini tavsiye ederim. (9)

NOTLAR:

(1) Dr. İrfan Gündüz, Gümüşhànevî Ahmed Ziyâüddîn KS, s. 153, Seha Neşriyat, İstanbul 1984.

(2) MZK, Tezkiretül-Evliyâ arkasında, (M. Cemil Solakoğlu, Gümüşhaneli Hazret-i Ahmed Ziyâüddin) s. 323, Bahar Yayınevi, İstanbul 1975.

(3) Dr. İrfan Gündüz, Gümüşhànevî Ahmed Ziyâüddîn KS, s. 154, Seha Neşriyat, İstanbul 1984.

(4) Dr. Metin Erkaya, Anılarla Mehmed Zâhid Kotku Rh.A, s. 119, Seha Yayınevi, İstanbul, 1996.

(5) Prof. Osman N. Çataklı, Hacı Hasib Efendi ve Hacı Aziz Efendi, s. 43, İstanbul 2001.

(6) a. g. e., s. 52, İstanbul 2001.

(7) Mehmed Zâhid Kotku, Tasavvufî Ahlâk, c. 2, s. 32, Seha Neşriyat, İstanbul 1979.

(8) Mehmed Zâhid Kotku, Hadislerle Nasihatler, c. 2, s. 32, Seha Neşriyat, İstanbul 1985.

(9) Prof. Osman N. Çataklı, Hacı Hasib Efendi ve Hacı Aziz Efendi, s. 140, İstanbul 2001.

HACI HASİB EFENDİ RH.A HAZRETLERİ

(Abdullah Hasib Yardımcı)

(1864 - 1949)

Dr. Abdüllatif Duygulu

a. Hayat Hikâyesi

Hacı Abdullah Hasib Efendi; 1864 mîlâdi (1280 Hicrî) yılında Serez'de dünyaya gelmiştir. Babası "Muavin" nâmı ile mâruf Halis Efendi oğlu Ali Efendi'dir. Ali Efendi Serez'de Cami-i Atik imamı, aynı zamanda da Serez Rüşdiyesi'nde öğretmen ve müdür muaviniydi. Muavin lakabı buradan gelmektedir.

Hasib Efendi orta tahsilini Serez Rüşdiyesi'nde tamamladıktan sonra, İstanbul'a gönderilmiş ve tahsiline Çarşamba semtindeki Mahmud Ağa Medresesi'nde devam etmiştir. Burada on sene kadar kaldıktan sonra, 1893 yılında (1310 h) Tokatlı Hacı Şakir Efendi'den müderrislik icazeti almıştır. Bu icazet merasiminde, Gümüşhaneli Ahmed Ziyâüddin Efendi de davetli olarak hazır bulunmuştur.

Bu sırada, Nakşî meşayihinden Sandıklılı Hasan Efendi'ye intisab etmişlerdir. Ayrıca, Arap Hoca'dan "tashîh-i huruf" ve Hacı Nuri Efendi'den "ilm-i kıraat" dersleri almış; kendisine kıraat icazeti verilmiştir.

Daha sonra Serez'e dönüp Cami-i Atik'te görev almıştır. Burada Buhàrî okutmuş ve pek çok talebe ve hafız yetiştirmiştir. 1924 senesinde, mübadelede tekrar İstanbul'a gelmişler ve Eyüp semtine yerleşmişlerdir. Bu sırada Aziz Efendi ve Mehmed Zâhid Efendi ile tanışmış ve ilk şeyhi Hasan Hilmi Efendi'nin vefatı üzerine, Gümüşhaneli Tekkesi'nin postnişini olan Mustafa Feyzi Efendi'ye intisab etmiştir.

* * *

Bu intisab hadisesini Hacı Aziz Efendi şöyle nakletmiştir:

"Hasib Efendi Mustafa Feyzi Efendi'ye intisab ettiği sırada Şeyh Efendi'nin yanında bulunuyordum. Üç kişi ders almaya gelmişlerdi. İntisabdan hemen sonra, Hasib Efendi dışarı çıkarken Şeyh Efendi kendisini işaret ederek:

'--Şu ortadaki kütük yontulur.' buyurdular.

Esasen Hasib Efendi'nin bildirdiğine göre, ilk şeyhi Hasan Hilmi Efendi ile sülûku tamamlamış ve fenâ fiş-şeyh mertebesine erişmişti. Bize bunu kendileri şöyle tarif etmiştir:

Mustafa Feyzi Efendi Hazretleri'--Her aynaya baktığımda kendimin yerine şeyhim Hasan Hilmi Efendi'yi görüyordum.'

Gümüşhaneli Dergâhı'na kendisini Hacı Aziz Efendi ile Mehmed Zâhid Efendi getirmiştir. Bilahare Hasib Efendi, Mustafa Feyzi Efendi'den halifelik icazeti almış olup, kendisine irşad yetkisi verilmiştir.

O sırada ikamet etmekte olduğu Eyüp'ten Bab-ı Âli'deki dergâhın bulunduğu Fatma Sultan Camii'ne her sabah yaya olarak gelirlermiş. Daha sonra aynı camide görev alıp, caminin meşrutasına yerleşmişlerdir. Bilâhere Şehzâdebaşı Damat İbrahim Paşa Camii'nde imam hatiplik yapmış olup, Mahmud Paşa semtinde kendi evinde oturmuşlardır. Son zamanlarında ise, Kapalıçarşı içindeki Merdivenli Camii'nde hatiplik görevi yapıyordu.

* * *

Hasib Efendi'nin, teker teker vefat etmeleri üzerine aldıkları dört hanımından onyedi çocukları olmuştur. Şu anda yalnız Sami Efendi hayattadır. Onaltı çocuğunun vefat etiğini bildirirken bize şöyle demişti:

"--Biz onaltı çocuk defnettik."

Hasib Efendi beş defa hacca gitmiştir. Bu yolculukların üçü karadan, ikisi ise denizden olmuştur. Hacca gittiği bir deniz seferinde, ağabeyleri yolculuk sırasında vefat etmiştir. Pederleri Ali Efendi ise Cidde'de vefat etmiş olup, kabri oradadır.

Hasib Efendi 15 Mayıs 1949'da cumartesiyi pazara bağlayan gece, yaz saati ile 23.00'e 2 dakika kala İstanbul'daki evinde rahmet-i Rahmân'a kavuştu.

* * *

Son zamanlarında kendisi prostat ameliyatı olmuştu. Hastalığının son üç ayında hep yatakta kaldığı için kıbleye dönük olarak yatıyordu. Çok zaman gözlerini açmıyordu.

"--Niçin Hoca Efendi gözlerini açmıyor?" diye bu durumu sorduğumuzda, Hacı Aziz Efendi:

"--Hoca Efendi gözünü ahirete çevirdi, artık açmaz. Kendisi ahirete gitmek istiyor." dedi.

Vefatından bir gün önce, Hacı Aziz Efendi bize artık:

"--Hoca Efendi'yi ikişer ikişer yanında kalıp bekleyiniz!" dedi.

O gece Mazhar ve Sırrı Bey'i Hoca Efendi'yi beklemeye gönderdi. Ertesi gece de Hacı Aziz Efendi arkadaşlarla sohbet ederken, gelip vefat haberini bildirdiler.

Zeyrek'ten kalkıp Hoca Efendi'nin Mahmud Paşa'daki evine gidildi. Burada arkadaşlar sabaha kadar yanında kalıp tehlil ve zikir ile meşgul oldular.

* * *

Hocaefendi'nin kabri Edirnekapı Sakızağacı Şehitliği'ndedir. Cenaze namazı Fatih Camii'nde, kendisinin iki ahiret kardeşinden birisi olan, Eyüp Sultan Camii'nin o zamanki baş imamı Hacı Said Efendi tarafından kıldırılmıştır. Tabutu omuzlarda taşınarak Fatih Camii'nden Edirnekapı'daki ilk kabrine kadar götürülmüştür. Sonradan kabristandan E-5 çevre yolu geçeceği için kabir nakli yapılmış, halen Edirnekapı Sakızağacı Şehitliği'nde Hacı Aziz Efendi ile yanyana yatmaktadır.

Vefatından evvel bize:

"--Benden sonra Aziz'le devam edersiniz, onun ömrü de kısa görülür be yâhu." demişti.

Bu kerameti çıktı ve Hacı Aziz Efendi kendisinden üç buçuk sene sonra ahirete intikal etti.

b. Hasib Efendi'nin Şahsiyeti

Hacı Hasib Efendi uzunca boylu, zayıfça, nur yüzlü, beyaz sakallı, çok yumuşak ve hilm sahibi mübarek bir zât idi.

İhvanının en olumsuz ve basit suallerini bile benimseyerek hilmle cevaplandırırdı. Çok yumuşak ve zarif konuşurlardı. Kelimeleri tane tane söyler ve sözün başında veya sonunda, genellikle kendi Rumeli şivesi ile "A be yahu" kelimesini çok kullanırdı.

Abdullah Hasib Efendi, Allah'ın büyük bir veli kulu idi. Aynı zamanda kendisi bir mürşid-i kâmil olup, zamanının kutbu olduğuna herkes ittifak etmişti.

* * *

Bu hususta bir hatıramızı nakledelim:

Biz bir arkadaşımla birlikte 1947 Temmuzunda beş vakit namaz kılmaya başladık. Ondan sonra bir çok dinî mecmua, tefsir okuduk. Bazı hocaefendilerin sohbet ve derslerine devam ederek dînî bilgimizi artırmaya gayret ettik. 1948 baharında Mevlânâ Hazretleri'nin Mesnevî'si elimize geçti ve onu da okumaya çalışırken şöyle bir cümleye rastladım:

"--Evlâdım, aklın varsa zamanın kutbunun eteğine yapış!"

Bunu arkadaşıma söylediğimde, bu fikir onun da hoşuna gitti. Ama zamanın kutbunu nasıl tanıyacak, nasıl bulacaktık?..

O zamanki bilgilerimize göre, kutub tabiatı ile Allah'ın bir velisidir. Veli ise farzları tam yaptıktan sonra, sünnetlere de tam mânâsı ile uyan bir kimse olmalıdır. Derken Haziran 1948'de, Beyazıt Camii'nde Ramûz el-Ehâdis okuturken Hasib Efendi'ye rastladım. Arkadaşıma:

"--Bir zât gördüm, kutub olduğunu bilmiyorum ama, ona yakın bir kimse olsa gerektir." dedim.

Netice, 1 Şubat 1949'da kendisine intisab ettik. Hasib Efendi, 15 Mayıs 1949'da rahmet-i Rahman'a kavuştu. Bizler o sırada Hacı Aziz Efendi'nin sohbetlerine devam ediyorduk.

Hasib Efendi'nin vefatından takriben bir ay sonra, arkadaşım şöyle bir rüya görmüş: Hacı Aziz Efendi'nin imamlık yaptığı Zeyrek Camii'nde cemaat oturmakta, Hasib Efendi ise bağdaş kurmuş ve şeffaf (nûrâni) bir durumda, havada cemaatin üstünde sağdan sola doğru dönerek uçuyor ve ağzından, "Ben kutbum, ben kutbum..." sözleri çıkıyor.

Bu rüyayı Hacı Aziz Efendi'ye anlattığım zaman, Aziz Efendi, "Arkadaşın hakikati görmüş." diyerek, Hasib Efendi'nin kutub olduğunu tasdik etmiş oldular.

* * *

Şüphe yok ki Hasib Efendi Allah'ın bir velisi ve dostu idi. Esasen veliliğin bir tarifi de şöyledir: "Hakk'ın kulunu, kulun da Mevlâ'sını dost edinmesi, Allah ile kulu arasındaki karşılıklı sevgi ve dostluk." diğer bir tabirle "Allah onlardan razı, onlar da Allah'tan."

Bu sevginin bir alâmeti olarak Hocaefendi halvetteyken şu mısraları söylemiştir:

Giderse cennete ahbâb-ı yârânım,
Beni nâra sokarsa cürm-ü isyânım,
Dökülür yaşlarım hâke, çıkar eflâke efgànım
Hasib'in başlı arzusu cemâlullah'ı görmektir,
Sana yalvarmaya geldi, şefaat yâ Rasûlallah.

Allah-u Teàlâ velisini sevdiği gibi, diğer insanlara ve mahlûkata da onu sevdirir. Bu hususta Adil Bey isimli bir arkadaş şunu nakletti:

Bir Ramazan günü Hocaefendi'yi iftara çağırmıştım. Yemekte bir ara içimden geçti ki:

"--Hocaefendi kabul etse de teravih namazını Eyüp Sultan'da kılsaydık."

Yemekten sonra Hocaefendi şöyle dedi:

"--A be yahu, çoktan beri Eyüp'e gitmemişimdir. İşin yoksa teravihi Eyüp'te kılalım!"

Yola koyulduk, giderken:

"--Acaba bu akşam nöbet sırası Said Efendi'de midir?" diye sordu.

Said Efendi, Eyüp Camii birinci imamı ve kendisinin ahiret kardeşi idi. Camiye gelince sordum:

"--Evet, Said Efendi'de imiş." dedim.

Bunun üzerine Said Efendi hakkında:

"--O kendini bilmez evliyâdır." buyurdu.

Namazdan sonra önce Uncu Kemal ve Said Efendi, sonra bütün cemaat Hocaefendi'nin etrafında toplandılar, elini, sakalını öptüler ve dua istediler. Dönüşte, bu sevginin Allah'tan olduğunu izah sadedinde, Hoca Efendi şöyle buyurdu:

"--Evlâdım, Allah bir kulunu benimserse, bütün yaratılmışlara onu sevdirir ve iltifatını kazandırır."

* * *

Hocaefendi'nin Peygamber SAS'e karşı çok büyük bir muhabbeti vardı. O, sünnetlere her bakımdan uyardı. Hutbe ve sohbetlerde Hazret-i Peygamber SAS Efendimiz'den bahsederken "Efdalül-beşer" tabirini çok kullanır ve bunu söylerken gözyaşlarını tutamazdı. Hadis-i şerif naklederken de sık sık ağladığını görürdük.

O zaman Molla Camii'nin şu sözlerini tekrarlardı: "Ağla çeşmim ağla, ağlamaktır aşkın sermayesi."

Kendisinin şu sözleri de daima hatırlanacaktır: "Sahabe ne bahtiyardı, Rasûlullah'ı gördüler." dedikten sonra, duraklayıp: "İyi ama vefatını da gördüler; ona dayanılamazdı." diye ilave ederdi.

* * *

Hocaefendi cuma namazlarından sonra camide sırtını minbere dayayarak oturur, cemaat sıra ile elini öper, duasını alır; bu sırada onların dertlerini dinler ve suallerini cevaplandırırdı.

Bir defasında cemaatten biri:

"--Efendim, rüyamda Peygamberimiz'i görmek istiyorum ama bir türlü göremiyorum. Ne yapmalıyım?" demişti.

Hocaefendi Rumeli şivesi ile ona:

"--A be yâhu! Biz de görmek isteriz ama, her zaman görünmez o Mübarek." demişlerdi.

Burada Hocaefendi'nin Peygamber SAS'e olan sevgisini belirten ve halvette söyledikleri şu mısraları nakletmeden geçemeyeceğiz:

Bana evvelce gösterdin senin ol gül cemâlini,
Kulağıma işittirdin dahi şirin mekàlini
Sonunda perdeyi çektin esirgedin visâlini
Hasib'in maksadı ancak teşerrüftür cemâlinle
Senin diyarına geldi, şefaat yâ Rasûlallah!..

Hoca Hasib Efendi'nin oturdukları ev iki katlı ahşap ve eski bir evdi. Kendileri ekseriyâ evin alt katındaki bir odada oturur ve yatarlardı. Yatağı ise meyva sandıkları üzerine konmuş iki parça ot minderdi. Ameliyat olduktan sonra, rahat etmesi için ot minderin üzerine bir pamuk yatak konmuştu. Yatağına oturduğu zaman pamuk yatağı fark edip,

"--Bu yatak nedir?" diye sormuş.

Bunun üzerine:

"--Efendim ameliyatlısınız, böyle daha rahat edeceksiniz." denildiğinde;

"--İyi ama ben o ot minder üzerinde bulunduğumda, Allah'ın Rasûlü ile teşerrüf ederim." diye cevap vermiştir.

Bunun üzerine pamuk yatak kaldırılmıştır.

c. Hocaefendi'nin Tevazuu

Hoca Hasib Efendi tevazu ve mahviyette eşsizdir. Bu hususta Hoca Aziz Efendi şöyle buyurmuşlardı:

"Hacı Hasib Efendi mahviyetinde insan dünyaya ender gelir."

Bu mevzuuda Sırrı Bey şöyle nakletti:

Bir gece Hocaefendi ile beraber Şehzadebaşı'ndaki İbrahim Paşa Camii'nden çıkmış durakta tramvay bekliyorduk. O sırada sarhoşun birisi Hocaefendi'ye yaklaştı ve elindeki içki şişesini gösterip:

"--Hocam burada ne var?" dedi.

Hocaefendi de kendisini sükûnetle:

"--Evladım, Cenâb-ı Allah seni bundan kurtarır inşâllah" buyurdu.

Bu söz üzerine sarhoş kendinden geçti ve kendisini yere attı. O sırada tramvay geldi. Bindik, bir sıraya yan yana oturduk. Biraz sonra Hocaefendi ağlamaya başladı. Hayretle kendine bakıyordum ki bana döndü:

"--A be yahu neye ağladığımı biliyor musun? Bizi Allah onun yerine koysaydı ne olurdu halimiz?" dedi.

Ertesi gün ise o sarhoşun, İbrahim Paşa Camii'ne gelip tevbekâr olduğu ve Hocaefendi'nin cemaati arasına karıştığı görülmüştür.

* * *

Hocaefendi çok yumuşak, halim selim bir zât idiler. Herkese hoş muamele yapar, kimseyi kırmaz ve incitmezdi. Kendisinde Allah'ın CC cemâl sıfatı tecelli etmişti.

Evet Hasib Efendi çok yumuşak, hoş görülü olmakla beraber dînî hususlarda asla taviz vermezdi. Şöyle ki: Bir gün sohbet esnasında arkadaşlardan birisi faiz hususunda, ticaret erbabı için bir kolaylık ve kaçamak aramaya çalışıyordu:

"--Şöyle olsa olmaz mı, böyle olsa olmaz mı Hocafendi?.." derken, Hocaefendi kendisine şöyle cevap verdiler:

"--Olur, olur be yahu olur ama, haram olur!"

* * *

H. Sırrı Bey naklediyor:

Bir gün Hocaefendi ile yolda giderken bir sarhoş önümüze çıktı, Hocaefendi'nin elini öptü ve dua istedi. Hocaefendi de: "İşte bu iman alâmetidir oğlum." dedi.

Yine bir gün Şehzadebaşı'nda bir düğün salonu önünden geçiyorduk. Caz ve saz sesleri dışarıdan duyuluyordu. Hocaefendi'nin gözünden yaş gelerek, "Allah islâh etsin!" diyerek onlara duada bulunmuştur.

Diğer bir gün ise taksiye binerken başını kapıya vurdu ve "İnsan baş kaldırmaya gelmiyor." dedi. Bu söz tabi bana idi, zira o gün evde bir huzursuzluk çıkartmıştım.

d. Hocaefendi Hazretleri'nin Takvâsı

Hocaefendi büyük bir takvâ sahibi olup, sünnetleri hiç terk etmezlerdi. Kırk yaşından evvelki namazlarını sonradan iade ettiklerini söylemişlerdi.

Kırk sene kadar Nuh AS gibi, haram günler haricinde her gün oruçlu bulunduktan sonra, son zamanlarında bir gün oruçlu, bir gün oruçsuz olmuşlar ve kendi ifadeleriyle:

"--A be yahu, artık ihtiyarladık ta oruçlarımızı savm-ı Dâvud'a çevirdik." buyurmuşlardır.

Hocaefendi genellikle çok az yemek yer ve hatta kızarmış ekmek yanında zeytin veya peynirle idare ederdi. Yaşına rağmen otuz iki dişi yerinde idi. Bu durum kendisine sorulunca:

"--A be yahu; çocukluğumdan beri misvak kullanmışımdır." cevabını vermiştir.

Görev yaptığı İbrahim Paşa Camii'ne, Mahmud Paşa'daki evinden ekseriyâ yaya olarak sabah namazı için geldikten sonra, iftarını camide yapar, yatsıyı da kıldıktan sonra eve dönerdi. İftarı da evden getirdiği bir miktar ekmek, peynir ve zeytinle yapardı.

* * *

Prof. Dr. Mazhar Özman naklediyor:

Bir misafirlik esnasında Hocaefendi ikram edilenlerin hepsini yemişti.

"--Hocaefendi bu akşam biraz fazla yedi, kendisine dokunmasa?" diye gönlümden geçirdim.

Anında bana dönerek:

"--A be yahu, biz onu zikrullah'la yeriz. O bizim için nur olur ve bize dokunmaz.' buyurdular."

* * *

Kış mevsimine yakın günlerden bir gece, Hocaefendi'ye alınacak kömür işinden bahsediliyordu. Hoca Efendi'nin yanında Aziz Efendi ile ilim tahsil etmiş birkaç kimse bulunuyordu. Onlardan biri dedi ki:

"--İdareden kömür alırken dolduranlara birkaç kuruş verilse de, tozsuz tarafından alınsa..."

Onun üzerine Hacı Aziz Efendi:

"--Bu, bir insanın kömürün tozunu para vermeyenlere yüklemesidir." buyurdu.

O zât bu söze itirazla konuşmalarına devam etti. Sonunda konuşmalar rızıklandırma mevzuuna geldi. Bu sefer o zât:

"--Rızık için çalışmak lâzımdır." dedi.

Aziz Efendi ise cevaben:

"--Çalışmak vazifedir ama, rızık için çalışmak gerekmez." dedi ve şu misali verdi:

"Şimdi ben evden çıkacağım; yaşlı, ihtiyar kadınların Allah rızası için yükünü taşıyacağım veya sırtıma bir küfe kum alıp yollardaki tükürüklerin üzerine atacağım. Allah CC beni rızıklandırmayacak mı?.. Allah CC rızkı tayin ve tekeffül etmiştir." dedi.

* * *

O zâtın bu söylenenleri anlamaması üzerine Hasib Efendi şu hikâyeyi anlattı:

Adamın biri bir camide i'tikâfa girmiş, üç beş gün geçmiş, kimse bir şey getirmiyor. Derken durum imamın dikkatini çekmiş:

"--Sen ne yersin, ne içersin?" demiş.

Adam da demiş ki:

"--Benim babam karşıdaki yahudi bakkala büyük bir iyilik yapmıştı. Yahudi bakkal da bana dedi ki: 'Sen i'tikâfa gir, senin yemeğini ben gönderirim!' dedi."

İmam:

"--O halde pekiyi, oldu." demiş.

Tam giderken, adam imamın bacağından tutarak demiş ki:

"--İmam efendi, Allah rızkı tekeffül ediyorum deyince inanmıyorsun da, yahudi bakkal yemeği ben göndereceğim deyince mi kabul ediyorsun?.."

Bu konuşmanın ertesi günü idi. Hasib Efendi, Hacı Aziz Efendi'ye şöyle söylediler:

"--Yâhu Aziz! O zât dün gece ne halt etti?"

* * *

Hasib Efendi son zamanlarda, geçirdiği prostat ameliyatından dolayı idrarını sonda ile bir şişeye yapar ve bu şişeyi yanında taşırdı. Bu bakımdan imamlık yapmıyor ve fakat Kapalıçarşı Merdivenli Camii'nde hutbeyi kendisi okuyordu.

Ayrıca Çarşamba günleri Beyazıt Camii'nde öğlen namazından sonra cemaate Ramûz el-Ehâdis'ten hadis okutuyordu. Beyazıt Camii'ndeki Hünkâr Mahfili altında mürşidi Mustafa Feyzi Efendi, hadis okuttuğu için kendisine teberrüken burada hadis okutuyordu. Bu bir resmî vazife değildi. Hocaefendi hocasına olan bağlılığı dolayısı ile 84 yaşında hasta olmasına rağmen, Cağaloğlu'ndan umumiyetle yürüyerek bu hadis dersine geliyordu.

Hasib Efendi hiç bir resmî vazifesi olmadan sadece hocasına bağlılığı dolayısıyla yürüyemeyecek hale gelinceye kadar teberrüken hadis okutmaya Beyazıt Camii'ne devam ettiler.

Hatta bir hastaya dua etmek için, o yaşta evinden (Cağaloğlu'ndan) Kumkapı'ya kadar yaya olarak gidip geldiği halde hiçbir şikâyette bulunmamıştır.

* * *

Hocaefendi, Kapalıçarşı Camii'nde hutbe okurken, cemaatin ekserisi esnaf olduğu için hutbenin sonuda cemaate şöyle bir uyarıda bulunurdu:

"--Karakola gitseniz, komiserin karşısına çıkarken ceketinizin düğmelerini ilikler ve şapkanızı düzeltirsiniz. Şimdi namazda Allah'ın huzuruna duracaksınız. Kendinize çeki düzen veriniz a be yahu!.. Akıllarınızı da yanı başınızda olsun, dükkanlarınızda kalmasın..."

Yine bir hutbelerinde cemaat ve talebelerini şöyle uyarmışlar:

"--Şimdi siz cuma namazına gelirken caminin biraz ilerisindeki çayevinin önünden geçersiniz. Orada tavla oynayıp, nargile içip, camiye gelmeyenleri görüp, onları ayıplarsınız. Düşünmezsiniz ve bilmezsiniz ki, onları kahvede tutup sizi camiye getiren Allah CC, --Allah göstermesin-- onları camiye getirir, sizleri kahveye gönderebilirdi."

Hocaefendi sık sık söylediği bir hususu cemaata misal vererek anlatıyordu:

"--Kendi kusurunuz ile meşgul olunuz. Başkasının kusuruna bakmayınız!"

e. Hocaefendi'nin İhvânına Düşkünlüğü

Hocaefendi ihvanına ve insanlara karşı çok düşkün, çok hassas ve çok merhametli idiler. Tebiyesini deruhte ettikleri talebelerine karşı da çok kıskanç davranırlardı ve onların başka cemaatlara karışmasından hoşlanmazlar, hatta izin vermezlerdi. Zira mürşidler kendi verdikleri terbiye sisteminin bozulmasını istemezler. İşte Hocaefendi de böyle bir mürşid-i kâmil olup, ihvanının kalbinin başka bir tarafa kaymasına ve yanlış bilgiler öğrenmesine karşı çok dikkatli ve düşkündü.

Hocaefendi'nin bir talebesi şöyle nakletti:

"Bir zaman Mustafa Feyzi Efendi'nin bir halifesine karşı kalbimde bir meyil uyanır gibi oldu. Bir rüya gördüm; o zâtın mağazasında çalışıyormuşum. Kapıya yaklaşıp dışarı baktığımda çok hoş manzaralar görülüyor. Derken bir takım kimseler hindi, tavuk, yumurta gibi şeyler getiriyor.

'--Hocama götürmek için bana satar mısınız?' dedim.

'--Hayır bunlar satılık değil, filanca zâtın malıdır.' dediler. Meylettiğim zâtın ismini verdiler.

Ertesi gün kendi dükkanıma bazı müşteriler hindi ve yumurta gibi şeyler getirdi. Satın alıp bir kısmını Hasib Efendi'ye götürdüm. Bana:

"--Bİr zuhuratın var mı?" diye sordu.

Ben de rüyayı anlattım. Önce mürakebeye vardı, sonra:

"--Ayrımız, gayrımız yoktur be yâhu!" dedi.

Aynı rüyayı ve hadiseyi Aziz Efendi'ye anlattığımda:

"--Mürşid, ihvânını başkasına vermek istemez, hayatı pahasına da olsa..." dedi.

Arkadaş şöyle devam etti:

Hasib Efendi'ye rüyayı anlatıp hindiyi bıraktıktan sonra, tekrar dükkana gitmiştim. Geri kalan hindi ve yumurtaları eve götürürken, Beyazıt'da az daha bir tramvayın altında kalıyordum. Nasıl kurtulduğumu halen de anlamış değilim. Allah bilir ki, Hocamızın himmeti ile kurtulmuş olmalıyım.

f. Hocaefendi'nin Tasarruf ve Kerametleri

Hocaefendi Hazretleri'nin pek çok tasarruf ve kerametine şahid olunmuştur. İşte birkaç misal:

Rahmetli Sırrı Bey naklediyor:

Maddî olarak sıkıntılı olduğum bir zamanda camide namazdan sonra Hasib Efendi'nin karşısında otururken, gene ihvandan Teknik Üniversite muhasebe müdür yardımcısı Şevket Bey yanıma yaklaştı ve yavaş sesle:

"--Sırrı, madem sıkıntıdasın, neden bize söylemiyorsun?" dedi.

Şaşırdım ve bir şey diyemedim. Hayretle yüzüne baktım. Onun üzerine Şevket Bey şöyle devam etti:

"--Hasib Efendi'yi dün akşam rüyamda gördüm. 'Sırrı'nın ihtiyacı var, sen ikramiye aldın, onu bul ve ihtiyacını gider!' dedi."

İşte Hocaefendi bir ihvânının ihtiyacını, diğer ihvânı vasıtası ile, tasarrufuyla böylece gidermiştir.

* * *

Zeyrek Camii eski müezzinlerinden Sadettin Efendi (Allah rahmet eylesin) şöyle nakletmişti:

"Müezzinlik imtihanı için müftülükte imtihan kapısı önünde sıra bekliyordum. Birden Hasib Efendi'nin merdivenlerden çıkıp, imtihan odasına girdiğini gördüm. Sıram gelip içeri girince, Hocaefendi'yi imtihan komisyonu ile birlikte oturuyor buldum. O gün bana sual olarak en iyi bildiğim yeri sordular, ben de imtihanı rahatça kazanmış oldum. Komisyon azalarının Hocaefendi'yi yanlarında gördüklerini ise zannetmiyorum."

* * *

Hocaefendi'nin ihvanından rahmetlik avukat Sıtkı Bey şöyle anlattı:

"Amerika'da master tahsilinde bulunuyordum. Bir gün sınıftaki bir kız arkadaş, beraberce pikniğe gitmeyi teklif etti. Gitmeye karar verip beraber okuldan çıkıyorduk ki, Hasib Efendi'yi kızgın bir yüzle elinde bastonu ile karşımda grödüm. Bunun üzerine korktum ve pikniğe gitmekten vazgeçtim."

* * *

Vedat Özman, Hocaefendi'nin bir tasarrufu ile ilgili olarak şu hatırasını naktetti:

"Ben önce Tekel Genel Müdürlüğü'nde müfettiş muavini olarak çalşımaktaydım. Bir ara Ticaret Bakanlığı müfettişlik imtihanı açılmıştı. Üç kişi alınacaktı. Ben de müracaat ettim ve Ankara'da imtihana girdim. Ben Ankara'da iken babam Hocaefendi'yi ziyaret etmiş. Ankara dönüşümde Hocaefendi'yi görmek için Kapalıçarşı Camii'ne gittim. Camiden çıkıp beraberce evine doğru giderken bana şöyle dedi:

'--Geçen gün babanız gelmişti. İmtihanı size kazandırmadıklarını kendisine söyleyecektim ama, üzülür diye söylemedim. Onlar adam değil, ama biz gene kimsenin kötülüğünü istemeyiz be yahu. Hadi inşâallah seni kazandırmayan terfi eder de, sen de onun yerini alırsın." dedi.

Filhakika imtihan neticesine göre dördüncü sırada idim. Üç kişi alınınca birinci yedek durumunda kalmıştım ve yer açılmasını bekliyordum. Netice Hocaefendi'nin dediği gibi oldu. O zât dış ticaret reisi oldu. Beni de ondan açılan müfettişlik kadrosuna aldılar ve böylece Hocaefendi'nin bir tasarrufu daha tahakkuk etmiş oldu.

* * *

Yine Vedat Özmen anlatıyor:

Sene 1947'ler idi. O sırada Ticaret Bakanlığı müfettişi olarak görev yapıyordum. Teftiş görevi ile Anadolu'da dolaşıyordum. Önce Antep'e, sonra İzmir'e geçmiştim. Altı aydır dışarıda idim. Hocaefendi ve ailem gözümde tütüyordu. Bir akşam hislendim, gözüm yaşlandı. İçimden dedim ki:

"--Hocam bizi biraz seviyorsan, tahammülüm kalmadı. Beni al yanına artık." dedim.

Ertesi gün iş yerinde çalışırken, odaya postacı girdi ve bana bir telgraf getirdi. Telgraf bakanlık teftiş kurulu başkanından geliyordu ve acele İstanbul'a hareket etmemi istiyordu. İstanbul'a geldim ve gelir gelmez, Hocam Hasib Efendi'yi ziyarete gittim. Elini öptüğümde, gülümseyerek yüzüme baktı ve kendi şivesi ile:

"--Kul sıkışmayınca Hızır yetişmez be yâhu!" dedi. Hocam bir kere daha tasarrufu ile beni İzmir'den aldırmıştı."

* * *

Yine aynı müfettiş arkadaş anlatıyor:

"Sene 1956-57'ler idi. Bir gün sıkıntılı bir duruma düştüm. Hocam sağ olsaydı bu duruma düşmezdik dedim. O akşam kendisini rüyamda gördüm. Bana:

"--Biz seninle her zaman beraberiz ama sen dersini aksatıyorsun!" dedi.

Filhakîka o sıralarda bazen dersimi aksatıyordum.

* * *

Sırrı Tüzer Bey anlatıyor:

"Nureddin Topçu Bey ilk mektepten arkadaşım olup, samimi dostumdur. Kendisi doktorasını Paris'de Sorbon'da vermiş ve sonra İ. Ü.'den doçent ünvanını almıştı. 1945'lerde Denizli'de lise öğretmenliği yapmakta idi. Yaz tatilinde İstanbul'a gelmişti. Denizli'de pek sıkılmıştı ve göreve İstanbul'a gelmek istiyordu. Ben de kendisine 'Benim bir hocam var, seni ona götüreyim, duasını alalım, o senin işini yapar.' dedim. O da 'Nasıl olur, ancak Millî Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel bu işi yapar.' dedi.

Nuredin Bey'le Hasib Efendi'ye gittik. Elini öptükten sonra:

'--Efendim, bu benim çocukluk arkadaşımdır. Bir derdi var, dua buyursanız da Denizli'den İstanbul'a gelse.' dedim.

Hasib Efendi başını önce öne eğdi, sonra Nureddin Bey'e dönerek:

'--Tayininiz inşâllah gelir be yahu, hem de terfian gelir.' dedi.

Hocaefendi'nin yanından çıktıktan sonra Nureddin Bey:

"--Acaba olur mu?" diyordu.

Ben de:

'--O derse, Allah'ın izniyle olur.' dedim.

Aradan çok geçmedi Nureddin Bey dükkana geldi:

'--Sırrı seninle bir şey görüşmek istiyorum, bu akşam bize gel." dedi.

O sırada dükkan biraz kalabalıktı. O akşam oğlum Hasib doğduğu için gidemedim. Ertesi akşam gittiğimde cebinden bir telgraf çıkarıp gösterdi. Telgrafta: "İstanbul Haydar Paşa Lisesi'ne tayin edildiniz." diyordu ve altında H. Ali Yücel'in ismi vardı.

Nureddin Bey çok sevindiğini söyledi ve ayrıca şunu ilave etti:

'--Birkaç gün evvel rüyamda Hasib Efendi'yi gördüm. Camisinde hutbe okuyordu. Hutbeden inince cebinden bir defne dalı çıkarıp bana verdi. Rüya tabir kitabı olan Kenzül-Menam'a baktım, 'Müjdeye delâlet eder.' diyordu.

Hem gördüğü rüya, hem de tayininin gelmesi Nureddin Bey'i sevindirmişti. Teşekkür için beraberce Hasib Efendi'yi ziyarete gittik. El öpüp oturduğumuzda:

'--Efendim arkadaşımı getirdim onu tanıyorsunuz.' dedim.

Hocaefendi:

'--Tanımaz olur muyum Nureddin Bey.' dedi.

Bir ara:

'--Efendim bu arkadaşıma ders verirseniz.' dedim.

Hocaefendi:

'--Eh teberrüken verelim!' diye cevap verdi."

g. Hocaefendi'nin Gönülden Geçenleri Bilmesi

Hocaefendi'nin gönülden geçenleri anında anlayıp cevabını verdiğine dair pek çok misaller vardır. Bir arkadaş anlatıyor:

Bir günÊHocaefendi evinde hatm-i hàcegân yaptırmıştı. Sonra çaylar geldi. Sene 1949. Çay bardakları arasında porselen bir tanesi vardı. İçimden, "Şu bardak bana gelseydi." dedim. Sıra bana gelince fark ettim ki, tepside o istediğim bardaktan başka bardak kalmamıştı. Mecburen aldım. Fakat böyle bir düşünceden dolayı da biraz sıkıldım. Kimse o bardağı almamış ve bardak ta bana kalmıştı. Bunun üzerine Hocaefendi şöyle buyurdu:

"--A be yahu bu nefis acaip bir şeydir. Bardağın şöyle, böyle olması ne fark eder? Benim de gençliğimde başıma şöyle bir şey gelmişti. Hatm-i hàcegânda taş dağıtılırken taşlar arasında renkli bir taş gördüm. Onun bana gelmesini istemiştim. Sonradan bir de baktım ki o taş elimde. İşte nefis böyledir. Halbuki taş sayı için kullanılır, renginin bir tesiri yoktur."

* * *

Adil Bey şöyle nakletti:

Hasib Efendi evini tamir edecekti. Borç aradığını duymuştum. Bir gün beraber giderken içimden dedim ki:

"--Ben evlâdın değil miyim, benden neden borç istemiyorsun?"

Anında bana döndü:

"--A be yâhu, şayet işinden artan bir miktar para varsa, bin lira kadar borç verebilir misin?" diye sordu.

Daha sonra kendisine yediyüzelli lira kadar borç verdim. Hocaefendi sonra bana borcunu ödedi.

* * *

Diğer bir misal:

Hocaefendi'nin bir ihvanı maddî olarak darda kalır ve hanımının küpelerini satmak ister. Küpeleri cebine koyar ve satmak içni Kapalıçarşı'ya doğru giderken, Hocaefendi'ye uğrar. Hocaefendi kendisine bir şey söylenmediği halde:

"--Hanımın küpelerini satmak hoş bir şey değil. Sen ikindi namazına Beyazıt Camii'ne gitsen iyi olur." der.

Arkadaş ikindiye Beyazıt Camii'ne gider, orada bir tanıdığı kendisine bir zarf uzatır. Zarfın içinde küpenin satışından elde edeceği paradan daha çok para vardır ve küpeyi satmadan ihtiyacını karşılamış olur.

* * *

Hacı Sırrı Bey anlatıyor:

Bir zaman çok sıkışık durumda idim. Hasib Efendi'yi ziyarete gitmiştim. Hiç bir şey söylemediğim halde, ayrılırken yastığının altından çıkardığı bir zarfı bana verdi. Dışarıda zarfı açtım, içinde tam ihtiyacım kadar para vardı.

Diğer bir ihvânı şunları nakletmiştir:

Bir ara işlerim iyi değildi. Hasib Efendi:

"--Darlık zamanında Âyetel-Kürsî'yi çok okumalı!" buyurdular.

Ben de okumaya başladım. Bir müddet sonra işlerim açıldı. Hatta başkalarına iş verir duruma geldim.

* * *

Bir arkadaş şunları anlattı:

"Hasib Efendi'yi Sultanahmed'in aşağılarında bir yere, bir hastaya okumaya götürmüştüm. Okuduktan sonra beraberce dönüyorduk. Kendisini evine kadar götürmek istiyordum. Sultanahmed'e gelmiştik.

'--Ben giderim, oğlum giderim.' dedi ve yanımdan kayboldu."

* * *

Hocaefendi'nin aynı anda iki yerde bulunmasına ait kerameti de şöyle:

Hocaefendi'nin bir cuma namazı sırasında camisinde namaz kıldırırken, aynı anda Bakırköy Akılhastanesi'nde yatmakta olan bir talebesini ziyaret ettiği, hastane bakıcılarının şehadeti ile tesbit edilmiştir.

* * *

Prof. Dr. Mazhar Özman anlattı:

Bir gün Hocaefendi'yi ziyarete gitmiştim. Kendisi biraz yorgun görünüyordu. Sorduğumda şöyle buyurdular:

"Sizden evvel genç adam geldi ve bana bazı sualler sordu. Rafı göstererek:

'--Bu kitaplar nedir?' dedi.

Kendisine:

'--Hadis, tefsir gibi dînî kitaplardır.' dedim.

Bana sordu:

'--Siz hasta okur musunuz?'

'--Okurum, şifa ayetlerini okurum.' dedim.

'--Muska yazar mısın?' diye sordu.

'--Yazarım be yâhu, âyet-i kerime yazarım.' dedim.

Böylece suallerinin sonunda bana:

'--Hocaefendi ben polisim, 1. şubeden size kontrole geldim. Ama sizden bir şey rica edeceğim: Müsaade ederseniz elinizi öpüp duanızı almak istiyorum.' dedi. Elimi öptü, biz de dua ettik, gitti."

Sonra Hocaefendi bana dönerek dedi ki:

"--Ben öyle bir Şeyh Efendi'nin (Mustafa Feyzi Efendi) dervişiyim ki, Şeyhime ve bize polis sataşamaz!.. Zamanında ittihatçılar, Şeyh Efendi'nin peşine, onu kontrol etmeleri için iki polis hafiyesi koymuşlar. Şeyh Efendi bu iki hafiyeyi kendine derviş yapmış. Hatta bir tanesi, Şeyh Efendi'nin evinin çatısında halvetteyken vefat etmiş. Cenazesini de Şeyh Efendi kıldırmış." dedi.

* * *

Yine bir gün Hocaefendi'nin ziyaretine gitmiştim. Talebelerinden Sabire isminde bir terzi kızı vardı. Sabire Abla Mahmudpaşa'dan Hocaefendi'nin evine gelirken, çarşıdaki herkesin Hasib Efendi olduğunu görmüş. Şöyle ki; alan da, satan da, yolda yürüyen de, yani herkes Hasib Efendi imiş. Korkmuş, Hocaefendi'ye gelmiş. Hocaefendi kendilerini kapıda bekliyormuş ve şunları söylemiş:

"--Korkma! Bir derviş şeyhini çok severse onda fânî olur. Artık her yerde yalnız onu görür. Bu makbul bir şeydir, sevin kızım!" demiş.

Hocaefendi, Sabire Abla'nın bu halini bize naklettikten sonra şunu ilave etti:

"--İstediğimiz bir durum erkeklerde değil, bir terzi kızında zuhur etti."

* * *

Ağabeyim Vedat Özman müfettişti. Anadolu'da vazife icabı dolaşırdı. O zamana Anadolu ile telefon irtibatı çok azdı. Annem, Ağabeyimi merak ettiği zaman bana:

"--Hocaefendi'ye gönül et de, ağabeyinin durumunu öğren bakalım!" derdi.

Hocaefendi'nin yanına gelince, hiç bir şey söylemediğim halde, Hocaefendi bana sorardı:

"--Ağabeyinden bir haber var mı?"

Ben de:

"--Yok efendim..." derdim.

"Öyleyse yakında gelir." derdi.

Birkaç gün sonra da ağabeyim çıkar gelirdi.

* * *

Ağabeyim Vedat Özman, Hocaefendi ile ilk tanıştığında:

"--Efendim nerelisiniz?" demiş.

Hocaefendi de:

"--Serezliyim." demiş.

Ağabeyim içinden:

"--Serez'de de çok çingene varmış." diye geçirmiş.

Hocaefendi anında:

"--A be yahu! Serezlilerin hepsi de çingene değildir. Çingenelerin ayrı mahalleleri vardır." buyurmuş.

* * *

Bir gün Hocaefendi'ye bakarak içimden:

"--Şeyh efendiler ihvânına himmet ederlermiş. Siz de bana bir himmet etseniz." dedim.

O sırada himmetin ne olduğunu bile bilmiyordum. Kendisi evinin merdivenlerinden iniyordu, ben ise aşağıda bekliyordum. Yukarıdan bana seslendi:

"--Mürid, "Şeyhim himmet..." demiş; şeyh de, "Oğlum hizmet!.." demiş.

* * *

Hasib Efendi'nin yamalı bir şalvar giydiği bir gün, babam Behzat Efendi bunu görünce içinden:

"--Hocaefendi'ye bir şalvar alsaydım." diye geçirmiş.

Bunun üzerine Hocaefendi kendisine:

"--A be yâhu, bizim yeni şalvarımız vardır. Ama nefse ağır gelir diye, bu yamalı şalvarı giyeriz." demiştir.

* * *

Yine bir gün Hocaefendi'yi hatm-i hàcegân için bekliyorduk. Arkadaşlarından biri beklemekten sıkılmış olmalı ki:

"--Hocaefendi de vaktinde gelmez." diye söylenmeye başladı.

Biraz sonra Hocaefendi içeri girdi ve o zâta dönerek:

"--A be yahu, adama sormuşlar ismin ne? 'Mülâyim.' demiş. Soran da demiş ki: 'Sert olsan ne yaparsın?..'"

* * *

Diğer bir hatıra:

Bir ihvan kardeş çalıştığı dairede müdürünün kendilerine eziyet ettiğinden şikâyet etmişti. Müdür onların cuma namazına gitmelerine mani oluyormuş. Bu müdür daire içinde dahi köpekle dolaşırmış. Bu şikâyet üzerine Hocaefendi:

"--Desenize yahu, bu, köpeğin arkadaşı." buyurdular.

* * *

Hocaefendi bir sohbetinde ihvanına buyurdu ki:

"--Sakın ola çocuklara 'Ne güzel mâşâallah.' demeyiniz. Ne güzel'le mâşâllah arasında nazar değer. 'Mâşâallah, ne güzel!' deyiniz."

* * *

Yine bir sohbetinde Hocaefendi gizli şirkin ümmet-i Muhammed SAS için çok gizli ve tehlikeli olduğundan bahsettiler ve bize gizli şirke ait misaller verdiler:

"İnsanoğlu kazancını takdim ederken 'Ben çalıştım ve alnımın teriyle kazandım.' der. İşte bu gizli şirktir. İnsanoğlu burada kendini rızık verici yerine koymuştur. 'Ben çalıştım, Rabbim verdi.' demesi gerekir.

'Soğuk su içtim midem ağrıdı.' ifadesiyle, hastalığı soğuk suya bağlamıştır. Veya 'İlaç içtim, başımın ağrısını dindirdi.' sözüyle, Allah'ın şifâ verici vasfını ilaçtan bilmiştir.

Rasûl-i Ekrem SAS Efendimiz buyururlar ki: 'Hastaya bir ilaç verildiğinde, melekler Allah'a CC sorarlar. 'Yâ Rabbi! İlaca şifa koyalım mı?', 'Koyun!' buyurursa o ilaç, şifa olur.'

Allah korusun, Allah esirgesin insanlar çok dikkatli olup bu gizli şirkten kendilerini kurtarsınlar inşâallah."

* * *

Bir gün Hocaefendi'ye bir ihvanı şunu sordu:

"--Hocaefendi, mezbahada koyun keserken bazı kesiciler besmele çekmiyorlarmış. Acaba bu durumu göz önüne alarak, mezbahada kesilen eti yemeyelim mi?"

Bunun üzerine Hocaefendi:

"--A be yâhu, biz yemeği yerken besmele çekeriz. Bu besmele hem bizim yemek besmelemiz, hem de mezbahada unutulan besmele yerine geçer." dedi.

Yine bir gün yemekte idik. Masa örtüsünün dışına bir parça ekmek düştü. Hocaefendi aldı, üfledi ve yedi. Arkadaşlardan biri sordu:

"--Efendim mikrop olmaz mı?"

Buyurdu ki:

"--Ben o mikrobu öldürdüm be yâhu. Çünkü besmele çekerim."

* * *

Hastalığı sırasında idi. Hocaefendi, bana eski bir Kur'an-ı Kerim'ini verdi. Onu alırken, içinde kendi hat yazısıyla yazılı Âyetel-Kürsî buldum:

"--Bunu da alabilir miyim?" diye sordum.

"--Al!" buyurdular ve dediler ki: "Onun içinde 'İllâ biiznihî' yazar."

* * *

Bir arkadaşa ders verdiği sırada çok dikkat etmesi için şöyle buyurdular:

"--Biliniz ki Müslümanların arasında en kusurlu sizsiniz, bu mutlak doğrudur. Bu gerçektir. Çünkü siz karşınızdakinin iki üç kusurunu görürsünüz. Fakat kendinizin bin kusurunu görmezsiniz."

* * *

Hacı Sırrı Tüzeer anlattı:

Hasib Efendi bir gün dükkanıma geldi. Neşeli bir hali vardı, her zamanki yerine oturdu. O sıralar savm-u Davud orucu tutardı.

"--Taze çay demledim, buyurmaz mısınız?" dedim.

Onun üzerine şu sözleri söyledi:

"--Hep siz beni rüyada görecek değilsiniz ya, dün gece biz de sizi rüyamızda gördük."

Bu sözler beni heyecanlandırmıştı.

"--Nasıl gördünüz efendim?" dedim.

Şöyle devam etti:

"--Siz bize bir altın verdiniz. Biz de size kalbimizi verdik." dedi.

* * *

Yine Sırrı Bey'den naklen:

İstanbul, Çarşamba semtinde oturan yatalak bir kadın varmış Bir gün bu kadın rüyasında:

"--İbrahim Paşa Camii imamı Hasib Efendi'yi gör, o sana lâzım geleni söyler!" diye bir ses işitiyor.

Kendisi yatalak olup dışarı çıkamadığı için komşuya:

"--İbrahim Paşa Camii imamı Hasib Efendi'yi bana bulun!" diyorsa da, bir netice alamıyor.

Nihayet bir gün Hasib Efendi kadının hanesine geliyor:

"--Ben Hasib Efendi'yim, sen gelemeyince ben geldim." diyor ve kendisine lâzım gelen dersi veriyor. (1)

h. Necdet Oral'dan Hatıralar

Hasib Efendi'yi 1948 senesinde tanıdım. Evi İstanbul Erkek Lisesi'nin orada idi. Biz de Sultanahmet'te oturuyorduk. Fakat onu tanımadan bir sene evvel, Allah içime bir şevk verdi; kendiliğimden Ramazan ayında namaza başladım.

O sırada arkadaşımız olan Mazhar, değişik bir havaya büründü; Yunus Emre'den şiirler okumaya başladı. Bana bir gün dedi ki:

"--Necdet! Ben çok büyük bir hocaefendi tanıdım, gel seni de tanıştırayım! Ben bu kadar kişi arasından --küçük kardeşimle beni kasdederek-- ikinizi seçiyorum." dedi.

İlk olarak Hasib Efendi'ye, Cumhuriyet Gazetesi'nin bulunduğu o sokağa gittik. Onu gördüğümüz zaman şöyle bir gülümsedi bize, gülümsemesi yetti. Demek ki, o maneviyat aktarıyor insana... O gülmesiyle sanki mühürledi bizi...

O zaman 17-18 yaşlarında idik. Hasib Efendi dedi ki bize:

"--Hidâyet kalbe inen bir nurdur, rahmettir. O rahmet, suyun çorak bir toprağı yumuşatması gibi kalbi yumuşatır. Kalp doğru söze açılır ve o doğru sözü hemen kapar. Tıpkı yumuşamış bir toprağın, tohumu kapıp da yeşermesi gibi..."

İşte o sıralarda Hasib Efendi'ye devama başladık. Hasib Efendi'nin evinde, her pazartesiyi salıya bağlayan gece Hatm-i Hacegân oluyordu. Biz de küçüktük. İlk defa Hasib Efendi'nin evine gideceğiz. O zaman kadar gece vakti evden çıkmamışız. Pazartesi günü evimizden ilk defa ayrıldık, gittik. Sohbet ve Hatme-i Hacegân'ı takiben hocaefendi bir bardak çay ikram ederdi. Derken gece saat oldu, çıktık geldik evimize...

Babam Tekirdağ'da idi, evde amcam vardı. Kapıyı bize o açtı:

"--Siz nerdesiniz, bu saate sokak mı kalır?" dedi, tekme tokat bizi dövmeye başladı.

Büyükannem onu yumuşatmaya çalıştı:

"--Vurma! Bunların bir Hocaefendileri var, ordan geliyorlar." dediyse de, amcam:

"--Başlarım hocanın sakalına!.." diyerek bir iki tokat daha vurdu. Daha fazla ileri gitmeden bıraktı.

Sabah oldu. Baktık amcam elini göğsüne koymuş büyükanneme bir şeyler anlatıyor, bize fazla bir şey diyemiyor. "Ben bu gece kendimi zor kurtadım." diyor. Amcam gibi bir adama da, böyle ağlar bir durum olmasına ben şaştım. Anlatıyor:

"--Bu gece büyük bir ateş yakıldı, ateşe benden önce birisini sürüklediler. Adam bağıra çağıra ateşe sürüklendi. Sıra bana geldi. Beni sürüklerlerken çırpındım, karyoladan düştüm. Zor kurtadım canımı!.." diyor.

Elini göğsüne atmış, kaşıyor; ağlar gibi bir halde...

Cenab-ı Hakk'ın hikmetini orada sezdim. Hasib Efendi'nin ruhaniyeti... Çünkü Hasib Efendi ehlullah, hattâ kutub bir zattı. Çünkü rahmetli Aziz Efendi, Hasib Efendi'nin vefatından hemen sonra Hatm-i Hâcegânlarda onun için kutbül-aktâb sözünü zikrediyordu.

* * *

Hasib Efendi yaşlı idi ve keramet gösterirdi. Oturursun, senin kalbinden bir şey geçiyorsa, Hasib Efendi derdi:

"--A be öyle değildir o be yahu, şöyle derler onun için..."

Sırrı Ağabey anlattı bize: "Bir gün Hasib Efendi'nin imamlık yaptığı İbrahim Paşa Camii'nden yatsı namazını müteakip çıktık gidiyoruz. Ben Hasib Efendi'nin çantasını taşıyorum. Yaz günü, dışarıda hava açık... Yürürken gökyüzünde bir yıldız kaydı. Ben havaya bakıyorum, yıldızları seyrediyorum; Hasib Efendi yere bakıyor. Derken yıldız kayınca, içimden geçti ki: "Acaba dinimizde yıldız kayması nasıl izah edilir?" Hemen başını kaldırdı, dedi ki:

"--A be derler ki, melekler şeytan kovalıyor."

İşte Hasib Efendi böyle biriydi.

* * *

Hasib Efendi'yle birbuçuk senemiz geçti. Babamdan haftalık alırdık o zaman... Haftalığımızı aldığımız zaman, Hasib Efendi'yi evden taksi tutup alırdık, Beyazıt Camii'ne vaaza götürürdük. Vaazı pazar günleri ikindileyin yapardı.

Lise 10. sınıftayım, bir gün vaazdan dönüyoruz. Tam İstanbul Erkek Lisesi'nin önüne geldik. İçimden dedim ki: "Hocaefendi bir sorsa da, zor bir dersim vardı, bana onun için bir dua etse..." dedim. İçimden geçer geçmez, taksinin içinde bana döndü:

"--A be nerede okursun?" dedi.

"--Hocaefendi, şu mektepte..." dedim.

Tam oradan geçiyoruz.

"--A be var mı ikmalin?" dedi.

"--Var..." dedim.

"--İnşaallah geçersin." dedi.

* * *

Bir kere de aynı şey evinde oldu. Yine imtihanımın yaklaştığı bir zaman gittim evine... Rahatsız olmuş Hasib Efendi... Valide hanım sırtını ovuyor, terini siliyor. Hasib Efendi başı öne eğilmiş durumda idi. Ben de yanda oturuyorum. İçimden, "Hocaefendi bir sorsa da, dua etse..." diye geçti. O sırada Hasib Efendi bir şeyler anlatıyordu. Bunu düşünür düşünmez lafını kesti, başını bana doğru çevirdi:

"--A be hangi mektepte okursunuz?" dedi.

Okulumu söyledim ama yüzüm kızardı, utandım. Başımı önüme eğdim.

"--İkmalin var mı?" dedi.

"--Bir ikmalim var..." dedim.

"--İnşaallah geçersin, geçersin!" dedi. "Ben bazen dua ederim, sınıflarını geçerler. O benden değil Allah'tandır, Allah'tan..." dedi ve ağladı.

Hasib Efendi ayet okunurken ağlardı. Cuma namazından evvel, ayetler okunurken devamlı gözyaşı dökerdi. (2)

* * *

Hasib Efendi'den i'tikafla ilgili bir hatırasını dinlemiştim. Şöyle anlattı:

"Bir yaz mevsimi Ramazan ayının son on gününde imamı olduğum camide itikafa girmeye niyet ettim. İtikafı caminin mevcut geniş pencereleri içinde yapacaktım. Yanıma biraz un, bir testi su, küçük bir ispirto ocağı ve ufak bir tas aldım. A be iftar için tas içinde sade suya biraz un çorbacığı yapardım.

Namaz aralarında pencere içinde oturur, Kur'an, zikir, tefekküre devam ederdim. Sıcaklarda pencere kanatlarını duvara kadar açardım. Arasıra pencere camına gözüm ilişir, kindimi görürdüm ama önemsemezdim.

İtikafın sonuna doğru bir gün gözüm gene pencere camına ilişti. Ama bu sefer camda kendimi değil, mürşidimi gördüm. Devamlı bana bakıyordu." dedikten sonra Hocaefendi Hazretleri ağladı.

Kanaatimce Hocaefendi bizlere bu yolun mânevî basamaklarından ilki olan fenâ fiş-şeyh makamının ilk belirtilerini anlatmak istemişti.

* * *

Hoca Abdülaziz Efendi'nin evinde Hasib Efendi Hazretleri ve bazı arkadaşlarla beraber bir yemekte idik. Yemeğe Hasib Efendi'nin besmelesi ile başlandı. Yemekte bulunan bir misafir, sofrada bir hatırasını anlatmaya başladı. Konuşması uzayıp gidiyordu.

Bir ara Hasib Efendi, zannedersem kendisini ikaz yollu:

"--A be, biz her lokmada bir besmele çekeriz, her çiğneyişte de kalbimizden Allah deriz." dedi.

Misafir bu söze rağmen hatırasını anlatmaya devam edince Hocaefendi aynı sözlerini bir kere daha tekrar etti. Misafir durumu kavradı ve sustu.

Bu hadise de zihnimden şöyle bir yorum geçti: Hocaefendi Hazretleri bizlere büyüklerin yanında nasıl yemek yeneceği adabını öğretmek istiyordu. (3)

* * *

İnsanlar çeşitli şekilde imtihana tabi olabiliyorlar. Aziz Efendi'nin bir sözü vardır:

"--Şeyh imtihan etmez, imtihan eden ancak mel'undur. Şeyh imtihan etmez. 'Şu adama helâları süpürteyim de, bakayım içinden bir şey geçiyor mu?' demez. Ya küfre düşerse, bunun vebali ne olacak? İmtihan Allah'ındır. Şeyh bu işi yapmaz." dedi.

* * *

Hasib Efendi'nin evinde otururken, Aziz Efendi yanı başında bulunurdu. Vefatından evvel her gün Aziz Efendi, bir Kur'an çantası ile sık sık Hasib Efendi'ye giderdi. Karşılıklı Muhammediye, Ahmediye gibi büyük kitaplar okurlardı. Aslında o okuma, bir ilim tahsilinden çok sanki makam teslimiydi.

Bir gün ben Hasib Efendi'ye gittiğimde, o okumalarına rastladım. Hasib Efendi oturuyor, yatağının içerisinde ders okuyor Arapça olarak... Aziz Efendi de onu kitaptan takip ediyor. Arapça bir cümle okuyor, ona bazen: "Şurdaki ibâre bu demektir." diyor. Derken Aziz Efendi aniden Hasib Efendi'ye şöyle dedi:

"--Hocaefendi! Bir şeyh vefat etse, mürid üzerindeki tasarrufu azalır mı veya kalkar mı?.."

Hasib Efendi:

"--Yok yok kalkmaz! Bil'akis derler ki, şeyhin vefatı ile dervişler üzerindeki tasarrufu kınından çıkmış kılıç gibi daha da keskinleşir." dedi. (4)

* * *

Hasib Efendi'nin evindeki Hatm-i Hâcegân sabaha kadar sürmezdi. Sünnete çok uygun hareket eden insandı. Yatsıdan sonra öyle uzun boylu oturmak yoktu. Aziz Efendi'de oturulurdu ama Aziz Efendi'nin ömrü kısaydı. O kendini biliyordu. Hasib Efendi de biliyordu bunu... Mehmet Zâhid Kotku Efendi için:

"--A be, ondan sonrakinin ömrü bize uzun görünür." demiş.

Sohbette sordular:

"--Hoca Efendi, Allah ömür versin ya, hani sizden sonra bizler ne yaparız, nereye gideriz?" dediler.

Bunun üzerine dedi ki:

"--A be düşünmeye gerek yok, bizden sonra Aziz vardır. Biraz da ona devam edersiniz." dedi.

Meğerse bunun daha devamı da varmış, "Ondan sonrakinin ömrü uzun!" demiş. Bu sözünü de sonradan öğrendim. (5)

Notlar:
(1) Prof. Osman Çataklı, Hacı Hasib Efendi ve Hacı Aziz Efendi, s. 13-33, İstanbul, 2000.
(2) Dr. M. Erkaya, Anılarla Mehmed Zâhid Kotku Rh.A, s. 131-135, Seha, İstanbul, 1997.
(3) Prof. Osman Çataklı, Mehmed Zâhid Kotku, s. 211-212, İstanbul 1999.
(4) Dr. M. Erkaya, Anılarla Mehmed Zâhid Kotku Rh.A, s. 135-136, Seha, İstanbul, 1997.
(5) a. g. e., s. 133

ABDÜL'AZİZ BEKKİNE RH.A HAZRETLERİ 
(1895-1952)

Dr. Abdüllatif Duygulu

a. Çocukluğu ve Gençliği

Abdül'aziz Bekkine Hazretleri hicrî 1313, miladî 1895 yılı civarında İstanbul Mercan'daki evlerinde dünyaya geldi. Babası tüccardan Mehmed Molla oğlu Haris Efendi, annesi Fatma Hanımdır.

Haris Efendi aslen Kazan'lı (Rusya) olup, 1880'lerde ailesi ile İstanbul'a göç ettikten sonra Asmaaltı'nda toptan yağ ticareti ile meşgul olmuştur. Kazan'ın eşrafından olan Hâris Efendi, orada Sultanoğlu (Sultanof) nâmı ile tanınmaktaydı. Kazan'da 25-30 odalı büyük bir konakları ve geniş arazileri vardı. Konaklarının çoğu odalarında ilim tahsil eden talebeler barınırdı.

Hocaefendi'nin ailesi o zamanlar Rus tebaasında idiler. O günkü hükümetin tutumu dolayısıyla 1909 yılında ailesiyle birlikte Kazan'a gitti. Kazan'da bir süre kaldıktan sonra, Buhara'ya geçerek orada beş sene kadar ilim tahsil etti.

1917'de Rusya'da Bolşevik ihtilâli olunca, Kazan'da şartlar çok olumsuz hale geldi. Bolşevikler Kazan'a ve Türkmenistan'a doğru ilerliyorlardı. Annesi ve babası da daha önce Kazan'da vefat etmişlerdi. Abdül'aziz Efendi de kardeşlerini alarak İstanbul'a dönmeğe karar verdi. İki anneden 5'i erkek, 11'si kız olmak üzere 16 kardeştiler.

1918 yılında Kazan'tan trenle Bakü'ye, ordan Batum'a gelmişler. Batum'dan da İstanbul'a bir Türk gemisi ile gelmişlerdir.

Kısa bir müddet erkek kardeşleri ile beraber Asmaaltı'nda bir dükkân açıp çalıştırmışsa da, sonra dükkânı kapatıp, bir müddet Çarşıkapı'daki Bayezid Medresesi'ne devam etmişlerdir.

* * *

Dr. Mazhar Özman diyor ki: Bana çocukluk ve gençlik hayatından bahsettiği hadiseler oldu:

"Ben 5-6 yaşından itibaren seherden sonra hiç uyumamışımdır. 7-8 yaşlarımda gene seherde kalkar, sabah namazı vaktine kadar bahçemizdeki ağaçlarda öten kuşların öterek, 'Huu... Huu...' deyip Allah'ı zikrettiğini dinlerdim. Babam bana hiç iş buyurmaz ve yaptırmazdı. İş istediğimde veya yardıma gittiğimde;

'--Benim sağlığımda dinlen evliyâ, benden sonra çalışırsın!' derdi.

Ben de buna üzülür, anneme gider söylerdim. Annem de:

'--Vermek isterse kuluna, getirir koyar yoluna...' derdi.

Sonra hayatta çok gayret ettik ama, en sonunda anamızın sözüne geldik.'" (1)

* * *

Çocukluğu garip tecellilerle doludur. Onun sokakta garip bir yürüyüşü vardır. Ellerini arkasına bağlar, öne yıkılacakmış gibi eğilip, ayaklarının üzerine bakar ve sallanarak yürürdü. Kendisine bu garip yürüyüşünün sebebi sorulduğunda:

"--Ben bunu büluğ çağına basarken, beni yolda yürürken seyreden komşuların beni aptal sanmalarını arzu ettiğim için bu şekilde yürümeyi adet edindim. Kimsenin beni farketmesini, benimle meşgul olmasını istemiyordum." diye cevap verirdi.

Abdül'aziz Efendi'nin gençliği üstüste acılar ve ayrılıklarla doludur. Kendisini dinleyenler ondan şunu naklediyorlar:

"Bolşevik ihtilali olmuş, Kazan'dan İstanbul'a geliyorduk. Gençtim, yanımda kız ve erkek kardeşlerim vardı. Bakü'ye geldik. Onları otele bıraktım. Rahat ibadet edebilmek için civar tepelerde ıssız bir yere gittim. Orada bir kovuk buldum. Bakü'de kaldığımız zaman, o kovuğa girip ibadet ediyordum. Son gittiğimde garip bir tecelli içinde kendimi buldum. Adeta Arş'ın üzerinde ve Allah-u Zülcelâl Hazretleri'nin huzurunda kendimi hisseder gibi oldum. Oradan bütün kainatı seyrediyordum. Ne zaman ki, kardeşlerim aklıma geldi, kendimi kovuğun içinde buldum." (2)

* * *

Gemide geçen bir hadiseyi Hocaefendi bir arkadaşımıza şöyle anlatmıştır:

"Birgün sohbet esnasında Hocaefendi'ye şöyle bir sual sordum:

'--Efendim bu memleket nasıl kurtulur?'

Bunun üzerine Hocaefendi şunları anlattı:

'--Rusya'dan İstanbul'a dönerken Batum'dan bir Türk gemisine binmiştik. Gemide bilet kontrolü esnasında yaşlı ve fakir bir adamın bileti çıkmayınca, kontrol memuru adama bir tokat patlattı. Adamcağız yere yurvarlanıp kaldı.

Bu durumu kaptan köşkünden gören geminin İtalyan kaptanı, tokat yiyen adamcağızı yanına aldırttı ve istanbul'a kadar da yanında misafir etti.

İşte evlâdım bu memlekette İslâmiyet, dolayısıyla insanlık, insanlarımıza teker teker anlatılmadıkça ve o insanlar da İslâmiyeti yaşamadıkça bu memleket için kurtuluş yoktur."

Kanaatimizce burada Hocaefendi şu hususa dikkatimizi çekmektedir: Bir İtalyan kaptanın yaşlı fakir bir adama karşı gösterdiği olgun ve insani davranışı, bir Türk ve müslüman olan kontrol memuru, İslâm'ı bilip yaşamadığı için gösterememiştir.

Öyleyse insanlarımıza İslâm'ın esaslarını iyice tanıtıp anlatmak ve yaşamalarını sağlamak icab edecektir. (3)

b. Tahsili ve Mânevî Eğitimi

Abdül'aziz Efendi okul öncesi Kaptan Paşa Camii İmamı Halil Efendi'den Arapça ve din dersleri almış, daha sonra Dârüttedris Mektebi'ni bitirmiştir. 1910'da ailesi ile birlikte Kazan'a gittiklerinde orada ilim tahsili yapmış, daha sonra Buhara'ya geçerek orada 5 sene devrin tanınmış âlimlerinden ilim tahsil etmiştir.

Babasının vefatından sonra, Kazan'dan mecburi bir göçle 1918'lerde İstanbul'a geldiklerinde bir müddet Çarşıkapı'daki Bayezid Medresesi'ne devam etmişlerdir.

Nadide bir yaratılışa sahip olan Hacı Aziz Efendi İstanbul'a döndükten sonra büyük bir azimle mürşid-i kâmil arayışına çıkmış ve feyz alacağı kapıyı kendisi aramaya başlamıştır. Hacı Aziz Efendi mürşid arayışını bize şöyle anlatmıştır:

"Kazan'dan İstanbul'a döndükten sonra artık bir mürşide bağlanma zamanının geldiğine inanmıştım. Biliyordum ki insanın mânevî olarak olgunlaşması ve ilerlemesi bir mürşid-i kâmile bağlanıp onun hizmetinde bulunmakla olabilir. Bunu daha çocukluğumda hem öğrenmiş, hem anlamıştım. Bu sebeple İstanbul'daki mürşid-i kâmil olarak tanınmış kimseleri soruşturup onları ziyaret etmeye başladım.

İlk olarak Eyüp'te ikamet eden tanınmış bir zâtı ziyarete gittim. Elini öpüp karşısına oturdum. Kendisi murakabe haline geçti. Ben de gözlerimi kapadım ve başımı kalbimin üzerine eğdim. Bir de ne göreyim, o zâtın göğsünde: (Hàzà ebû zeheb) "Bu altın babası" yazılıydı. Hemen müsaade isteyerek yanından ayrıldım.

Gene mürşid-i kâmil aramak maksadı ile yaptığım ikinci ziyaretimde zamanın tanınmış büyüklerinden Nakşî şeyhi Küçük Hüseyin Efendi nâmı ile mâruf bir şeyh efendiyi ziyaret ettim. Kendisi Hacı Feyzullah isminde bir şeyh efendinin halifelerinden olup, çok sevilen bir zât idi. Epeyce kısa boylu, mülâyim, zarif bir zâttı.

Kendisini ziyarete gittiğimde bir duvar saatinin altında oturmuş, başını göğsüne eğmiş, gözlerini yummuş, tefekküre dalmış bir vaziyette buldum. Ben de karşısına oturdum, gözlerimi kapadım ve başımı kalbime eğerek beklemeye başladım. Derken saatin tik-takları ile Allah'ı zikretmekte olduğunu duydum. Başının üzerindeki saat, 'Allah Allah...' diyordu. O zaman başımı kaldırıp gözümü açtım. O da gözünü açı ve bana saati işaret ederek:

'--Bizim dervişin zikrine agâh oldunuz galiba?' dedi.

Onun üzerine ben içimden tamam bu hazretten ders alınır diye düşündüm. O zaman bana:

'--Evlâdım senin nasibin bizde değil, ara, bulacaksın. Ama madem ki bize kadar geldin, sana bir nasihatte bulunayım.' dedi. 'Dervişlik çok güzeldir. Ona talip ol, fakat mürşidliğe talip olma, çok zor bir iştir.' dedi." (4)

Nihayet takdir edilen vakit, saat gelmiş, Abdül'aziz Efendiyi, Çarşıkapı Medresesindeki yakın arkadaşı Mehmed Zâhid Efendi, kendi mürşidi Mustafa Feyzi Efendi'ye götürmüştür.

Mustafa Feyzi Efendi Gümüşhaneli Ahmed Ziyâüddin Efendi'nin halifesidir. Kendisinden sonra dördüncü postnişin olarak irşad vazifesinde bulunmuştur. O zaman Gümüşhaneli Dergâhı, Bâbıalide vilayetin karşısında, Fatma sultan Camii yanında idi.

23 yaşında Mustafa Feyzi Efendi'ye intisab eden Abdül'aziz Efendi, onun sohbetlerine devam etmiştir. Sonunda Hazret'in himmetiyle mânevî eğitimini tamamlamış, 27 yaşlarında iken hilâfet mertebesine ulaşmış ve kendisine irşad salâhiyeti ve icâzetname verilmiştir. (5)

Ayrıca Râmûzül-Ehàdîs kitabını da okutma icazeti almıştır. Bütün hayatı boyunca binlerce talebeye, maddî ve mânevî sahada, ilim, irfan ve insanlık öğrettikleri gibi, bu eseri de defalarca okutmuşlar ve tercümelerini takrir etmişlerdir.

İlk vazifeleri Beykoz'da bir camide başlar. Daha sonra Aksaray'da bir camide devam eder. Yazıcı Baba, Kefevî, Ümmü Gülsüm camileri onun feyz kürsüleri olur. 13 yıl Ümmü Gülsüm Camisi'nde vazifesi devam etmiştir.

Bu cami Unkapanı'ndan Saraçhane'ye çıkarken Bulvarın sağında biraz içeridedir. Fakat içinde çok feyizli sohbetlerin yapıldığı ahşap meşrutası istimlâke uğramıştır.

İkinci haclarından döndükten sonra, yakalandıkları hastalıktan kurtulamayarak, daha genç denilecek bir yaşta, 57 yaşında rahmet-i Rahmân'a kavuşmuşlardır. Tarih 2 Kasım 1952 Pazartesi günü, öğle vakti civârıdır. Kabirleri Edirnekapı Sakız Ağacı Şehidliğindedir. (6)


c. Çeşitli Hal ve Vasıfları

Hocaefendi büyücek başlı, sivrice çeneli, mavi gözlü, yüzleri sarıya çalar buğday renkli idi. Tenleri beyazdı. Sakalları sarı, uzunca ve seyrekçe idi. Pazuları kuvvetli idi. Bir koyunu rahatça yatırır, keser ve yüzerlerdi. Orta boyluydu. Genellikle vasıtaya binmezler ve gidecekleri yere yürüyerek giderlerdi.

Allah vergisi olarak kendileri deha mertebesinde bir zekâya sahipti. Hangi meslekten tahsil ve kademeden olursa olsun, onunla konuşup sohbetinde bulunan herkes kendilerinin zekâ ve ilmine hayran kalır ve o zamana kadar böyle bir kimseye rastlamadıklarını kabul ve itiraf ederlerdi.

Kendisinin medrese ve yol arkadaşı Bursalı Mehmed Zâhid Efendi de bir sohbetinde: "Aziz Efendi talebeliği zamanında arkadaşları arasında ayrıca zekâsı ile de temayüz etmişti." şeklinde buyurmuşlardı.

Esasen veciz hitabeti, ince sual ve sevapları bunun açık işretleri olduğu gibi, kendileri "Mü'minin ferasetinden çekinin, çünkü o Allah'ın nuru ile bakar." hadis-i şerifine tam mânâsı ile uyan ve insanın iç ve dışını okuyan bir bakışa sahipti. Hiç görmediği bir kimsenin karakterini sadece fotoğrafına bakarak söyleyebilirdi.

İnsan her gün, her saat kendisi ile beraber bulunsa gene de ona ve sohbetlerine doyamaz ve ayrıldıktan sonra da, bir an önce yanlarına dönmek için can atardı. Sohbetler genellikle sualli-cevaplı ve ilgi çekici olur ve katılan insan oradan maddî ve mânevî büyük bir zevk alırdı. Bu hususta tahsilli, tahsilsiz, zengin, fakir, yaşlı, genç farketmezdi.

Sohbetlerinde zaman da mevzu bahis değildi. Genellikle yatsı namazından sonra oturulur ve icabında sabahlanırdı da. Bir kimse dışarıdan sohbet odasının ışığını yanar görmüşse, gecenin hangi saatinde olursa olsun, çekinmeden kapının zilini çalıp içeri girebilirdi.

Sohbetlerinin bu doyulmazlığı hakkında şu iki misalle iktifa edelim:

Felsefe mevzuundaki doktorasını Paris'te yapmış olan rahmetli Doç. Dr. Nureddin Topçu Bey, bir gece Hocaefendi'nin sohbetinde bulunduktan sonra saat 02-03.00 sıralarında arkadaşı ile yanından ayrılırlar. Henüz dış kapıdan yeni çıkmışlardır ki, Nureddin Bey bir an duraklar ve arkadaşı Sırrı Bey'e:

"--Yahu Sırrı tekrar içeri girsek ayıp olur mu?" demekten kendini alamaz.

Diğer bir hadise de şöyledir:

Hocaefendi ilk haccına giderlerken hudut köylerini yaya geçmek ve köylerde gecelemek durumunda kalır. Gece kaldığı köylerde akşamki sohbete dayanamamış bir çok kişi, sabah kendisi ayrılırken:

"--Keşke sizi hiç tanımasaydık Hocam." dedikleri vâkî idi.

Sabır mevzuunda şöyle söylediği nakletilmiştir:

Bir gece sohbetinde Hocaefendi:

"--Bir gün gelir danışacak hocalarınız da bulunmaz. Öyle bir günde seçeceğiniz insanda arayacağınız vasıf nedir?" diye bir sual sordular.

Herkes bir şeyler söylediyse de tatmin olmadılar. Sonra kendileri şöyle buyurdu:

"--O kimsenin sabrını kontrol edersiniz. İnsanlarda riyânın karışamayacağı, anlaşılabilir, hakikî tek vasıf sabırdır. Sabır, musibet geldiği an, (ilk darbede) hiç şikayet edilmeden sineye çekebilme halidir. Şayet ilk anda feveran eder de sonra sineye çekerse, ona sabırlı değil, mütehammil insan denir."

Tevekkül hususunda da şöyle buyurdukları nakledilir:

"--Bir kimse mütevekkil oldu mu, kendisinden istikbâl endişesi alınır."

Mü'minin dünyaya bakışı hakkında da şu görüşü nakledilir:

Bir gün şu suali sordular:

"--Mü'min dünyaya nasıl bakar?"

Herkes bir şey söyledi. Neticede sualin cevabını yine kendisi verdiler:

"--Mü'min'in nazarı öyledir ki, dünyadaki zevk ü sefâya bakar; arkasında cehennemi görür. Meşakkate, hizmete bakar; arkasında cenneti görür. Yâni mü'minlerin nazarı bu dünyaya takılmaz."

Bir de nefis mevzuundaki sözlerine bakalım. Rifat Tandoğan şöyle anlatıyor:

Hocaefendi'yi görüp, sohbetine devama başladıktan sonra, içimden gelen bir hisle dargın olduğum arkadaş ve akarabalarımla barışmayı düşündüm ve gidip özür dileyip, onlarla barıştım. Diğer taraftan da, "İzet-i nefsimi ayaklar altına mı alıyorum?" diye de bir düşünceye kapıldım. Hocaefendi'ye bu durumu anlattığımda gülümseyerek:

"--Senin nefsinin izzeti var mı?" dediler. Ben de:

"--Evet Hocam, izzet-i nefsimiz yok mudur?" dedim. Onun üzerine:

"--Nefsin izzeti olur mu? Nefis bir hayvandır, onun izzeti olmaz. Ancak vasfın izzeti olur. Meselâ öğretmenlik, babalık ve hocalık gibi. Ve kim ki vasıflıdır, o izzetlidir." buyurdular.

Hocaefendi'nin maddi mânâdaki cömertliği ise anlatılmakla bitirilemez. O zamanların 30-40 liralık imamlık mâşının tamamını icabında olduğu gibi muhtaçlara yollar, babasından kendi hissesine düşen geliri hemşehrilerine verir ve gerekirse ihtiyacı olan bir kimseye toplu yardımlar da yapardı.

Hanımı nakletmiştir:

"--18 senelik evlilik hayatımızda hiçbir geceyi uyuyarak geçirdiğini görmedim. Daima ibadetle meşgul olurlardı."

Hasip Efendi Hazretleri'nin de kendileri için:

"--Aziz Efendi geceleri hiç uyumaz, onun işi Allah'ladır." buyurduğu nakledilmiştir.

Ancak öğleden biraz evvel (vakit bulurlarsa) kaylule uykusu uyurlardı.

Vefatından sonra bir zâtın dediği, "Hocaefendi canına cömertti." sözü onun cömertliğini gayet iyi anlatır. O hakikaten öyle idi ve öyle oldu. Kendini talebelerinin ve toplumun yetişmesi yolunda feda etti.

Gündüz demedi, gece demedi, sabahlara kadar oturup, anlattı, izah etti, karşısındakini ikna edip hidayetine ve doğru yola gelmesine vesile olmak için didindi durdu. (7)

d. Hocaefendi'nin Mizacı

Abdül'aziz Efendi, kendilerinde Allah'ın celâl sıfatı tecelli etmiş bir mürşid-i kâmil idi. Abdül'aziz Efendi insanlara karşı gayet mültefit, hoşgörülü, çok cömert, kimsede kusur aramayan ve görmeyen bir yapıya sahipti. Kendisinde Celâl sıfatını tecelli etmiş olduğunu ve bunun Gümüşhaneli Ahmed Ziyâüddin Efendi'den itibaren nasıl tecelli ettiğini bir kere şöyle anlatmıştı:

"Gümüşhâneli Hazretleri'nin kurmuş olduğu dergâh öyle bir dergâhtır ki, burada posta oturan mürşidlere Allah'ın bir tecellisi vardır. Posta oturan hocaefend'nin birinde Allah'ın celâl sıfatı, bir diğerinde Allah'ın cemâl sıfatı tecelli etmiştir. Şöyle ki: Ahmed Ziyâüddin Efendi'de celâl sıfatı, Hasan Hilmi Efendi'de cemâl, İsmâil Necati Efendi'de celâl, Ömer Ziyâüddin Efendi'de cemâl, Mustafa Feyzi Efendi'de celâl sıfatı vardı." (8)

Bu hal sonradan da devam etti. Kanaatimizce Hasib Efendi'de cemâl, Abdül'aziz Efendi'de celâl, Mehmed Zâhid Efendi'de cemâl, Mahmud Es'ad Efendi'de de celâl sıfatı tecelli etmiştir. Allah CC hepsine rahmet etsin, şefaatlerini nasib etsin...

Dr. Mazhar Özman şunları nakletti:

Bir gün Hacı Aziz Efendi Hazretleri'nin yanındaydım ve kendisine cemâl ile celâl sıfatları arasında ne fark vardır diye sordum. Bir taraftan düşünüyordum: Cemâl sıfatı tecelli etmiş Hocaefendi ile, celâl sıfatı Hocaefendi talebesine acaba nasıl muamele eder. O zaman tıp talebesiydim. Hacı Aziz Efendi bana şöyle cevap verdi:

"--Yâni ne zannediyorsun, dahiliyecinin merhameti merhamet de, cerrahın merhameti merhamet değil mi?.." (9)

* * *

H. Nail Sürel anlattı:

Bir gün öğleden sonra Hocaefendi'nin yanında iken bana "Nail haydi gel Mustafa Feyzi Efendi Hazretleri'nin hanımını ziyarete gidelim." dedi.

Valide hanım o sırada Koca Mustafa Paşa'da oturuyordu. Zeyrek'ten ana caddeye çıkınca Rahmetli Fevzi Çakmak Paşa'nın cenazesine rastladık. Hocaefendi bana:

"--Gel biraz arkasında yürüyelim, sevaptır." dedi.

Bir miktar yürüdükten sonra Koca Mustafapaşa'ya yöneldik yayan olarak Valide Hanım'ın evine geldik.

Valide Hanım hatm-i hâcegân yapamamaktan şikayet etti, "Bizi takip ediyorlar." dedi. Ve ilaveten:

"--Hasan Hilmi Şeyhim derdi ki: 'Allah'tan korkandan korma, Allah'tan kormayandan kork.' biz de bu sebepten biraz çekinmekteyiz." dedi.

O zaman Hocaefendi biraz celâlli olarak:

"--Biz ne Allah'tan korkandan korkarız, ne de kormayandan..." deyince Valide Hanım:

"--Tabii siz erkeksiniz, sizin mânevî dereceniz başka olur." dedi.

Ben o sırada odanın uzakça bir köşesinde konuşulanları dinlemekteydim.

Daha sonra oradan ayrıldık. Vakit ikindiye çok yakındı. Camiye yürüyerek yetişmemiz mümkün değildi. Hocaefendi "Benim nasıl gideceğim belli olmaz." deyip benden ayrıldı. Sonradan Hocaefendi'nin camisine ikindi namazına yetiştiğini öğrendim. Allah-u âlem Hocaefendi tayy-ı mekânla namaza yetişmiş olmalıydı." (10)

* * *

Vaktiyle Mahmudpaşa Camii'nin imam ve hatipliğini yapmış ve o zamanki Gümüşhâneli Dergâhı'nın postnişini Hasan Hilmi Hazretleri'ne mensub bir zâttan bahis geçmişti. Hocaefendi bize şunu anlattı:

"Bu zât, tekkede Hilmi Efendi Hazretleri'ne uzun bir zaman hizmette bulunmuş. Şeyh Efendi dünyasını değiştirmek üzere bulunduğu bir sırada, bu zâtı yanına çağırarak şöyle demiş:

"--Bize uzun zaman hizmet ettin, bizden ne istersin?"

Bu zât da:

"--Şeyh Efendi, bana dua buyurun, çok zengin olayım." demiş.

Hocaefendi bunu anlattıktan sonra gözlerinin açarak ve biraz da hiddetlice bir şekilde şöyle dedi:

"--Adamın istediğine bakın, ahiret dururken bakın ne istiyor? İstesene iman selâmetini, istesene Allah'ın rızasını!.."

Bu zât hakikaten çok zengin olmuş. Fakat ömrünün sonuna doğru garip ve yoksul bir kimse gibi dünyasını değiştirmişti. (11)

* * *

Sırrı Bey anlattı:

Bir pazar günü ikindi üzeri şöyle bir şey içime doğdu:

"--Hocam, senin duydukların bir duyabilsem, senin gibi bir hâlim olsa." dedim.

Maksadım şeyhlik filan değildi. "Bu hal nice bir haldir, bir an o hali yaşasam ondan sonra bana birkaç günlük bir ömür yeter." diyordum ve kalktım gittim. Yanına vardğımda Hocaefendi bir hadis kitabı okuyordu. Elini öptüm, oturdum.

Bana:

"--Sana bir vakıa anlatayım." dedi.

Ben de:

"--Buyurun Efendim..." dedim:

"--Oğlum, Buhâra'da bir tekkeye bir yabancı gelmiş. Biraz sohbetten sora yemek zamanı gelmiş. Şeyh efendi misafire, o zamanki Buhâra'nın meşhur yemeği olan ballı paça'dan ikram etmek istemiş. Halbuki tekkede yemek var, misafirini ağırlayabilir, fakat ballı paça yokmuş.

Bu düşünce, şeyh efendinin gönlünden geçedursun, müridlerinden kalb gözü açık, hilâfet makamına ermiş birisi, beş-on dakika sonra ballı paçayı getirip, misafir ile şeyh efendinin önlerine koşmuş. Şeyh efendi bu halden pek memnun olarak misafire buyur etmiş. İçinden de "Bu müride ne isterse verelim!" demiş.

Misafir gittikten sonra şeyh efendi o müride:

"--Gel oğlum, bizden ne istersin?" demiş.

O da:

"--İman selâmeti ve duanız bereketini isterim." demiş.

Şeyh efendi:

"--Oğlum, gönlünden geçeni söyle bana!.." deyince o mürid:

"--Efendim, benim istediğim şeyi bilirsiniz." demiş. Şeyh efendi yine:

"--Dışarı çıkar gönlündekini." demiş.

"--Mürid bu sefer Benim istediğimi verir misiniz?"

Şeyh efendi:

"--Söz, vereceğim." deyince, o da:

"--Beni kendin gibi yap!" demiş.

Şeyh o müride:

"--Oğlum tahammülü zor bir şey istedin ama, söz bir defa bizden çıktı, geri almayız." demiş.

Müridi yanına almış. Kırk gün saim-oruçlu bir vaziyette beraber halvette kalmışlar. Sair müridân ikisine de hizmet etmişler.

Kırk gün sonra halvetten iki şeyh efendi çıkmış, ikiz kardeş gibi. Müridân, şaşırmışlar ve ayırmaya imkân yok. Nihayet aradan bir kırk gün geçmiş ve birisi vefat etmiş. Geride kalan:

"--Ey müridlerim bu dünyasını değiştiren, arkadaşınız falan efendi idi. Benden benim gbi olmayı istedi, verdik. Fakat ancak kırk gün dayanabildi. Ömrü de tamam olmuştu. Haydi techiz ve tekfinine mübâşeret eyleyiniz!" demiş.

Aziz Efendi bunu anlattıktan sonra, bana:

"--Sakın, isteme oğlum, tahammül edemezsin!" dedi. (12)

e. Hocaefendi'nin Rüya Tabir Etmesi

Dr. Mazhar Özman anlattı:

Hocaefendi bir gün bize bir ahbabından bahsediyordu. Bu zât Allah düşmanlarını yerermiş. Kendisi bir rüyasını Hocaefendi'ye şöyle anlatmış:

"Rüyamda büyük bir camiye girmişim, orada arkası dönük olarak Hazret-i Peygamber SAS Efendimiz oturmuşlar. Büyük bir halka kurup zikir yapıyorardı. Sağ tarafında Hazret-i Ebûbekir RA, sol tarafında Hazret-i Ömer RA oturuyodu. Hazret-i Ebûbekir RA'ın yanında bir kişilik boş yer vardı. Ben içeriye girdiğim zaman Peygamber Efendimiz SAS bana arkası dönük olduğu halde:

'--Filanca oğlu filanca geldi.' dediler. Ve sağa dönerek: 'Yâ Ebûbekir, şimdi gelen zât Allah düşmanlarını sevmezdi. Onu halkaya alınız!' dedi ve beni halkadaki boş yere oturttular."

Hacı Aziz Efendi şöyle devam etti: "Bu rüyayı dinledikten sonra kendisine:

'--Yakında vefat edeceksin, gidip insanlarla helalleş.' dedim.

Bir hafta sonra hanımı telaşla bize gelerek bana dedi ki: 'Bizim Efendi yandaki odada oturuyordu, yüksek sesle 'Allah' diye bağırdığını duydum. İçeriye girdiğimde vefat etmişti.'"

Bunun üzerine Hocaefendi bize:

"--Bu zât hayatı boyunca herkese: 'Allah de dur!' derdi. Bu defa kendisi 'Allah' dedi, durdu." dedi. (13)

* * *

Sırrı Bey'den:

Abdül'aziz Efendi hayatta idi. Şöyle bir rüya görmüştüm: Hocaefendi önde yürüyor, ben de arkasından gidiyorum. Hocaefendi yolda üç köşe döndü. Her köşeyi dönerken arkasına bakıyordu. Üçüncü köşeyi dönünce, birden kayboldu.

Bu rüyayı Nureddin Bey'le Celâl Hoca'ya anlattık. Celâl Hoca önce düşündü, bazı şeyler okudu ve sonra:

"--O zât senin mürşidindir, üç vakit sonra vefat edecek." dedi.

Aynı rüyayı Hocaefendi'ye anlattığımda o da:

"--Oğlum bizim vefatımıza az bir zaman kaldı. Üç vakit var; üç ay mı, üç yıl mı bilmem!" dedi.

Hakikaten, o rüyadan üç yıl sonra Hocaefendi vefat etti. (14)

f. Hocaefendi'nin Takvâsı

Hocaefendi Hazretleri'nin Allah korkusu ve takvâsı sünnetlere düşkünlüğü ve bağlılığı anlatılmayacak kadar büyüktü. Takvâsını anlatmak için sadece şunu nakletmek kâfidir:

Birgün uzaktan gelen hilafet arkadaşlarından bir zât bir hatm-i hâcegân sonunda kendisine:

"--Efendim, etrafta sivil polis olması muhtemel insanlar dolaşıyormuş. Tedbir olarak bir müddet hatimlere biraz ara verseniz nasıl olur?" dedi.

Hocaefendi buna karşılık:

"--Ben böyle bir emir almadım." dedikten sonra "Biz korkmaktan korkarız." dedi. Ve ilave etti: "Esâsen ipler Allah'ın elindedir. Tedbir alırsan da, o isterse ayağına dolaştırır."

"Biz korkmaktan korkarız." sözü ile Hocaefendi kanaatimizce, "Biz Allah'tan başkasından korkmaktan korkarız." demek istemişti. Ve Hocaefendi bize takvayı yâni Allah'tan nasıl korkulacağını böyle güzel bir sözle anlatmıştı. (15)

* * *

Hocaefendi kendisinin o güne kadar hiç diş ağrısı çekmediğini söylemiştir. Bunu bir gün Hocaefendi bize şöyle anlatmıştı:

"Ben hayatımda bu yaşıma kadar hiç diş ağrısı çekmedim. Bu şöyle tecelli etti: On-oniki yaşlarındaydım. Rusya'da, Kazan'daki evimize babamın mürşidi ve arkadaşı gelmişti. Misafir odasında toplantı yapıyorlardı. Beni içeriye almamışlardı. Ben kapının dışından konuşanları dinliyordum. Bir ara babamın şeyhi:

'--Veysel Karâni Hazretleri'ne üç İhlas bir Fatihâ okuyan diş ağrısı çekmez.' dedi.

Ben hemen kapının dışında Veysel Karâni Hazretleri'ne üç İhlas, bir Fatihâ okudum. O günden bu güne kadar Allah'ın izniyle hiç diş ağrısı çekmedim." (Bu hatıra Prof. Dr. Mazhar Özman tarafından nakledilmiştir.) (16)

* * *

İkinci ve son haclarında (1952) kendilerine yol arkadaşı olan merhum Hacı Fuat Pirinççi şu hadiseyi anlattı:

"Hac için Mina'dan Arafat'a çıkıyoruz. Otobüs geldi, hepimiz bindik. Hocaefendi otobüsün en önünde ve sağ tarafta oturuyordu.

Şoförümüz sarıklı, sakallı, değişik, garip bir kimse idi. Arabaya binince arabanın içindeki herkesi teker teker çok yakından süzdü. En son Hocefendi'ye sıra geldi. Ona dikatlice baktı. Ve eliyle işaret ederek, (Hàzà hacı) 'İşte tam hacı' dedi.

Bu lafın üzerine Hocaefendi otobüsten indi ve yürüyerek Arafat'a gitti. Mekke'ye dönünceye kadar bir daha kendisini göremedim." (17)

g. Tevekkül ve Teslimiyeti

Abdül'aziz Hocaefendi:

"Tevekkülün ilk basamağında insanın üzerinden istikbâl endişesi alınır." derdi.

Hocaefendi hayatında iki defa hacca gitmiştir. İlk haccı bekârlık zamanında 1930'da olmuştur. Bu yıllarda vatandaşlara Hac için pasaport verilmiyordu. Hocaefendi bu sırada arkadaşlarına "Ben hacca gidiyorum." demiş ve pasaport dahi almadan çıkıp gitmiştir.

Bir sohbeti sırasında bize, hududu yürüyerek geçtiğini söyledi. Hududu geçtikten sonra Suriye'de bir köyde gecelemiş. Başlangıçta köylüler kendisinden çekinmişler. Fakat sohbetten sonra kendilerini çok fazla sevmişler. Hacaefendi bu köyde beş gün kalmış. Köyden ayrılırken köylülerin hepsi ağlayarak, "Keşke seni tanımasaydık Hocam." dediklerini evvelce bildirmiştik. Daha sonra Hocaefendi Kudüs'e, oradan da Hicaz'a geçmiştir.

Bir gün bize şöyle demişti:

"Hacca giderken bir endişem vardı. O da acaba doya doya zemzem içebilecek miyim diye düşünüyordum. Zira bir hadis-i şerifte: 'Münafıklar doya doya zemzem içemezler.' buyurulmaktadır. O zaman zemzem kuyudan kova ile çekilirdi. Zemzem kuyusunun başına gitiğimde bana da bir kova zemzem uzattılar. Kovayı başıma diktim, hepsini içmişim. Rabbime hamd ettim, çok sevinmiştim."

* * *

Tıp talebesi idim. Hocaefendi hastalık hususunda bize şunları söyledi:

"Allah CC bir kuluna şifa verecekse sudan da verir. İnsanların hasta olduklarında bir hekime gitmek mecburiyetleri yoktur. Yâni hekime müracaat etmemelerinde mes'ul olmazlar. Fakat ehliyetli bir hekime müracaat ederse, sebebe tevessül etmiştir. Bu durumda hekimin söylediğine uyması gerekir. Yoksa mes'ul olur."

İslâm'da her şeyde olduğu gibi hekimlikte de ehliyet aranır. Bu bakımdan kendisine sormuştum: "Kadın, kadın doktora mı gitmelidir?" sualime: "Kadın doktorla, erkek doktor aynı ehliyete sahipse, kadın kadını tercih eder. Erkek daha ehliyetliyse o zaman erkeğe gider." cevabını vermiştir.

Hocaefendi'nin o esnada oniki yaşındaki büyük oğlu Mahmud hastalanmıştı. Yüksek ateş ile yatıyordu. Bu hastalık birkaç gün sürdü. Ben tıp talebesi idim. Hocaefendi Mahmud'un hastalığını benimle konuşuyordu. Hastayı ziyarete gelenlerin arasnıda Vedat ağabeyim vardı ve Hocaefendi'ye:

"--İzin verirseniz Mahmud'u bir doktora götürelim." dedi.

Hocaefendi ise:

"--Götüreceğim, götüreceğim de Allah'tan utanıyorum." dedi.

* * *

Hocaefendi kendisine gelen zekâtı ve yardımı evinde bekletmez, ihtiyacı olanlara hemen o gün dağıtırlardı. Her hususta olduğu gibi bu hususta da Peygamber SAS Efendimiz'in yaşayışına uyuyorlardı.

Bir gün kendisiyle otururken bana şu hadiseyi naklettiler:

"Dün evde baktım ki hiç erzak kalmamış, yanımda da harcayacak para yoktu. Rabbime iltica ederek dedim ki:

'Yâ Rabbi! Vereceksen ver... Artık bakkaldan borç da almayacağım.'

Tam o anda bizim hanım yukarıda, seslendi:

'--Hocaefendi, paltonun cebinden 50 lira çıktı. Sen mi unuttun?'

'--Hayır, ama ihtiyaçlar için kullanabilirsin.' dedim."

* * *

Bir zamanlar cami tamire muhtaç hale gelmişti. Tavandan kumlar dökülüyordu. bu darum üzerine bir arkadaşımız Hocaefendi'ye namazdan çıktıktan sonra evin kapısında şöyle bir teklifte bulundu:

"--Efendim biraz para toplayalım da camiyi tamir edelim!" dedi.

Hocaefendi'nin bu teklifine cevabı şu oldu:

"--Bak evlâdım, Şeyh Efendi (Mustafa Feyzi Efendi) derdi ki: 'Para ateştir, ateşe de Rufaîler karışır.' Bizim para ile işimiz yok. Siz işinize bakınız. Bir müslüman çıkar camiyi tamir eder."

Bu konuşmadan onbeş gün geçmemişti ki, Hocaefendi ile oturuyordum. Fatih Belediye Doktoru Fuat Bey geldi ve dedi ki:

"--Efendi Hazretleri ben emekli oldum ve ikramiye aldım. İzin verirseniz bu paranın yarısı ile camiyi tamir edeyim, diğer yarısı ile de hacca gideyim."

Hocaefendi bu teklifi uygun gördü. Cami para toplamaya lüzum kalmadan tamir edilmiş oldu. Cami tamir edilirken Dr. Fuat Bey de hacca gitti ve hacı oldu, döndü.

Hocaefendi bir gün bana:

"--Hacı Dr. Fuat Efendi Hac'dan dönmüş, ziyaretine gidelim." dedi.

Beraber gittik. Bir hafta sonra yine bir sabah yanına vardığımda:

"--Hacı Dr. Fuat Efendi vefat etti. Gidelim cenazesini kaldıralım." dediler.

Dr. Fuat Efendi'nin cenazesinin yıkanmasında bulunduk, kabrine gittik. Cenazeyi Hacı Aziz Efendi ile beraber kabre indirdik. Ve talkını bizzat Hocaefendi verdi. Hocamız bize vefalı olmayı, tevekkül ve teslimiyeti, haliyle bir kere daha anlatmıştı.

* * *

Diğer bir misal de şöyle:

Hocaefendi'nin ihvanından çok zengin bir kadın bir gün kendisine gelip diyor ki:

"--Hocaefendi kocamdan çok mülk kaldı. Akrabam yok ve çocuklarım yok, yâni varislerim yok. Müsaade ederseniz caminizin biraz ilerisindeki üç katlı bir apartmanımı, çocuklarınızın ihtiyacı olur diye size vermek istiyorum?"

Bunun üzerine Hocaefendi:

"--Biz şu anda caminin meşrutasında oturuyoruz. Evsiz değiliz. Siz onu evsiz birisine veriniz." buyuruyorlar.

İşte Hocaefendi'nin tevekkül ve teslimiyet anlayışı böyleydi. (18)

h. Sohbetleri ve Sohbet Tarzı

Hocaefendi'nin Cemaatı ve ihvanı ile çok yakın alâkası vardı. Bazı üniversite talebelerinin ricası üzerine "Senirkent" gazetesinde birkaç köşe yazısı çıkmıştı. Bunlar gayet kısa ve özlü idi. Bunları matbaacı bir arkadaşa verdik, maalesef geri alamadık. İşte birinin son pragrafında Hocaefendi hatırladığımıza göre şöyle söylemişti:

"Hülâsaten denilebilir ki: Hakk'a kulluğunu idrak eden kimseye, halka hizmet borç olur."

İşte Hakk'a kulluğunu hakkıyla idrak eden Hocaefendi cemaatini ve ihvanını yetiştirmek için bu anlayışı içinde borcunu ödemişti.

Borç kabul ettiği bir hizmetini yaparken belki de Allah'ın kendisine ilham etmiş olduğu ömrünün kısalığını da düşünerek uyku uyumadan gece gündüz demeden, her zaman cemaati ve ihvanıyla beraber olmuş onlarla sohbet etmiş, onlara Râmûz el-Ehâdis okumuş ve eğitilmeleri için bütün ömrünü harcamıştı.

Hocaefendi'nin eğitim sistemi ise sualli cevaplı idi. Kendisi soru sorar ve arkadaşlarından teker teker bu suale cevap vermelerini sabırla beklerdi. Bu bir bakıma Gümüşhaneli Ahmed Ziyâüddîn Efendimizin ve Peygamber SAS Efendimiz'in eğitim sistemine uymaktadır.

Bazen bir sabahtan ertesi sabaha kadar 24 saat hiç durmadan sohbet ettiği olurdu. Sohbet odasında ışık yandığı müddetçe, her an, gecenin her saatinde zili çalıp içeri girilebilirdi.

Bazen de sohbette gecenin üçte ikisi geçtikten sonra bizlerle hatm-i hâcegân yapar, bazı geceler de sehere yakın bizlerin yalnız başımıza ibadet etmemizi isterdi. Arkadaşların böyle hep beraber bulunup, sonra yalnız başına Allah'ı zikretmelerini bir nükte ile şöyle anlatırdı:

"Cemaat ördeklere benzer. Ördekler bir yiyecek ambarına doğru koşarken, kendi paytak yürüyüşleriyle iki yana sallanarak sanki: 'Hep beraber, hep beraber...' diyerek koşarlar.

Fakat yeme ulaşınca, yemi yerken de: 'Herkes başlı başına, herkes başlı başına...' dermiş gibi başlarını öne arkaya hareket ettirirler."

İşte böylece anlatırdı ki, sohbetten sonra bizler de başlı başına tesbih çekerek Allah'ı zikredelim!

Hocaefendi ihvanına, "Mümkün olduğu kadar ehl-i tarîk olmayanla görüşmeyiniz!" tavsiyesinde bulunurdu. Kendisine hikmeti nedir diye sorduğumda:

"--Gönlü Allah'la meşgul olmayan insanların, gönüllerinde gafletten dolayı toplanan sıkıntılar, gönlü açık olan kimselerin gönüllerine naklolur. Geçici zaman da olsa onları Allah'tan uzaklaştırır."

Bize bunu da tavsiye ederdi:

"--Size Allah'ı hatırlatanlarla arkadaşlık yapınız!"

Hocaefendi'nin bize nasihatlerinin arasında dünya ile ilişkimizi tarif ederken şöyle derdi:

"--Dünyaya misafir olarak yerleşiniz, ev sahibi olarak yerleşirseniz gitmeniz çok zor olur. Ve insanlara kendinizi sevdirerek yaklaşınız."

Hocefendi'nin ihvanını terbiye ve eğitim metodunun içinde, onları başkalarıyla temas ettirmemesi de vardı. Ancak yetişmiş olanları bal arısına benzetirdi. "Bal arıları her çiçekten bal alırlar ama, bu balı kendi kovanlarına getirmeleri lâzımdır. Şayet başka kovana götürürlerse, o kovanın kapısındaki koruyucu arılar tarafından öldürülürler." derdi.

Hocaefendi ihvanına karşı çok zaman mürşidliğin yanında bir babanın evlatlarına gösterdiği yakınlığı da göstermiştir. Talebelerinin mânevi hayatı kadar maddi hayatı ile de meşgul olmuştur.

* * *

Ehliyetli olmayan kimselerle ihvanını görüştürmemesine yaşadığımız bir misali verelim:

Hasib Efendi'nin sağlığında beş altı kişilik bir arkadaş grubu Hasib Efendi'nin ihvanından olan vaiz Şeref Güzelyazıcı'nın evine haftada bir kez dini sohbete gidiyorduk. Bu arada Hacı Aziz Efendi'nin de sohbetlerine gelmeye başladık. Şeref Hoca'nın anlattıkları zamanla aklımızı karıştırmağa başladı. Son gittiğimizde fenâ fillâh mertebesini tarif etmişti ki, hem anlamamıştık, hem de kafamız iyice karışmıştı.

Bir gece yatsı namazında Aziz Efendi'nin camisinde toplandık. Namazdan sonra Şeref Hoca'nın evine gidecektik. Kapıda toplu halde bulunuyorduk ki Hacı Aziz Efendi bize, içeriye girin diye işaret etti. Arkadaşlar: "Efendim biz Şeref Hoca'nın sohbetine gideceğiz." dediler. Hocaefendi biraz sert olarak: "Size içeriye girin dedik ya!" diye buyudular. Onun üzerine içeriye girdik.

Hayatımızda bir daha ne o hocaefendiye, ne de başka bir hocaefendinin sohbetine gidemedik. Anlamıştık ki talebeyi mânevî bakımdan korumanın en önemli yolu bu idi.

Hocaefendi sohbetlerinin yanına kısa bir müddet sonra Ramûz el-Ehâdis okutmayı ilave etmişti. Pazartesi ve perşembe geceleri evinde; pazar günleri ikindiden sonra camide bu hadis derslerine devam ederdi. Genellikle gece de Ramûz'dan dört ya da beş sayfa okurdu. Hocaefendi fazla açıklama yapmadan hadis-i şeriflere yalnız mânâ vererek okuturlardı. Bu şekilde 562 sayfalık Ramûz el-Ehâdis'i, bir sene üç ay gibi kısa bir zamanda bizlere okuyup mânâlandırmışlardı.

* * *

Hocaefendi'ye bir mürşid ile oturma, konuşma, istemek âdâbının nasıl olduğunu sordum. Buyudular ki:

"--İnsan mürşidi ile beraber oturduğu zaman önüne veya kalbine bakmalı, mürşidin gözüne bakmamalıdır. Mürşidlerimizden Gümüşhâneli Ahmed Ziyâüddin Efendi ihvanına 'Asla dünyaya ait bir şey istemeyiniz.' buyurmuşlardır."

"--Efendim mürşide sual lisanen mi sorulur, gönülle mi sorulur?" diye sorduğumda ise, şöyle cevap verdiler:

"--Bu soruyu ben de Şeyh Efendi'ye sormuştum. Buyurdular ki: 'Her ikisi de olur, biz gönül yolunu tercih ettik.' Ben de gönül yolunu tercih ettim."

Ben de içimden dedim ki: "Ben de gönül yolunu seçeceğim. Hocamın himmet ve kerametiyle gönülden sorduğum her sorunun cevabını aldım.

Bir de şu hususu belirteyim ki Hacı Aziz Efendi'ye bir sual sorduğumuzda bize verdikleri cevapta, "Şeyh Efendi bu mevzuda şöyle demişti..." ibaresiyle cevaba başlardı. Hiç bir zaman kendilerinden bir şey söylemezlerdi.

* * *

Yine bir gün beraber oturuyorduk. Bize İslâm'da istikameti anlatmak sadedinde şöyle buyurdular:

"--İki nokta arasından bir doğru geçer. İkinci bir doğru geçmez. İnsan doğum ve ölüm arasında bu tek doğru üzerinde yürümelidir. Bu doğrunun adı sırat-ı müstakîmdir. Allah'ın müslümanlara tarif ettiği tek doğru yoldur. Ve müslümanların da ayrılmaması gerekli tek doğrudur."

Biraz durdu ve ilave ettiler:

"--Şayet insanoğlu bu doğru yolda yürürken başında veya ortasında bu yoldan ufak bir açıyla saparsa, zamanla ilerleyerek hedeften çok uzaklara gider ve bir daha hedefe ulaşamaz.

Bu yol, tek yönlü bir yoldur, geriye dönüşü yoktur. İstikametini kaybetmeyen insanlar, bu yolda yüz yüze gelemezler. (Tefrikaya düşmezler.) Ön arka olarak yürürler. Öndekiler güçlü iseler, arkadakileri çekerler. Arkadakiler güçlü iseler, öndekileri iterler. Yâni sırat-i müstakîmde yürüyen müslümanlar asla karşı karşıya gelmezler. Asla tefrikaya sapmazlar. Tefrikalar müslümanların istikametlerini kaybettiklerini gösterir." (19)

* * *

Hocaefendi bize hadiselere ve insanlara nasıl bakılacağını çok zaman anlatıyordu. Bir gün sohbetine gelen meczub yapılı, çok garip sözler söyleyen bir adama istemeyerek uzun müddet güldüm. Hocaefendi güldüğümü görüyordu. Nihayet bu meczub zât gitti. Hocaefendi bana döndü ve dedi ki:

"--Senin bu adama gülmen neye benziyor biliyor musun? Sırtına zor taşıyacağın kadar yük vurmuşlar, bu yükün altında kan ter içinde Zeyrek yokuşunu çıkıyorsun; yanından sırtında hiç yük olmayan, güle oynaya koşarak yokuşu çıkan adama gülüyorsun. Oğlum, akıllı hesap verinceye kadar, meczub çoktan cenneti bulur. Kendisine yük olarak akıl verilmiş adam akılsızlara gülmez, kendi yükünü nasıl taşıyacağını düşünür." (20)

* * *

Hocaefendi yine bir sohbetlerinde bir mürşidin tasarrufu kendinden olmayıp, vekili olduğu sâdâttan --kendisinin bağlı olduğu tarikın Peygamber SAS'e kadar dayanan büyüklerinden-- geldiği hususunu şu sözlerle ifade etmişlerdir:

"--Makamda oturan kimse, bu makama kendi isteğiyle gelmemiştir. Bizim bir hususiyetimiz yoktur. Ben sâdâtın bana emrettiklerini uygulayan bir insanım. Ben kullanılan bir insanım, kullanan değil." (21)

* * *

Hocaefendi'ye cezbe hakkında bir sual sorduğumda şunları söylediler:

"--Cezbe bu yolda pek makbul sayılmaz. Bu insanoğlunun Allah'ı gönlüne sığdırmadığı mânâsını taşır. Nitekim Şâh-ı Nakşibend Efendimiz Hazretleri hatm-i hâcegân esnasında yüksek sesle 'Allah!' diye bağıran bir dervişi dışarıya çıkartmıştır. Ve dervişlere dönerek: 'Bizim halkamızda ancak Allah'ı gönlüne sığdırabilenler bulunur.' demiştir."

Hocaefendi cezbe hususunda devamla:

"--Cezbeye riya da karışır. Hakiki cezbe çok değişik haller gösterir. Bir kere Beyazıt Camii'nde oturuyor ve Kur'an dinliyordum. Bir sütunun yanında idim. Yanımda bulunan zât birden cezbelendi ve başını olanca şiddetle taşa vurdu. Adam kendine geldiği zaman hiç bir şey hatırlamıyordu. Başında hiç bir iz yoktu.

Diğer şahit olduğum bir cezbe hali Galata Mevlevîhânesi'nde vuku buldu. Beyaz şalvarlı bir genç semâ yaparken kendinden geçiyor ve yerden bir metre kadar havalanıp havada dönüyordu. Bunu ayrı ayrı iki defa seyrettim.

* * *

Hocaefendi yapılan amelde Allah rızasının dışında hiç bir şey düşünülmemesi gerektiğini sık sık tekrarlardı. Bunun ne incelikte olduğunu bir kere Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî Hazretleri'nin uygulaması ile bize anlatmıştı:

"Büyük şeyh Efendi (Gümüşhânelî Hazretleri) yatsı namazından sonra dervişleriyle hatm-i hâcegân yapar ve hatimden sonra dervişlerine birer çay ikram edermiş. Bir gün Hasan Hilmi Efendi'ye (Kendisinden sonra posta oturan ilk halifesi):

'--Bundan sonra hatimden sonraki çay ikramını kaldırınız!' buyurmuş.

Birkaç gün sonra da Hasan Hilmi Efendi'ye

'--Çayı neden kaldırttım biliyor musun? Kış günü dervişler uzaktan geliyor. Yolda gelirken, hatimden sonra bir de çay içeriz diye düşünürler, Allah'n rızasından uzaklaşırlar. Onun içi kaldırttım.' demiştir." (22)

* * *

Hocaefendi mürşid-i kâmilin dervişe tasarrufunu tarif ederken dervişleri ata benzetmişti:

"--Atların bir kısmı dizginleyip dizginleri elimizde tutarız. Onlar dizginleri bizim elimizde olarak hareket ederler. Bir kısmının dizginlerini çıkarırız. Onlar dizginsiz hareket ederler, onlar eğitildiği için kendilerini kaş göz işaretiyle idare ederiz." buyurmuşlardır. (23)

i. Necdet Oral'dan:

Hasib Efendi'nin evindeki hatm-i hâcegân sabaha kadar sürmezdi. Sünnete çok uygun hareket eden insandı. Yatsıdan sonra öyle uzun boylu oturmak yoktu. Aziz Efendi'de oturulurdu ama, Aziz Efendi'nin ömrü kısaydı. O kendini biliyordu. Hasib Efendi de biliyordu bunu...

Sohbette sordular:

"--Hoca Efendi, Allah ömür versin ya, hani sizden sonra bizler ne yaparız, nereye gideriz?" dediler.

Bunun üzerine dedi ki:

"--A be düşünmeye gerek yok, bizden sonra Aziz vardır. Biraz da ona devam edersiniz." dedi.

Meğerse bunun daha devamı da varmış. Mehmet Zâhid Kotku Efendi için:

"--A be, ondan sonrakinin ömrü bize uzun görünür." demiş.

Bu sözünü de sonradan öğrendim.

İnsanlar çeşitli şekilde imtihana tabi olabiliyorlar. Aziz Efendi'nin bir sözü vardır:

"--Şeyh imtihan etmez, imtihan eden ancak mel'undur. Şeyh imtihan etmez. 'Şu adama helâları süpürteyim de, bakayım içinden bir şey geçiyor mu?' demez. Ya küfre düşerse, bunun vebali ne olacak? İmtihan Allah'ındır. Şeyh bu işi yapmaz." dedi.

* * *

Hasib Efendi'nin evinde otururken, Aziz Efendi yanı başında bulunurdu. Vefatından evvel her gün Aziz Efendi, bir Kur'an çantası ile sık sık Hasib Efendi'ye giderdi. Karşılıklı Muhammediye, Ahmediye gibi büyük kitaplar okurlardı. Aslında o okuma, bir ilim tahsilinden çok sanki makam teslimiydi.

Bir gün ben Hasib Efendi'ye gittiğimde, o okumalarına rastladım. Hasib Efendi oturuyor, yatağının içerisinde ders okuyor Arapça olarak... Aziz Efendi de onu kitaptan takip ediyor. Arapça bir cümle okuyor, ona bazen: "Şurdaki ibâre bu demektir." diyor. Derken Aziz Efendi aniden Hasib Efendi'ye şöyle dedi:

"--Hocaefendi! Bir şeyh vefat etse, mürid üzerindeki tasarrufu azalır mı veya kalkar mı?.."

Hasib Efendi:

"--Yok yok kalkmaz! Bil'akis derler ki, şeyhin vefatı ile dervişler üzerindeki tasarrufu kınından çıkmış kılıç gibi daha da keskinleşir." dedi.

* * *

Aziz Efendi, yokluklar içerisinde cömert bir insandı. Bir şey de kabul etmezdi. En varlıklı bir insan görünümünde idi. Hocaefendilerin her biri yaşayış tarzları ile bizlere çok güzel örnekler vermeye çalışmışlardır.

Aziz Efendi o zaman Zeyrek Ümmü Gülsüm Camii'nde imamdı. Maaşı 19 lira imiş. Bu nedenle çocuklarını besleyebilmek için keçi almış, keçilerin sütü ile çocuklarını beslemiş. Keçiler üremiş. O evliya zat, her gün hale gidermiş, pazar dağıldıktan sonra atılmış sebze artıklarını bir çuvala doldurur, eve getirirmiş, keçilerini beslermiş. Bize bunları anlatırken, "O sebze artıklarını, tek tek ellerimle topladım." derken, gözyaşımı tutamadım.

Osman Ağabey, bir gün Aziz Efendi'nin oğluna sordu:

"--Babandan unutmadığın bir hatıran var mı Mahmud?" dedi.

O da:

"--Osman Abi, belki çok şey var ama ben babamın, halin önünden sebze artıklarını toplayıp, çuvala koyup da o yokuştan (Zeyrek yokuşu), burnu yere değecek kadar aşağı çökmüş vaziyette gelişini bir türlü unutamıyorum." dedi.

* * *

Bir gün bir kadın gelip, hasta olan çocuğuna okuması için, Aziz Efendi'ye yalvarmış. Rahmetli okumak istemiş, ama sonra düşünmüş; "Ben okuyamam!" demiş. Kadın üzülüp gitmiş.

Sonra bize dedi ki:

"--Sakalımın altından geç derim ama, yol olur. Bir kişiyi okursam, yarın üfürükçü hoca ismini koyarlar. Allah'ın lütfuyla bir de çocuk iyileşir de, bir de meşhurluk afeti çıkar bize..."

* * *

Bir gün Aziz Efendi'ye sordular:

"--Müslüman kadının kıyafeti nasıl olmalı?"

Cevap olarak dedi ki:

"--Oğlum müslüman kadının kıyafeti görüldüğünde dikkati çekmeyen, ama saygı uyandıran bir kıyafettir. Bu da yüz hatlarını kısm-ı âzamını örten bol bir baş örtüsü, vücut hatlarını göstermeyen bol ve uzun bir manto, müslin çorap, düz ayakkabı pekâlâ olabilir."

* * *

Bir başka olayı da Aziz Mahmud'dan dinlemiştim. Kendisi Fatih Camii baş imamı idi. Aziz Efendi'nin arkadaşı idi. O anlattı bize:

"--Ben belediye harasının muhasebesini tutuyordum. Mart ayı geldi. 31 Mart'ta hesaplar bağlanacak, muvazene yapılacak, yani denk gelecek. 31 Mart'a iki gün kaldı, ben hesabı denk getiremiyorum. Müdür beni çağırdı:

'--Bu iki gün içinde hesabı denk getiremezsen, sen de iş ara, ben de iş arayayım!' dedi.

Bunun üzerine Aziz Efendi'ye gittim:

'--Muvazene yapamıyorum, vaziyet kötü... Ufacık bir fark var, tutmuyor hesap!' dedim.

Aziz Efendi:

'--Sen o defteri getir buraya!..'dedi.

Hemen eve gittim. Defteri aldım geldim. Baktım, Aziz Efendi abdest almak üzere kollarını sıvamış, yerde bağdaş kurmuş oturuyor.

'--Gel yanıma otur, sayfaları çevir!' dedi.

Ellerini gösünde kavuşturmuş, ben de sayfaları birer birer açıyorum. Bir iki derken, bir sayfaya geldik. Aziz Efendi parmağı ile sayfanın yukarısından aşağı tarayıp bir satırda durdu, o satırdaki rakamın üzerine getirdi:

'--Şu rakama dikkatlice bak!' dedi. Sonra, 'Tamam kapat!' dedi.

Kalktım ben eve gittim. Faturaları yeniden aradım, taradım, o faturayı buldum; 69'u 96 yazmışım, takdim te'hir hatası... Ancak Hocaefendi'nin yardımından sonra hesabı düzeltip, hesap bilançosunu denkleştirip müdüre teslim ettim." (24)

j. H. Necati Coşan Efendi'den:

Velînimet pek muhterem büyüklerimizin hal ve hayatları hakkında zihnimde canlandırabileceğim hatıralarımı, tanımayanlara tanıma, muhiblerine de rahmet ve hayır dua ile anma vesilesi olması ümidiyle dile getirmeye çalışacağım:

Aynı ailenin ikiz evlâdı gibi birbirini çok seven Abdül'aziz Bekkine ve Mehmed Zâhid Kotku Hazretleri ulûm-u dîniyye tahsillerini, bunun yanında öz gayelerine hizmet verebilme yolundaki çalışmayı, yâni halveti yapmışlar; füyûzat ummanı Rasûlüllah SAS Efendimiz'den gelen has ve saf kaynaktan, talib ve lâyık oldukları nasibi de aynı zamanda beraber almışlar. Netice olarak İslâm aleminin mümtaz ve güzîde simaları olan geçmişlerine halef ve sultan namzedi olmuşlardır.

Abdullah Hasib Efendi Hazretleri'nin 15 Mayıs 1949 yılında vefat etmesiyle boşta kalan o yüce makàma, tercih mevzu-u bahis olmaksızın merhumun işareti veya tavsiyesi ile, o zaman Ümmügülsüm Camii imamı olan Abdül'aziz Efendi gelmiş idi.

Bir arkadaşımız Abdül'aziz Efendi'den bahsetti ve bizi alıp yanına götürdü. Bu sûretle tanımış olduk.

O sıralarda kayınbiraderle beraber çalışıyorduk. Kayınbirader dedi ki: "Enişte, ben dükkânı bekliyorum. Sen başka bir iş bulup onunla meşgul olursan, geçimimize destek olur." dedi. Bunun için Abdül'aziz Efendi'ye müracaat ettik:

"--Efendim, işimiz bozuldu, dükkâna devam ihtiyacı yok... Şimdi siz ne buyurursunuz, ne yapalım?" dedik.

"--Hazırlan, müezzinlik imtihanına girersin!" dedi.

Onun bu tavsiyesi üzerine müezzinlik imtihanına hazırlanıyordum. Ali Rıza Hakses de Fatih müftüsü oldu. Bunun üzerine imtihan açtı. Bu imtihanda biz birinci olmuşuz. Müezzin maaşı 60 lira, benim ev kiram 60 lira... "Bu beni geçindirir mi?" diye içime bir şüphe geldi amma, onların tavsiyesi olduğu için, bu düşünceyi içimden kovdum.

İmtihanı kazandıktan sonra, Ali Rıza Hakses beni çağırdı. Bizim kullandığımız kelimeleri ve yazıyı beğenmiş:

"--Burada 125 lira ücretli Kur'an kursu kadrosu var... Seni oraya tayin etsek de, sen orada kâtip olarak çalışsan olmaz mı?" dedi.

Gittim, Abdül'aziz Efendi'ye sordum. "Pekâlâ..." dedi. Ben de bunun üzerine görevi kabul ettim. Fatih Müftülüğü'nde görev yaptık.

Ondan sonra İstanbul müftü kâtipliği intikal etti. Benim tahsilim olmadığı için, orada netice alacağımı ümid etmiyordum. Bu yüzden hiç oranın imtihanına müracaat etmeyi düşünmemiştim. O zamanın İstanbul Müftülüğü mümeyyizi Remzi Bey geldi, benim masamın başına dikildi:

"--Bir dilekçe yaz, imtihana gireceksin!" dedi.

Ben:

"--Hazırlanmadım, tahsilim yok, belgem de yok... Herhalde yapamam!" dedim.

Çok ısrar etti ve dilekçemi aldı. Bir saat sonra da imtihana çağırdı. Bu imtihanda da birinci olmuşuz. Ben kendi halimi biliyorum, bunların Abdül'aziz Efendi'nin duası neticesi olduğuna kànîyim.

O mübarek, o kudsî görevi dinlenme ve istirahat payı ayırmadan, gece gündüz kapısını muhib ve ziyaretçilerine açık tutarak, sanki muayyen ve mahdut bir zaman zarfında tesviyeye mecbur olduğu borcunu ödeme veya taahhüdünü yerine getirmenin tâkat üstü âzâmî gayreti içinde hizmetinin sonu gelmiş; ilâhî takdir gereği, her fânî gibi ircii bekà ederek yüce Mevlâsına kavuşmuş, herhalde layık olduğu vuslat saadetine erişmiştir.

Kendisi Hazret-i Ali Efendimiz'i hatırlatan bir vücut yapısına sahipti. Saçı sakalı sarışın, kol ve pazuları kalınca, her halde güçlü kuvvetli, göğsü geniş, yüzü heybetli idi. Bazı kere tüyleri ürperten bakışlarına ve ciddî tavırlı görünmesine mukàbil, misafir ve ziyaretçilerine hitab ve iltifatı gayet olgun, latîf ve çok tatlı olurdu.

Münazara edası içinde sohbet vesîlesi olan konuşmalardan son derece hoşlanırdı. Gecenin geç saatlerine kadar devam eden konuşmalardan sonra, evde abdest tazeleyip, yatmaya fırsat kalmadan sabah namazı için camiye döndüğümüz zamanlar olurdu.

Yalnız olarak yemek yediği herhalde görülmemiştir. Bu sofra arkadaşları olan bizleri, herhalde tevâzu eseri olarak kardeş ve evlât olarak kabul ettiği için, seviyemize iner, kendi kaşığıyla ikram iltifatında bulunurdu. Dünya ve dünyalıklara soğan kabuğu kadar kıymet vermez, elinde ve evinde fazla olanı sabaha bırakmazdı.

Bildiğimiz kadarıyla sıkıntılı olan bir hayatın içindeydi. Fakat kendisine çile ve mihneti zevkle kabul ettiği için, durumunu hissettirmez hep mesrûr ve neşeli görünürdü. Yine Hazret-i Ali Efendimiz'in meşhur miskin, yetim ve esir hadiselerini hatırlatan, yâni ailece aç kaldığı, yattığı zamanlar olurdu.

Yaz kış giyiminde fark olmayan, yâni soğuk ve sıcaktan etkilenmeyen bu muammâ ve müstesnâ insan, sözle ifadesi zor olan fevkalâde birçok hal ve meziyetin sahibi idi. Her dalda öğrenim yapan öğrenci sorularına cevap vermesinden ve kendisiyle görüşen, şu anda hatırlayabildiğim Nurettin Topçu başta olmak üzere, ilim otoritesi sayılan zevâtın hayranı oldukları itirafını yapmalarından, ulûm-u dîniyyenin haricinde eğitim ve öğretimi yapılmakta olan bütün ilimlere tahsilini yapmadığı halde vukùfu bulunduğunu, ayrıca mevhibe-i ilâhiyeye mazhar olduğunu öğrenmiş bulunuyoruz.

Muhterem Abdül'aziz Hocamız, Bursalı ve Bursa'da görevli olduğu için kendisini tanımadığım Mehmed Zâhid Kotku Hocamız'ı bir vesîle ile ben hakîre anlatırken, bazı olgun meziyetleri yanında kelimenin kendisi ile, "Evliyâ nümûnesi!.." buyurmuştu. O zamanın Fatih müftüsü olan Ali Rıza Hakses'in himmetiyle, Bursa'daki Üftâde Camii imamlığından, Zeyrek'teki Ümmügülsüm Camii'ne naklen tayini yapılan muhterem Mehmed Zâhid Hocaefendimiz, 1953 yılının ilk ayında, o mübarek mihrabda muhterem Abdül'aziz Hocamız'ın halefi olarak göreve başlamış, selefinden meydana gelen muazzam boşluğun telâfisi bilütfillâh sağlanmıştı.

Konuşması az ve pek mütevâzi olduğu için, aciz bir görüntüye sahibdi. Durumu yadırgayan, merhuma çok yakın olduklarını bildiğimiz kıdemli ve çok sevdiğimiz, fakat ve maalesef aralarında: "Bu makam buna mı kalacak?" diyenlerin bulunduğu bir grup münevver kardeşimiz, o geniş kılıfın içinde ne hazinelerin bulunacağı hesabını yapmadan, sadakat hilâfına müdâvimi oldukları o kapıdan ayrılmışlar ve bizleri mahzun bırakmışlardır.

"Allah bir kişiyi severse, onu insanlara da sevdirir." hadis-i şerifi gereğince, merhumdan aldığımız bilgi sebebi ve Allah'ın lütfuyla Hocaefendimiz bize sevdirilmişti. Aynı halin içinde görevine devam eden Mehmed Zâhid Hocaefendimiz, hadis-i şerif muktezası olarak, İslâm'ı yaşayanlara ve yaşamak isteyen diğer insanlara sevdirilmiş olacak ki; kendisini sorup arayanların günden güne sayısı artmış ve hakîkaten Allah'ın sevdiği bir kul olduğu zahir olmuştu. Yıllar geçtikçe de muhîti tahminin üstünde genişleyen Mehmed Zâhid Hocaefendimizi hemen tanımayan kalmamış, görülen ve yayılan üstün İslâmî meziyetlerinden dolayı cemiyet arasında ve hattâ memleket çapında farklı bir alâka ve itibarın sahibi olmuştu.

Komşu caminin cemaatinin artması ve dolayısıyla semtinin arzu ettiği şerefe ulaşması yolunda, yıllarca taşıdığı niyeti gerçekleştirmek için, Ümmügülsüm Camii hakkında alınan istimlâk kararını fırsat bilerek ve niyetini açıklayan mahalle sakinlerinden Avukat Mazhar Sündüs Bey'in, ciddî ve azimli teşebbüsleriyle 1958 yılında İskenderpaşa Camii'ni naklolunan Mehmed Zâhid Hocaefendimiz, hayatının sonuna kadar imamet görevini burada sürdürmüş; bilindiği gibi o da 13 Kasım 1980 günü sevdiği Mevlâsına kavuşmuş; namzedi olduğu vuslat saadetine herhalde nâil olmuştur.

Her ikisinin de makam ve menzilleri âğuş-i Peygamber olsun... (25)

NOTLAR

(1) Prof. Osman Çataklı, Hacı Hasib Efendi ve Hacı Aziz Efendi, s. 37, İstanbul, 2000.
(2) Ahmed Ersöz, Abdül'aziz Bekkine Hazretleri, s. 4, İzmir, 1992.
(3) Prof. Osman Çataklı, Hacı Hasib Efendi ve Hacı Aziz Efendi, s. 40, İstanbul, 2000.
(4) a. g. e., s. 41-42
(5) a. g. e., s. 43
(6) Abdül'aziz Bekkine, Râmûzül-Ehàdîs Terc. c.1, s. XV, İstanbul, 1982.
(7) a. g. e., s. XVI
(8) Prof. Osman Çataklı, Hacı Hasib Efendi ve Hacı Aziz Efendi, s. 54, İstanbul, 2000.
(9) a. g. e., s. 54
(10) a. g. e., s. 119
(11) a. g. e., s. 126
(12) a. g. e., s. 125
(13) a. g. e., s. 84
(14) a. g. e., s. 123
(15) a. g. e., s. 86
(16) a. g. e., s. 86
(17) a. g. e., s. 87
(18) a. g. e., s. 88-91
(19) a. g. e., s. 92-97
(20) a. g. e., s. 99
(21) a. g. e., s. 101
(22) a. g. e., s. 102
(23) a. g. e., s. 103
(24) Dr. M. Erkaya, Anılarla Mehmed Zâhid Kotku Rh.A, s. 133 - 138, Seha, İstanbul, 1997.
(25) a. g. e., s. 141 - 146

MEHMED ZÂHİD KOTKU (RH.A) HAZRETLERİ
(1897 - 1980)

Mehmed Zâhid KOTKU KSRahmetullahi aleyh'in adı Mehmed Zâhid, soyadı Kotku idi. Kendisinin naklettiğine göre babası ona: "Oğlum Mehemmed!" diye hitap edermiş. Soyadının "mütevâzi" manasına geldiği nüfus cüzdanının başına not edilmiş idi.

Tevellüdü 1315 hicrî kamerî (Rûmî: 1313, Milâdî: 1897) yılında Bursa şehrinde, kale içinde Türkmenzâde Çıkmazı'ndaki baba evinde vaki olmuştur.

a. Ailesi

Baba ve annesi Kafkasya'dan 1297'de göç eden müslümanlardandır. Dedeleri Kafkasya'da Şirvan'a bağlı eski bir hanlık merkezi olan Nuha'dandır ki burası dağ eteğinde, ipekçilikle meşhur, ahalisi müslüman, halen Azerî Türkçesi konuşulan bir yerdir.

Babası İbrahim Efendi Bursa'ya 16 yaşlarında iken gelmiş, Hamza Bey Medresesinde tahsil görmüş, muhtelif yerlerde imamlık yapmış, Hazret-i Peygamber (SAS) sülâlesinden bir Seyyid'dir; 1929'larda 76 yaşlarında iken Bursa ovasındaki İzvat Köyü'nde vefat etmiş ve oraya defnolunmuş, ehl-i tarîk bir kimsedir.

Annesi Sabire Hanım, Mehmed Zâhid Efendi 3 yaşlarında iken vefat etmiş, Pınarbaşı Kabristanı'na gömülmüştür.

Bu anne ve babadan doğma ağabeyi Ahmed Şakir (1308-1335) subaylık yapmış, Kudüs'te Çanakkale'de bulunmuş, siperlerde hastalanmış ve 28 yaşlarında iken vefat edip Söğütlüçeşme'ye defn olunmuştur. Aynı anneden bir küçük kardeşi daha olmuşsa da çok yaşamamış birkaç aylık iken vefat etmiştir.

Babasının ikinci evliliği yine Dağıstan muhacirlerinden, Fatma Hanım'la olmuştur. Ondan doğma üç kız kardeş halen hayattadırlar. Bunlardan Pakize Hanım'ın efendisi de, Bursa Ulu Cami imamlarından ve İsmail Hakkı Tekkesi şeyhlerinden merhum Ahmet Efendi (K.S)'dir.

b. Tahsili, Askerliği

Mehmed Zâhid Efendi (Rh.A) ilk mektebi Oruç Bey İbtidaisinde okudu, Maksem'deki İdadiye devam etti. Sonra Bursa Sanat Mektebine girdi. Bu esnada Birinci Cihan Harbi dolayısıyla 18 yaşlarında askere celb olundu. 14 Nisan 1332'de asker oldu, senelerce askerlik yaptı, çok tehlikeli günler geçirdi, hastalıklar atlattı. Ordunun Suriye'den çekilmesinden sonra, binbir güçlükle İstanbul'a döndü.

Mehmed Zâhid KOTKU KS10 Temmuz 1335'de Cuma gününden itibaren de 25 K. 30 şubede yazıcı olarak vazifeye devam etti. Kendi hatıra defteri kayıtlarından 1338 Martlarında henüz bu vazifede olduğu görülüyor.

c. Tasavvufî Yetişmesi ve Dinî Hizmetleri

İstanbul'da bulunduğu esnada çeşitli dini toplantılara, derslere, camilerdeki vaazlara devam etti. Bilhassa Seydişehirli Abdullah Feyzi Efendi'yi çok sevdiği anlaşılıyor. Bu arada 16 Temmuz 1336 Cuma günü namazı Ayasofya camii'nde edadan sonra Vilayet önünde bulunan Fatma Sultan Camii yanındaki Gümüşhaneli Tekkesi'ne giderek Şeyh Ömer Ziyâeddin Efendi'ye intisâb eyledi. Günden güne ahvalini terakki ettirdi.

Bu zât-ı şerifin, 18 Kasım 1337 Cuma günü vefatından sonra postnişin-i irşâd olan Tekirdağlı Mustafa Feyzi Efendi'nin yanında tahsil-i kemâlâta devam etmiş, müteaddit defalar halvete girmiş, 27 yaşlarında hilâfetnâmeyi aldıktan sonra ondan Râmuzü'l-Ehadis, Hizb-i A'zam ve Delâilü'l-hayrât icâzetnâmelerini de almış, Bayezit, Fatih ve Ayasofya camii ve medreselerinde derslere devam etmiş, bu esnada hafızlığını da tamamlamıştır. Bu aralarda hocasının işareti üzere muhtelif kasaba ve köylerde dini hizmet ifâ etmiştir.

Tekkelerin kapatılmasından sonra Bursa'ya dönmüş, evlenmiş, 1929'da vefat eden babası yerine Bursa ovasındaki İzvat köyünde 15-16 sene kadar imamlık ettikten sonra Üftade Cami-i Şerifi'nin imam-hatipliğine tayin edilerek şehirde hisar içindeki baba evine yerleşti. Burada 1945-46'dan 1952'ye kadar hizmet eyledi.

1952 Aralığında Gümüşhaneli Dergâhı postnişini ve eski tekke arkadaşı Kazanlı Abdülaziz Bekkine'nin vefatı üzerine, İstanbul'a nakl olarak Fatih'te bulvara nazır Ümmü Gülsüm Mescidi'nde vazife gördü.Mehmed Zâhid KOTKU KS

1.10.1958 tarihinde Fatih İskenderpaşa Camii Şerifi'ne nakloldu ve vefatına kadar bu vazifede kaldı.

d. Vefatı

Mehmed Zâhid Efendi Rahmetullahi Aleyh ömrünün son yıllarında rahatsız idi; ayakta gezmesine rağmen; şiddetli ağrılarından muzdaripti. 1979 yazında uzun zaman kalmak üzere gittiği Hicaz'dan, ağır hasta olarak 1980 Şubatında dönmek zorunda kalmıştı. 7 Mart 1980'de ameliyata girdi ve midesinin üçte ikisi alındı.

Ameliyattan sonra tedricen düzeldi, hatta 1980 Ramazanında hiç aksatmadan oruç tuttu. Hatimle teravih kıldı, vaaz etti, yazın Balıkesir Ilıca'ya, Çanakkale Ayvacık sahiline ağrıyan ayakları için götürüldü, hac mevsimi gelince de Hicaz'a gitti. Fakat ameliyata sebep olan rahatsızlığı nüks etmiş ve ağrılar tekrar başlamıştı. Haccı güçlükle ifadan sonra, 6 Kasım 1980'de çok ağır hasta olarak İstanbul'a döndü. Tam bir hafta sonra 13 Kasım 1980'de (5 Muharrem 1401) Perşembe günü öğleye yakın, dualar, yasinler, tesbih ve gözyaşları ile uyur gibi bir halde iken ahirete irtihal eyledi.

Cenaze namazı 14 Kasım 1980 Cuma günü İstanbul Süleymaniye Camii'nde muhteşem, mahzun, vakur ve edepli bir cemm-i gafir tarafından kılınarak, mübarek vücudu, Kanûnî Süleyman Türbesi arkasında, kendisinden feyz aldığı hocaları ve üstadlarının yanındaki istirahatgâhına defnolundu.

Bu esnada Süleymaniye, Şehzadebaşı, Fatih ve çevrelerinde trafik durmuş, Süleymaniye'nin içi ve avlusu kâmilen dolduğu gibi, cemaat sokaklara taşarak Esnaf Hastahanesi'nin yanına kadar uzanmıştı. Vefatını duyanlar içinde Anadolu'nun en uzak şehirlerinden olduğu kadar Avrupa'dan gelenler de vardı. Uzakta bulunan muhiblerinden çoğu da vaktinde haber alamama yüzünden cenazesine yetişememişlerdi.

Vefatı İslâm Alemi'nde de büyük üzüntüye yol açmış, Suudi Arabistan'da, Kâbe'de, Kuveyt'te ve daha başka şehirlerde gıyabında cenaze namazı kılınıp, dualar edilmiş, ajanslar bu elim vefat haberini yayınlamışlardı.

Vefat tarihi olan 13 Kasım 1980 tarihli takvim yapraklarında tevâfukan çok mânidar ibareler yer alıyordu. Meselâ bunların birindeki şu parça ne kadar şayân-ı taaccübdür:

ARKAMDAN AĞLAMA!Mehmed Zâhid KOTKU KS

Öldüğüm gün tabutum yürüyünce
Bende bu dünya derdi var sanma.
Bana ağlama, "yazık yazık!" "Vah vah!" deme.
Şeytanın tuzağına düşersen vah vahın sırası o zamandır.

Yazık yazık asıl o zaman denir.
Cenâzemi gördüğün zaman "elfirak, elfirak!" deme.
Benim buluşmam asıl o zamandır.
Beni mezara koyunca elvedâ demeğe kalkışma

Mezar Cennet topluluğunun perdesidir.
Mezar hapis görünür amma,
Aslında canın hapisten kurtuluşudur.
Batmayı gördün ya, doğmayı da seyret

Güneşle aya batmadan ne ziyan gelir ki?
Sana batma görünür amma
Aslında o doğmadır, parlamadır.
Yere hangi tohum ekildi de yetişmedi?

Neden insan tohumu için
Bitmeyecek, yetişmeyecek zannına düşüyorsun?
Hangi kova suya salında da dolu olarak çekilmedi?
Can Yusuf'un kuyuya düşünce niye ağlarsın?

Bu tarafta ağzını yumdun mu o tarafta aç!
Çünkü artık hay-huy'un,
Mekânsızlık aleminin boşluğundadır.

e. Ahlâk ve Şemâili

Merhum uzunca boylu, şişmanca, heybetli, beyaz tenli, dolgun pembe yanaklı, uzunca ak sakallı, geniş alınlı, aralıklı kaşlı, irice başlı, gül yüzlü, sevimli, alımlı bir kimse idi. Gençken zayıf olduğunu, öksüzlükte yemek yerine yumurta içivererek böyle iri vücutlu olduğunu gülerek anlatırdı. İlk görüşte insanda sevgi ve saygı uyandıran bir hali vardı. Tanıdığına, tanımadığına selâm verir güleryüz gösterir, gönül alırdı. İlk nazarda koyu kestane renkli görünen, fakat dikkatle bakılması imkânsız, esrarlı ve derin mânâlı gözleri vardı. Gözü içinde kırmızılık, sırtında ve karnında ise avuç içi kadar iri bir ben mevcuttu.

Hafızası çok kuvvetli idi, konuşması tatlı ve safiyâne idi. Çok kere halk telâffuzu kullanır, karşısındakine söz fırsatı tanır; kesinlikle bildiği bir şeyi bile sanki ilk duyuyormuş gibi yumuşak bir tavırla dinler, mânâlı ve nükteli cevap verirdi. Sohbetleri hoş, hutbeleri fevkalâde celâlli olurdu. Hutbe esnasında sesini yükseltir, ordu önündeki bir komutan gibi celâdetle ve irticâlen konuşurdu.

Özel hayatında ev halkına karşı müşfik ve lâtifeci davranır, kimseye doğrudan doğruya birşey emretmez, telmih ve remiz ile söyler, anlaşılmazsa sabrederdi.

Fevkalâde mütevâzi idi. Kerametleri zâhir ve şöhreti alemgir olduğu halde, talebelerine bile tepeden bakmaz, şeyhlik tavrı takınmaz, kendisini ihvânı arasında lâlettayin bir fert gibi görür, makamını ve kemâlini büyük bir maharetle gizlerdi.

Kendi üstadlarına fevkalâde saygılı ve bağlı idi. Tekke arkadaşları olan yaşlılar, üstadının meclisine gittiğinde diz üstü oturup, baş eğip hiç ayak değiştirmeden edeple oturduğunu anlatırlar.

Çok uzun ve derin düşünürdü, sohbetlerindeki buluşlara, teşbihlere hayran kalmamak mümkün olmazdı. Bir ayetin, bir hadisin üzerinde haftalarca, aylarca durup konuştuğu olurdu.

Ele aldığı bir kimseyi terbiye edip yola getirinceye kadar büyük bir sabırla çalışırdı. İlk zamanlarda kusurlarına müsamaha ederdi. Yıllarca çalışır, yarı yolda bıkıp bırakmazdı.

Dostlarına vefâsı emsalsiz idi; onları ziyaret eder, arar sorardı. Akrabalarına karşı vazifelerinde kusur etmez ve onlara her türlü yardımı esirgemezdi.

Çok açık elli idi, verdiği zaman şaşılacak miktarda verir, geriye kalmamasından korkmaz, verdiğini doyururdu. Sofrasında ekseriya misafir bulunurdu. Hizmet edenleri bir vesile ile memnun eder, ziyaretçilere güleryüz gösterir, kapısını her zaman açık tutmağa çalışırdı.

Gece ve sabah ibadetlerine çok riayet eder, talebelerini de bunlara teşvik eylerdi. İnsanın kalbinden geçirdiğini bilir, gelenin sormadan cevabını verir, istemeden ihtiyaç sahibinin muhtaç olduğu şeyi bağışlardı. Gönüllere ve rüyalara tasarrufu vardı. Bereket gittiği yere yağar; bolluk onunla beraber gezer, en hücrâ, en kıtlık yerde o gelince nimet dolardı. Beraberinde seyahat edenler, tevafuklara, tecellilere, maddî ve mânevî hallere ve ikramlara şaşar, hayretlere düşerler, parmaklarını ısırırlardı.

Allah-u Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri derecatını ulyâ eyleyip, biz âciz ü nâcizleri de füyûzat ve şefaatından feyz-yab u nasibdar buyursun... Amin. Bi-hürmeti Seyyidi'l Mürselîn (SAS) ve âlihî ve sahbihî ve men tebiahüm bi ihsânin ilâ yevmi'd-din ve'l-hamdü lillâhi rabbi'l-âlemîn.

Prof. Dr. M. Es'ad COŞAN

f. Eserleri:

1. Tasavvufî Ahlâk (5 Cild)

2. Cennet Yolları

3. Mü'minlere Vaazlar (2 Cild)

4. Ehl-i Sünnet Akaidi

5. Ana Baba Hakları

6. Hadislerle Nasihatlar (2 Cild)

7. Nefsin Terbiyesi

8. Tezkiretül-Evliyâ Tercümesi

9. Risâle-i Hàlidiyye Tercümesi

10. Evrâd-ı Şerif

11. Faydalı Dualar ve 32 Farz Mecmuası

12. Yemek Âdâbı

Konuşmalarından Hazırlanan Kitaplar

1. Zikrullahın Faydaları

2. Özel Sohbetler

3. Peygamber Efendimiz

4. Tenbihler

< center>

Mehmed Zâhid KOTKU Rh.A Hazretleri'nin kabri

.

PROF. DR. MAHMUD ES'AD COŞAN RH.A

(14 Nisan 1938 - 4 Şubat 2001)

Prof. Dr. M. Es'ad Coşan Rh.A, 196014 Nisan 1938 yılında, Çanakkale'nin Ayvacık ilçesinin Ahmetçe köyünde doğdu. Babası Halil Necâti Efendi, annesi Şâdiye Hanım'dır. Anne ve baba tarafından soyu, Buhàra'dan Çanakkale'ye göç etmiş seyyidlere dayanır.

Küçük yaşta iken ailesi İstanbul'a taşındı. 1950'de İstanbul Vezneciler İlkokulu'nu, 1956'da Vefa Lisesi'ni bitirdi. Aynı yıl İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arap-Fars Filolojisi Bölümü'ne girdi. Arap Dili ve Edebiyatı, İran Dili ve Edebiyatı, Ortaçağ Tarihi ile Türk-İslâm Sanatı sertifikalarını alarak, 1960 yılında Edebiyat Fakültesi'nden mezun oldu.

Aynı yıl, Ankara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi'nde açılan asistanlık imtihanını kazanarak, Klasik-Dinî Türkçe Metinler Kürsüsü'ne asistan olarak girdi. Fakülte yayın komisyonunda iki yıl sekreterlik yaptı. 1965 yılında, XV. Yüzyıl şairlerinden olan Hatiboğlu Muhammed ve Eserleri konusunda doktora tezi vererek ilâhiyat doktoru ünvanını aldı. 1967-1968 yıllarında Ankara Yükseliş Mühendislik ve Mimarlık Özel Yüksek Okulu'nda Türkçe ve Hümaniter Bilgiler derslerini verdi.

Askerlik görevine Tuzla Piyade Okulunda başladı (15 Ekim 1971). Ağrı Patnos'ta yedeksubay olarak tamamladı (31 Aralık 1972).

Prof. Dr. M. Es'ad Coşan Rh.A, 19801973 yılında, Hacı Bektâş-ı Velî, Makàlât adlı doçentlik tezi ile doçent ünvanını aldı ve Ankara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi Türk-İslâm Edebiyatı Kürsüsü'ne öğretim üyesi olarak tayin edildi. 1977-1980 yıllarında Sakarya Devlet Mimarlık ve Mühendislik Akademisi'nde Türk Dili ve Edebiyatı dersleri verdi. Yurtdışında çeşitli üniversitelerde misafir öğretim üyeliklerinde bulundu.

1982 yılında, "İbrâhim-i Müteferrika ve Risâle-i İslâmiyye" isimli takdim teziyle ilâhiyat profesörü oldu. Sosyal ve kültürel faaliyetlere daha fazla zaman ayırabilmek düşüncesiyle, 1987 yılında emekliliğini isteyerek üniversiteden ayrıldı.

* * *

İlk dînî eğitimini ailesinde gördü. Dedesi İstanbul'da medreselerde ilim tahsil etmiş ve Gümüşhaneli Ahmed Ziyâüddin Hazretleri'ne intisab etmiş bir kimseydi. Çanakkale Savaşı'nda şehid olmuştur.

Babası Halil Necâti Efendi, küçük yaşta köyünde hafızlığını tamamladı. Gençliğinde Gümüşhaneli dergâhına mensub Çırpılarlı Hacı Ali Efendi'nin medresesine devam etti. İlk tasavvuf dersini de ondan aldı. Medreseler kapandıktan sonra tekrar köyüne döndü. Şadiye Hanım'la evlendi (1928). Şâdiye Hanım da aynı sülâleden zikir ehli, bilgili bir hanımdı. Bu evlilikten beşi erkek, ikisi kız, yedi çocukları oldu. Prof. Dr. M. Es'ad Coşan Hocaefendi, ailenin dördüncü çocuğudur.

Halil Necâti Efendi, çocuklarını okutmak amacıyla 1942 yılında İstanbul'a taşındı. Bir süre ticaretle meşgul oldu. O sırada, Şehzâdebaşı Damat İbrahim Paşa Camii'nde Serezli Hasîb Efendi'nin sohbetlerine devam etti. Onun vefatından sonra, Kazanlı Abdül'aziz Efendi'ye intisab etti. Onun Ümmügülsüm Camii'ndeki sohbetlerine katıldı. Abdül'aziz Efendi'nin tavsiyesi ile girdiği müezzinlik imtihanını kazanarak, Fatih Müftülüğü'nde göreve başladı. Abdül'aziz Efendi'nin vefatından sonra (1952), irşad görevini sürdüren Mehmed Zâhid Kotku Hazretleri'nin sohbetlerine devam etti. Onun yakın dostlarından oldu.

Bu münasebetle, Prof. Dr. M. Es'ad Coşan Hocaefendi, küçük yaşta hocaefendilerin meclislerinde bulundu, onların maddî ve manevî ilgilerine mazhar oldu.

* * *

Edebiyat Fakültesi'nden mezun olduktan sonra, 1960 yazında Mehmed Zâhid Kotku Hazretleri'nin kızı Muhterem Hanım'la evlendi. Aynı yılın sonbaharında, Ankara İlâhiyat Fakültesi'ndeki asistanlık görevi dolayısıyla Ankara'ya taşındılar.

İlâhiyat Fakültesi'ndeki öğretim üyeliği yıllarında, Hocaefendi'nin kapısı herkese açıktı. Öğrencilerin çok sevdiği ve saygı gösterdiği bir kimseydi. Talebe gelir, kapıyı çalar, derdini anlatır, cevabını alır, müsterih bir çehre ile ayrılırdı. Olaylı ve kavgalı zamanlarda öğrencilerin arasına girer, onları akl-ı selime davet eder, kavgaları önlemeye çalışırdı.

1960'lı yıllarda fakültede resmî ders olarak Kur'an-ı Kerim dersi yoktu. Öğrenciler kendi gayretleriyle, Arapçadan, Farsçadan faydalanarak Kur'an-ı Kerim öğrenmeğe çalışıyordu. Bunu gören Hocaefendi, müsait zamanlarında hasbî olarak, isteyenlere Kur'an-ı Kerim ve Osmanlıca dersleri veriyordu. Öğrencilerini bilimsel araştırmalara, master ve doktora yapmaya teşvik ederdi.

Öğretim üyeleri arasında saygınlığı vardı. Sahasında söz sahibi idi. Özellikle Türk-İslâm edebiyatında, ilk müracaat edilen kimseydi. Kendisinden önce profesör olmuş hocalar bile, ağır bir parça, çetin bir şiir oldu mu, "Es'ad Bey, şuna beraber bakabilir miyiz?" diye kendisine gelirlerdi. Herkese yardımcı olmaya çalışırdı.

İlk yıllar Kurtuluş'ta oturuyorlardı. Daha sonra Kalaba'ya taşındılar (1963). Evlerinin yakınında cami yoktu. Bir mescid açılması için önderlik etti. Daha sonra onun gayretleriyle bir dernek kurulup, cami yeri alındı. Üstte Kur'an Kur'an Kursu, altta cami olmak üzere cami inşaatının yapılmasına gayret etti. Buralarda zaman zaman hadis ve tefsir sohbetleri yaptı.

Komşuluk ilişkileri çok mükemmeldi. Bütün yorgunluklarına ve yoğunluklarına rağmen, komşularına da vakit ayırırdı. Karşılıklı ziyaretleşmeler olurdu. Ziyaretlerde tebessümü eksik etmezdi. Ziyaret sırasında, kütüphaneden uygun bir kitap alır, orada bulunanlardan birisine bir yer açtırırdı. Sonra oradan bir miktar okuyarak sohbet ederdi.

Mehmed Zâhid Kotku Hazretleri, hemen her yıl Ankara'ya gelir, evlerinde bir süre misafir kalırdı. Ankara'nın çeşitli semtlerinde, çevre ilçelerde sohbetler, ziyaretler olurdu. Bazen da M. Es'ad Hocaefendi'yi de yanına alır, Anadolu'nun muhtelif şehirlerine beraber seyahat ederlerdi.

* * *

Mehmed Zâhid Kotku Rh.AMehmed Zâhid Kotku Efendi'nin bizzat elinden tutarak kürsüye oturtması ile, İskenderpaşa Camii'nde hadis derslerine başladı (1977). Hafta sonlarında İstanbul'a gidiyor, hadis dersini yapıp Ankara'ya dönüyordu.

Mehmed Zâhid Efendi'nin hastalığında, ameliyatında hep yakın hizmetinde bulundu. Son demlerinde de yanıbaşındaydı. Onun arzusu üzerine, 13 Kasım 1980 günü vefatından sonra, cemaatin eğitimiyle ve her türlü meselesiyle ilgilenme, tebliğ ve irşad görevini üstlendi. (5 Muharrem 1401)

Tasavvufî nisbeti; hocası Mehmed Zâhid Efendi vasıtasıyla Nakşibendî Tarikatı'nın, Hàlidiyye kolunun, Gümüşhâneviyye şubesidir. Ayrıca Kàdiriyye, Sühreverdiyye, Kübreviyye, Çeştiyye, Mevleviyye, Halvetiyye ve Bayrâmiyye tarikatlarından da irşada me'zundu.

Onun döneminde hadis derslerine ilgi daha da arttı. Cemaat yer bulamadığı için camiye ilâveler yapıldı, ders dinlenilecek yerler beş-altı kat genişletildi. Caminin yanındaki eski binalar alınarak camiye katıldı. Ayrıca Ankara, İzmir, Bursa, Sapanca, İzmit ve Eskişehir'de mutad hadis dersleri başlatıldı.

Mehmed Zahid Kotku Efendi'nin emri üzerine kurduğu "Hakyol Vakfı"nın çalışmalarıyla bizzat ilgilendi, muhtelif yerlerde şubeler açtırdı. Eğitim ve yardımlaşma faaliyetini yaygınlaştırmak için çalışmalar yaptı. Sanat ve kültürle ilgili çalışmalar yapmak üzere "İlim, Kültür ve Sanat Vakfı"nı, sağlık hizmetleri için "Sağlık Vakfı"nı kurdurdu. Hanımların eğitimiyle ilgili olarak "Hanım Dernekleri"nin; çevre ile ilgili çalışmalar yapmak üzere "İlim, Ahlâk, Kültür ve Çevre Dernekleri"nin kurulmasını ve yaygınlaştırılmasını teşvik etti. Bu çalışmalarla toplu-mun güzel amaçlar için bir araya gelmesini, organize olmasını sağlamaya çalıştı.

Vakıflara ait, harabe haline gelmiş birtakım ecdad yadigârı eserlerin tamir ve tecdidiyle ilgilendi. Onların gayesine uygun olarak tekrar faaliyete geçmesini temin etti. (Ahmed Kâmil Tekkesi, Selâmi Mustafa Efendi Tekkesi, Şeyh Murad Efendi Dergâhı, Şadiye Hatun Şifâ Külliyesi... )

Eğitimin yaygınlaştırılması için basın ve yayın çalışmalarıyla ilgilendi. 1983 Eylülünde İslâm dergisi, 1985 Nisanında Kadın ve Aile ve İlim ve Sanat dergisi yayınlanmaya başladı. Daha sonra Gülçocuk dergisi çıkartıldı. Sağlık ve bilimle ilgili konularda ise Panzehir dergisi yayınlandı. Vefa Yayıncılık adına yayınlanan bu dergilerle yakından ilgilendi ve makaleler yazdı.

Bu dergiler ilgilendikleri sahalarda kamuoyuna önderlik ettiler. Yayınladıkları yazılarla, araştırma dosyalarıyla ve İslâm dünyasından haberlerle halkımızın bilgilenmesine ve bilinçlenmesine katkıda bulundular. İyimser, ümit verici, yol gösterici yazılarla pek çok hayırlı gelişmelere sebep oldular. Haklarında sempozyumlar, doktora tezleri yapıldı. Bir ara İslâm dergisinin tirajı yüzbini aştı. İslâm ve Kadın ve Aile dergileri, 1998 Haziranına kadar aksamadan yayınlarını sürdürdüler.

Kitap yayıncılığı için Sehâ Neşriyat'ı kurdu; çeşitli dinî, edebî, tarihî, kültürel eserler neşredildi. Yayıncılığın geliştirilmesi, haftalık ve günlük yayınlara geçilebilmesi için çalışmalar başlattı. Onun gayretleriyle bir matbaa tesis edildi (Ahsen), dizgi tesisleri kuruldu (Dehâ).

Sesli ve görüntülü yayıncılık alanında hizmet etmek, millî ve mânevî değerlerimize uygun yayınlar yapmak üzere, Ak-Radyo (AKRA) adı altında bir müessesenin kurulmasına öncülük etti (1992). Halen İstanbul'dan radyo yayınları yapılmakta; bu yayınlar uydu vasıtasıyla Türkiye'nin her yerinden, Orta Asya'dan ve Avrupa'dan dinlenebilmektedir.

Onun teşviki ile Ak-Televizyon adı altında Marmara Bölgesine yönelik bölgesel televizyon yayını başlatıldı (1997). Basın-yayın alanında Sağduyu isimli günlük bir gazete yayınlandı (3 Mayıs 1998 - 11 Temmuz 1999).

Kaliteli bir eğitimi temin etmek amacıyla, özel eğitim kurumlarının kurulmasını teşvik etti. Çeşitli illerde ilkokul öncesi, ilkokul ve orta öğrenime yönelik eğitim tesisleri, okullar ve dersaneler kurdurdu. (Asfa)

Halka güvenilir bir sağlık hizmeti verilmesi için poliklinikler ve hastaneler açılmasını teşvik etti. Buna bağlı olarak başta İstanbul olmak üzere bir çok ilde sağlık kuruluşları hizmete açıldı. (Hayrunnisâ Hastanesi, Esmâ Hatun Hastanesi, Afiyet Hastanesi...)

Yurtdışındaki müslümanlarla diyaloğu sağlamak, ziyaretleri kolaylaştırmak amacıyla İskenderpaşa Turizm (İSPA) adı altında bir seyahat acentası kurulmasına öncülük etti. Bu şirket vasıtasıyla hac ve umre programları, çeşitli yurt içi ve yurt dışı geziler; aile ve eğitim toplantıları düzenlendi.

İlmî seviyesi yüksek hocalar yetiştirmek amacıyla İstanbul'da, Ankara'da, Konya'da ve Bursa'da hadis ve fıkıh enstitüleri açtırdı. Buralarda ilâhiyat fakültelerinde okuyan veya mezun olan kimselere, özel hocalardan Arapça, hadis, tefsir ve fıkıh dersleri verdirilmesini temin etti.

Sohbet ve vaazlarına yurt içinde ve yurt dışında büyük ilgi gösterilmesi ve çeşitli yerlere davet edilmesi, onun çok seyahat etmesine neden oldu. Avrupa'da, Kuzey Amerika'da, Afrika'da, Orta Asya'da ve Avustralya'da pek çok ziyaretler, vaazlar, sohbetler yaptı; eğitim programlarına katıldı.

Her yıl hac ve umre dolayısıyla değişik ülkelerden gelen müslümanlarla görüştü, diyalog kurdu. Hakkı ve hayrı, iyiyi ve güzeli tebliğ etme yönünde şumüllü ve verimli çalışmalar yapmaktan bir an bile geri kalmadı. Çevresini de daima bu tür çalışmalara teşvik etti.

1997 Mayıs'ından itibaren hizmetlerini yurtdışında sürdürdü. 1998 yılında Avustralya'nın Brisbane şehrine yerleşti. Tebliğ ve irşad çalışmalarını Avustralya'nın her tarafına yaygınlaştırdı. Pek çok yerde camiler, kültür merkezleri açıldı. Brisban'daki camide, her gün sabah ve yatsı namazlarından sonra, hadis sohbeti yapıyordu.

M. Es'ad Coşan Rh.A ve Ali Yücel Uyarel, Özelif-AnkaraRadyo sohbetleri yine devam etti. Cuma günleri Ak-Radyo'da yapmakta olduğu hadis sohbetlerine ilâve olarak, salı günleri tefsir sohbetleri yapmaya başladı (29 Eylül 1998). Fâtiha Sûresi'nden başladı. Her sohbette birkaç ayet-i kerime okuyup, izah ediyordu. Vefat etmeden önce yaptıkları son tefsir sohbetinde, Bakara Sûresi 224. ayetine kadar gelmişlerdi.

4 Şubat 2001 (10 Zilkade 1421) Pazar günü, bir cami açılışı yapmak için Grifit şehrine giderlerken, Avustralya yerel saatiyle 12'de (Türkiye saatiyle 04'te) Sydney civarında, Dubbo kasabası yakınlarında geçirdikleri elim bir trafik kazası sonucu, yanında bulunan damadı Prof. Dr. Ali Yücel Uyarel'le birlikte ahirete irtihal eylediler. Ani ölümleri ailesi, yakınları, sevenleri ve bütün müslümanlar tarafından derin bir üzüntüyle karşılandı.

Cenaze namazı, AvustralyaMübarek naaşları, Sydney'de Auburn Gelibolu Camii'nde kılınan cenaze namazından sonra Türkiye'ye getirildi (8 Şubat Perşembe). 9 Şubat Cuma günü, Fatih Camii'nde yüzbinlerin iştirak ettiği muhteşem bir cenaze namazından sonra, tekbirlerle, salevatlarla, dualarla, gözyaşlarıyla, Ebû Eyyûb el-Ensàrî Hazretleri'nin kabri civarında, Eyüp Mezarlığında toprağa verildi.

Muharrem Nureddin CoşanProf. Dr. Mahmud Es'ad Coşan Rh.A, doğu dillerinden Arapça ve Farsça'yı, batı dillerinden Almanca ve İngilizce'yi bilmekteydi. Yurt içinde ve yurt dışında çok yönlü sosyal faaliyetlerini, tebliğ ve irşad çalışmalarını vefat edinceye kadar devam ettirdi. Kendisinden sonra bu hizmetleri, emir ve işaretleri üzere oğlu Muharrem Nureddin Coşan üstlendi.

Rûhu şâd, mekânı cennetî a'lâ olsun...

 

Yayınlanmış Eserleri

01. Matbaacı İbrâhîm-i Müteferrika ve Risâle-i İslâmiye (1982)

02. Hacı Bektâş-ı Velî, Makàlât

03. Gayemiz (1987)

04. İslâm Çağrısı (1990)

05. Yeni Ufuklar (1992)

06. Çocuklarla Başbaşa

07. Başarının Prensipleri

08. Türk Dili ve Kültürü

09. İslâm'da Nefis Terbiyesi ve Tasavvufa Giriş (1992)

10. Avustralya Sohbetleri-1 (1992)

11. Avustralya Sohbetleri-2 (1994)

12. Avustralya Sohbetleri-3 (1995)

13. Avustralya Sohbetleri-4 (1996)

14. Yeni Dönemde Yeni Görevler (1993)

15. Haccın Fazîletleri ve İncelikleri (1994)

16. Zaferin Yolu ve Şartları (1994)

17. İslâm, Sevgi ve Tasavvuf (1994)

18. Sosyal Çalışmalarda Organizasyon ve Başarı (1994)

19. Güncel Meseleler-1 (1994)

20. Güncel Meseleler-2 (1995)

21. Hazret-i Ali Efendimiz'den Vecîzeler (1995)

22. Hacı Bektâş-ı Velî (1995)

23. Yunus Emre ve Tasavvuf (1995)

24. Başarı Yolunda Sevginin Gücü (1995)

25. İslâmî Çalışma ve Hizmetlerde Metod (1995)

26. Sosyal Hizmetlerde Hanımlar (1995)

27. Ramazan ve Takvâ Eğitimi (1996)

28. Tebliğ ve İrşad Çalışmaları (1996)

29. İslâm, Tasavvuf ve Hayat (1996)

30. Haydi Hizmete!.. (1997)

31. İslâm'da Eğitimin İncelikleri (1997)

32. Tasavvuf Yolu Nedir? (1997)

33. İmanın ve İslâm'ın Korunması-1 (1997)

34. İmanın ve İslâm'ın Korunması-2 (1998)

35. Allah'ın Gazabı ve Rızası (1997)

36. Mi'rac Gecesi (1998)

37. Doğru İnanç ve Güzel Kulluk (1998)

38. Ramazan ve Güzel Ameller (1998)

 

MUHARREM NUREDDİN COŞAN HOCAEFENDİ

1963 yılında Ankara'da doğdu. Ankara İmam-hatip Lisesi'ni bitirdi (1981). Ankara İlâhiyat Fakültesi'nde bir süre okuduktan sonra, Suudi Arabistan'a gitti. Arapça ve dînî ilimler tahsilini orda sürdürdü.

1987 yılında Amerika'ya gitti. New York'ta işletme konusunda üniversite eğitimi gördü. Daha sonra master yaptı. Yurda döndükten sonra (1993) muhtelif serbest ticarî faaliyetlerde bulundu.

1 Ağustos 1996'dan itibaren Hocaefendimiz'in arzusuyla, Server Holding'in ve cemaat hizmetlerinin yöneticiliğini üstlendi.

Hocaefendimiz'le birlikte Avustralya'ya, Avrupa'ya, Amerika'ya seyahatler yaptı. Mehmed Zâhid Kotku Hazretleri'nin merhum Hocaefendimiz'i yetiştirdiği gibi, Hocaefendimiz de Nureddin Bey'i her yönden yetiştirdi. Özel dersler verdi ve hafızlığını tamamlattı. Muhtelif vesilelerle, kendisinden sonra irşad vazifesini Nureddin Bey'in yürüteceğini, yakın çevresine ifade etti.

Mütevazı, gösterişten hoşlanmayan, yüz hatları ve davranışları merhum Hocaefendimiz'in gençliğine benzeyen bir kişiliği vardır. Evli ve iki çocuk babasıdır. Arapça ve İngilizce'yi iyi derecede bilmektedir.