|
MEVLÂNÂ
HÀLİD-İ BAĞDÂDÎ KS
Mehmed Zâhid Kotku Rh.A
İrtihâli: Şam1242
Boyu uzun, cüssesi büyük, rengi beyaz ve pembe karışımı, gözleri iri
ve siyah, burunlarının ortası yüce, dişleri seyrek, yüzü nurlu ve
güleçti. Sakalı siyah ve büyükçe, göğsü geniş, kolları uzuncaydı.
Vekar ve mehâbeti görenleri hemen hürmete sevk ederdi. Zamânının
allâmesiydi. Hadis, fıkıh, mantık, mutavvel, kelâm ve hikmet gibi
ulûm-u âliyeye, usûl-ü hendese, ilm-i hey'et ve diğer fünûn-u zâhire
ve ulûm-u nâfiaya vâkıfdı. Erbâb-ı kulûb, sohbetine can atardı.
Nakşiye, Kàdiriye Sühreverdiye, Çeştiye, Kübreviye Tarîklerinden
icâzetli mürşiddi ve müceddiddi.
Çok hadîs okurdu. Binlerce adam yetiştirdi. Divânı ve te'lifâtı
meşhurdur. Hazret-i Osman RA neslinden Hasan ibn-i Ahmed'in oğludur.
Nesebi; veliyyü'l-kâmil pîr Mikâîldir. Halk arasında altı parmak
denilmekte ma'rûftur. Alimü'l allâme şeyh Hâlid KS zâhirî ve bâtınî
bütün ilimlerde yed-i tûlâ sâhibidir. Sarf, nahiv, fıkıh, mantık,
hendese, hadîs ve tasavvufa derin nüfûz ve bilgileri vardır.
kendileri ehl-i sükûtdur. Vâlidelerinin nesebleri, veliyyü'l-kâmil
Fâtımîdir. Kürtlerce pîr Hızır denmekle ma'rufdur. Tevellüdü
takrîben 1190'dır. Baban sancağının
Karabağ kasabasında doğmuştur. Süleymaniye'ye beş mil mesafededir.
Bu kasabada büyümüş ve Kur'ân-ı Kerîm sarf, nahiv okumuş, henüz
âklı, bâliğ olmadan, nesirde, nazımda akrınına kat kat fhaik
olmuşdur. Daha
gençliğinde zühde, açlığa ve tecrîde kendini alıştırmış, sonra
ulûm-ü nâfiayı tahsil için uzak memleketlere gidip, okuduktan sonra
memleketi civarında, âlim ve âmil ve ahlâkı-ı hamîdeye mâlik şeyh
Abdülkerîm Berzencî KS'den ve âlim-i muhakkık Sâlih ve Molla
İbrahim-i Beyârî ve Şeyh Abdürrahîm-i Berzencî'den ilim tahsil
etmişdir. Daha sonra Süleymanniye'ye dönerek orada Mutavvel, hikmet
okumuş bilâhare Bağdad'a gitmiş, orada da, ilm-i usûlden mihtasar
müntehâ'yı okumuş, sonra memleketine avdetle meydân-ı tahakkukda
cümlesini sebkat etmiştir.
Müşkül ve suûbetli ibârelerden her ne sorulsa derhal cevap verir bir
kuvve-i hâfızaya ve hâriku'l-âde zekâya mâlikdi. Normalin üstündeki
ilmiyle iştihâr edip, şöhreti bütün aktâr-ı arza yayıldı. Bazı
medrese müderrisliği teklif edilmişse de, zühdünden nâşî: "Ben bu
makâma ehil değilim" diyerek kabul etmedi.
Bilâhare Sündüc taraflarına giderek, hesap, hendese, usturlab-ı
felekiyeyi, Sündüc'de âlim müdekkik ve her derdin şifâsı, o zatın
işâretinde olan Şeyh Muhammed Kâsım-ı Sündücî'den ikmâl-i ilim
ederek vatanına dönmüştür. Süleymaniye'deki âlim şeyh-ı muhterem
Abdülkerîm 1213 tâûndan vefât edince, onun medresesine müderris
olarak tâliblere neşr-i ulûma başladı. Dünyaya ve ehline meyil
vermeyip, ibâdetini Cenâb-ı Hak'ka hasr etti. Hak yolunda tebliğ-i
ahkâmda, lâimin levminden korkmazdı. Sözleri te'sirli, sîreti makbûl
idi. Her hususda azîmetle amel eder, akrânı kendisine hased
ederlerdi. Fakr, kanâat, sabır ile muttasıf ve azîz idi. Bütün
vaktini istiğrâk halinde îfâya ve tâata hasr etmişdi.
1220'de Beytullahi'l-Harâm'a haccın şevkı cezb etti ve hayrü'l-enâm
aleyhi's-salâtü ve's-selâm Efendimiz'in Ravza-i münevveresini
zîyaret muhabbeti düştü. Bütün alâkalardan sıyrılarak Allah CC ve
Resûlü SAS'in yoluna muhâceretle Musul, Diyarbakır, Rehâ, Şam,
Halep, Hicaz'a azîmet etti. Mezkûr beldelerde meşhur muhaddislerden
Şeyh Muhammed Küzberî'ye uğrayarak sohbetlerinde bulundular. O
zâttan hadîs dinledi ve hadîs aldı. O zât Mevlânâ Hâlid'i KS kendine
yakın kıldı ve onun husûsî tilmîzi şeyh Mustafa Kürdî'den, şeyhine
inâbeten Kâdirî'den icâzet aldı.
Mevlânâ Hâlid KS Medîne-i Münevvere'ye vâsıl olunca, Resûlullah
SAS'i bir kasîde ile farisî olarak belîğ bir methiye ile övdü. Orada
huccâcın kaldığı kadar kaldı. Mescid-i Nebevî-nin devamlı bir
güvencini gibiydi.
Mevlânâ KS buyurdu ki:
Medîne-i Münevvere'de nasîhatti ile teberrük etmek için sâlihlerden
bir kimse aradım. Gördüm ki, bir adam abdest alıyordu. Fakat evvelâ
ayağını, sonra kolunu yıkadı ve daha sonra yüzünü yıkadı. Kalbime,
"Bu adam abdest almasını bilmiyor" diye geldi. O anda bana doğru
döndü ve sert sert bana baktı, dedi ki: "Mekke'ye varınca böyle
şeylere karışma!" Büyük adam olduğunu hemen anladım. Özür diledim ve
sordum; Yemenliymiş. Bir câhilin bir âlimden isteyeceği nasîhatı
istedim. Birçok nasîhat ettikten sonra buyurdu ki: "Mekke'de zâhir
şerîata muhâlif bir kimsenin hareketini görürsen inkâra tasaddû
etme." Vaktâki Harem-i Şerîfe vardım ve o zatın ettiği nasîhat ile
amel etmeği tasarladım. Bir deve kurban etmenin sevabını almak için
erkenden Harem-i Şerîfe vardım. Kâbe-i Şerîf'e karşı oturdum. Delâil
okumaya başladım. Karşımda siyah sakallı avam kıyafetinde
Beytullah'a arkasını dönmüş, aramızda hâil olmayarak bana yüzünü
çevirmiş bir adam gördüm. İçimden dedim ki: "Şu adamın
terbiyesizliğine bak." Hemen bana dedi ki: "Mümine hürmet Kâ'beye
hürmetten indallah büyükdür. Neden benim arkamı kâbeye dönüp de sana
teveccüh ettiğime itiraz ediyorsun? Sana Medîne'de söylenen sözü ne
çabuk unuttun?" dedi. Ben o zatın evliyâullahdan olduğuna şüphe
etmedim. Halkdan bu gibi tavırla kendini gizlemiştir, diye eline
kapandım. Kusurumun afvını ricâ ettim, beni Hak'ka irşâd etmisini
istedim. Buyurdu ki: "Senin fütûhâtın bu diyarda değildir." Ayağını
kaldırdı, "Delhi'ye bak" dedi. Baktım, o anda Delhi'yi ayân beyân
gördüm. Şu anda hâlâ gözümün önünden gitmedi. Yine buyurdu ki,
"Senin fütûhun, arzın o kutrundadır. Sana oradan işâret gelir" dedi.
Haremeyn'de beni maksûduma irşâd eden bir zâtın tahsîlinden me'yûs
oldum. Menâsik-i Haccı îfâ ettikden sonra Şam-ı şerîfe döndüm. Şam'a
bu ikinci gelişimdi buluşduğum ulemâ ile sohbetimizden, onların
kalblerinde muhabbet uyandı."
Bundan sonra vatana avdet edip zühdünü artırmış, evvelki seyyiâtını
da hasenât etmişdir. Bir gün, Abdullah Dehlevî KS Hazretleri'nin
dervişlerinden bir Hindli geldi. Mevlânâ KS ile görüşdü ve kendi
şeyhinin nakşî tarîkatından ve ahlâk-ı Muhammedî ile mütehallık,
hakîkat ilmine âlim ve âmil bir mürşid-i kâmil olduğunu, Cihânâbâd'a
gidip onun hizmetine sülûk ederse murâdına nâil olacağını söyledi.
Bu Hindlinin sözleri kalbinde nakş oldu ve gitmeğe karar verdi.
Tedrîsât vazifesini terk etti. Beyaz develerle ıssız sahrâyı tay
ederek Tahrân'a vardı. Orada İsmâil Kâşî isminde bir müctehidle
tanışarak uzun mübâhaselerden sonra İsmâîl Kâşî'yi mebhût etmişdir.
Sonra Bestam'a gitti. İmâm-ı tarîkat Bâyezîd-i Bestâmî KS
Hazretlerini ziyâret etmiş ve bir Fârısî manzûme ile medh etmişdir.
Harkan, Semman ve Nişabur'a uğramış oralardaki evleyâullahı zîyaret
etmişdir.
Oradan (Tavs)a varmış, orada bulunan Seyyid Celîli'l- Me'nûs, İmâm
Alî Rızâ'yı ziyâret etmişdir. O beldede bid'atler çok olduğundan,
durmadan yoluna devam etmişdir. Oradan Herat'a varıp ulemâsıyla
sohbet, mübâhase ve muhâvere etmişdir. Efgan ulemâsı Hâlid-i Bağdâdî
KS'yi, sâhili olmayan bir denize teşbih etmişler ve cümlesi fazlını
i'tirâf etmişlerdir.
Oradan vedâından, bir kaç mil gittikten sonra, acâib haller görmeye
başladı. Yol esnasında Kandehar, Kâbil ve Dârü'l-ilim'de müşâvere
ettiler. Bu beldeler ulemâsı da, mûmâileyhi korkunç bir sel ve
şiddetli fırtına gibi tavsîf ettiler. Oradan âlim-i tahrîr, veliyy-i
kebîr şeyh Muammer Senâullah en-Nakşıbendî'nin yanına varıp, ondan
dua ve imdâd istediler. Mevlânâ KS buyurur ki: "O gece vâkıamda
yüzüme mübarek dişlerini geçirdi ve beni çekmeğe başladı. Fakat ben
çekilmedim. Sabah olunca huzuruna vardım. Ben rü'yamı söylemeden
dedi ki: "Sir alâ bereketillâhi teâlâ ilâ hizmet-i ahînâ ve
seyyidinâ eş-şeyh Abdullah"; O'nu işâret ederek, "Senin fütûhun ve
maksûdun şeyhinin yanındadır. Oradan vesîka alınır ve ahidler dahî
oradandır" dedi.
Ben anladım ki, şeyhimin kuvvetli câzibe-i himmeti beni kendine
çekmişdir. O kasabadan da ayrılarak Cihânâbâd ismiyle ma'rûf
(Delhi)ye gittim. Delhi'ye tam bir senede varabildim. Kırk konak
kala nefâhat ve işârâtı gelmeğe başlamışdı. Ben varmadan havassı
eshâbına benim geleceğimi haber vermiş."
Şeyhına kavuşduğu zaman, Mevlânâ KS bir Arapça kasîde ile şeyhini
medh ve himmetini taleb ve Cenâb-ı Hak'dan kabûlünü ricâ ile,
matlûbuna vâzıl olduğu için Hâlık-ı zü'l-Celâle hamd ve senâda
bulunmuşdur. Delhi'ye varıp şeyhine kavuştuktan sonra, havâyic-i
seferiyesinden artan her nesi varsa hepsini müstahaklarına dağıttı.
Ondan sonra Hind diyarı meşâyıhının şeyhi, tarîkler kutbu,
hakîkatler ma'deni, kâmil ve mükemmil şeyh Abdullah Dehlevî KS'den
ahz-i feyz etmişdir. Orada telkîn olunan zikir ve mücâhede ile
beraber, bir zâviyenin hizmetiyle de meşgul olmuş, beş ay içinde ehl-i
huzûr ve müşâhede sâhibi olmuşdur. "O, Allah'ın ihsânıdır; onu
dilediği kimselere verir" (2/63) ve "Allah çok büyük ihsân
sâhibidir." (2/64)
Cenâb-ı Hak'kın bazı sevgili kullarına bahş ve ihsan ettiği bu
devlet için, kulun iftihâra hakkı yoktur. Hâlık-ı zü'l-Celâl
istediğini bir lâhzada vâsıl-ı gâye kılar; bazılarını da birkaç
senede. Nitekim, Minhâcü'l-Abidîn'de, Abdullah Dehlevî Hazretleri KS
eshâbına mübârek elleriyle yazdıkları mektubunda, Mevlânâ Hâlid KS
Hazretlerinin, evliyâ indinde meşhur olan (Fenâ ve Beekâyı-etemmeyn)
ile nâil merâm olduğunu beyân buyurmuşlardır.
Bir sene şeyhine hizmet ettikden sonra müşterşidini irşâd ve
sâlikini terbiye için, vatanına avdet etmek üzere izin çıkdı. Şeyhi,
Abdullah Dehlevî KS, Mevlânâ Hâlid Hazretlerini dört mil mesafeye
karar teşyi ettiler. Elli gün süren kara ve deniz yolculuğUndan
sonra memleketine vâsıl oldular. Fakat yol esnasında yiyip içmeyi
terk edip, yalnız zikir ve ibâdetle gıdâlandılar. Avdetinde Şirâz ve
Isfahân taraflarında da irşâd kasdıyla va'z ve nasîhatte bulunduysa
da, Râfizî ulemâsı çekemediler. Karşılıklı münâzaraya girişdiler ve
neticede âciz kaldıkları için mûmâileyhi katle tasaddî ettilerse de
bir şey yapamadılar. Hattâ keskin kılıçlarını sıyırarak üstüne
yürüdülerse de muvaffak olamadılar ve geri dönüp kaçtılar.
Ondan sonra Hemedâna (Sündüc)e geldi 1226'da Süleymânniye'ye vâsıl
oldular. Vatanının ileri gelenleri, ikrâm, i'zâzla karşıladılar.
Şeyhinin işâretle o sene (Zor) beldesine gitti. Evliyâyı ziyâretten
sonra, Gavs-ı a'zam Abdülkâdir Geylânî KS Hazretlerinin zâviyesine
indiler. Orada halkı ahkâm, esas üzere irşâd etmeğe başladı. Beş ay
bu hizmete devamdan sonra tekrar vatanına avdet ettiler. Fakat
memlekette muâsırları hased ederek adâvet ve iftirâ ile hücum etmeğe
başladılar. Onların yaptıkları çok çirkin iftiralara karşı hüsn-ü
muâmele ile dua ederdi. Süleymâniye'de ikinci defa olarak 1228'de
münkirler, iftirânın büyüğünü ele alan ehl-i garaz, Cenâb-ı Hak'kın
şiddetli ikâbından dahî korkmadan, Bağdad valisi, Sâid Paşa'ya
içerisi küfür ve dalâlet ile dolu bir mektup mühürleyip gönderdiler.
Bununla Mevlânâ KS'nın Bağdâd'ın çıkarılmasını istediler.
Bağdât vâlisi, mektubu sâbık müftülerden Mehmed Emîn Efendiye
gönderdi. Bu arada Bağdât ulemâsı da idâre-i maslahat için, Mevlânâ
Hâlid Hazretlerine: "Siz yine eski vatanınıza teşrîf edin" diye
tavsiyede bulundular. Bunun üzerine tekrar vatana döndüler. Bu
seyahatte, Kerkürk, Erbil, Musul, Amâdiye, Ayıntab (Antep), Halep,
Şam, Medîne-i Münevvere, Mekke-i Mükerreme ve Bağdât halkı çok
istifâde ettiler. Mûmâileyh KS Hazretleri gâyet cömert, ahlâkı
hamîde sâhibi, ezâya mütehammil, lisânı belîğ ve tatlı idi. Allah
yolunda kendini levm edenlerin levminden sakınmaz, azîmet ile amel
eder, eytâm ve erâmili korur, kendi yemeğini yer, kimseden taâm
kabul etmezdiler.
Makâmât-ı Harîrî üzerine te'lifi varsa da tekmil olmamışdır.
Cibrîl'in hadîsi üzerine şerhi vardır ki, orada akâid-i İslâm'ı cem
etmiştir. Farsça yazılmıştır. Esâsen ekserî eserleri Farsçadır. Bir
de divânı vardır ki, onu 1235'te tertib etmiştir. Usûl-ü hadîs,
tasavvuf ve rüsûm tedrîs eder ve hastaları tedavi ederlerdi.
Mûmâileyh ehli ıyâlıyla Bağdâd'dan Şam'a geldiler. Kınvat
Mahallesi'nde yüksek bir ev alıp bir kısmını câmiye vakf ettiler.
Beş vakitte namazı orada kılarlar, harâba yüz tutmuş eski camileri
ta'mîr ve ihyâ ettirirlerdi. Bu haller 1238'de olmuştur. Muhîtine
cûd ve sehâsını, ilim, hikmet ve fazîletlerini neşr etti. Çok
mürîdlerini başka beldelere göndererek tarîkat-i Aliyye-i
Nakşîbendiye'nin nûrlarını dünyaya yaymışlardır.
Mevlânâ Hàlid KS Hazretleri'nin Bazı
Beldelerdeki Halifelerine Vasiyeti
Besmele, hamdele ve salveleden sonra:
"Size vasiyyet ederim ki, sünnet-i seniyyeye şiddetle temessük edin!
Rüsûm-ü câhiliyeden i'râz ve merdûd bid'atlerden sakının! Şatafât-ı
Sôfiyeye aldanmamanızı emr ederim. Vezîr, emîr, paşa ve birtakım
avam kimselerle sohbeti terk ediniz. Zîrâ, kötü ittihamlara
uğramanıza sebep olur. İki fesâd taaruz ettiğinde ehvenini seçmeniz
gerektir. Gayrın nasîhatı ile ittihaz eden kimse saîddir. İhvânın
ihtiyaçlarını görmek ibâdetten olduğu, sizi tevehhümle bırakmasın.
Zîrâ, bu kaza daha büyüğü bulunmadığı takdirdedir. Melîkler, emîrler
ve zâlim kimselerle beraber bulunmayın. Çünkü, sizde onları ıslâh
edecek kuvvet yoktur ve onları gıybet ve sebetmeyin. Kendinizi büyük
sanıp da gururlanmayın. Onları zulme nisbet edip de, kendinizi
sulehâdan saymayın. Zîrâ bu zan, cehil ve ucübdür. Onlara ıslâh ve
tevfik ile duâ etmeniz lâzımdır. Peygamber SAS Efendimizden, İmâm-ı
Taberânî (Mu'cem)inde, bu hakka dâir bir hadîs rivâyet etmiştir ve
bu hadîs-i şerîfde: "Ümmete sövmeyiniz, onları ıslâha çağırınız,
çünkü onların salâhı sizin salâhınızdır." buyurmuşlardır.
Bugünden sonra onları tarîkate almayın! Şehvet-i dünyaya dalıp hep
dünyadan bahs eden tüccarları ve ulemâdan, talebe-i ulûmdan,
ilimlerini şöhret ve câh için vesiyle kılanları da almayın! Bir de,
batâlet ve tembelliklerini tarîkate isnâd edenleri ki, bunlar halkın
yanında salâh-ı hâl gösterip de yüreklerini halka tahmîl ederler,
böylelerini de almayın ki, bunlar dünya mansıblarından bir rütbe
gördükleri vakit, kaplanın avına sıçradığı gibi atılırlar. Onlar
hulefâdan biriyle müsâvî sayılsalar, hoşlanmazlar. Hele bir mürîdle
denk tutsalar, gazablarından kükrerler. Şöhret için hilâfet arzu
ederlerse, onlardan kaçının. Zîrâ onları görerek halktan bazıları da
hilâfet hevesine kapılırlar ve bu vâsıta ile para toplama çabasına
düşerler.
İyi bilin ki, sizin bana en ziyâde sevgiliniz, etbâınızın pek az
olanıdır ve ehli-dünyaya alâkası olmayanıdır. Zahmet ve meşakkatı
fazla olandır. Fıkıh ve hadîsle meşgul olanınızdır. Bir hadîs-i
şerîfde meâlen, "Bir kimse sultâna ne kadar yakın olursa Cenâb-ı
Hak'ka o nisbette uzak olur." buyurulmuştur.
Bir kimsenin etbâı ne kadar çok olursa, şeytanı da o kadar çok olur.
Şu halde, dünya malı, şöhret ve câh için tama etmek, dîni verip
dünyayı almakdan başka bir şey değildir. Böyle olanların fesâdı
beyandan müstağnîdir. Şeytan sizi aldatmasın. Hem sizin etbâınız
çoğalırsa her gün Kur'ân-ı kerîm'i hatim etmek kolay olmaz. Zikr
ettiğimiz zemîmelerden ârî, tâlib ve sâdıklardan bir tânesi,
binlerce battâlînden ahsendir. Hatm-i Kur'ân için otuz mürîd
kâfîdir. Komşulardan muhlisler ile de mümkün olur. Eğer kolay
olmazsa, "Allah bir kimseye ancak gücü yettiği kadar teklif eder?"
(2/65) ilâhî hitabı hatırlanmalıdır.
Mevlânâ Hàlid KS Hazretleri'nin Müridlerine
Vasiyeti
Besmele, hamdele, salveleden sonra:
"Cenâb-ı Hak'tan havf ve haşyet etmeyi size vasiyyet ederim. Sonra
insanlara eziyyet etmemelisiniz (hassaten Haremeyn-i ŞerîfÕte).
Sonra hiç kimseyi gıybet etme, her ne kadar başkaları sizin
gıybetinizi ederlerse de... Nefsin için dünya menfaatlerinden bir
şey alma! Alırsan şer-i şerîfe uygun al ve aldığını da hayra sarf
et! Mü'min kardeşlerin aç ve muhtaç iken, şehevât-ı nefsâniyene sarf
etme. Bir kimseyi tahkîr etme. Nefsini hiç kimsenin fevkında tutma.
İbâdât-ı kalbiye ve bedeniyede içtihâdını bezl ile, hayır ameli
yapmadığını hesâb et. Niyet, ibâdetin rûhudur. İhlâssız niyet olmaz.
Senden büyükte ihlâs olmazsa, senden olmayacağı âşikârdır. Eğer sen
kendini her hayırda müflis görmezsen, bundan büyük cehâlet olmaz.
Kendini kesme. Zîrâ, Cenâb-ı Hak'kın fazlı ve rahmeti kul için ins
ve cinnin ibâdetinden hayırlıdır. "De ki: Allah'ın ihsânı ve rahmeti
ile, ancak bununla ferahlansınlar. Bu, onların tapmakta
olduklarından dünya menfaatlarından daha hayırlıdır." (2/66) (İbn-i
Abbas RA'da "Kazandıkları her şeyden hayırlıdır." demişlerdir.)
Cenâb-ı Hak'kın fazlını, ibâdâtını terke sebep kılma ki, şeytan,
insanın aklıyla oynayıp da aldatmış olmasın. Zikr-i kalbe devam et.
Sana zikirden bıkkınlık gelmesin. Yürürken dahî olsa, Cenâb-ı
Hak'kın havl ve kuvvetine temessük et. Sâdât-ı kibâr (kaddesallahü
esrârehüm) Hazerâtının rûhâniyetlerinden istimdâd et. Hamele-i
Kur'ân, ehli-ilim ve hafaza-i Kur'ân'a ikrâm et. İmkân oldukça
kırâet ile iştigâl et. Fıkıh ilmine başka ilimlerden fazla önem ver.
Huzûr-u kalbî sizi fıkıh ilmiyle uğraşmakdan alıkoymasın. Zîrâ bu
hal, meşrebin darlığından ve tabiatın adem-i vüs'atindendir.
Hükümetin işlerine karışma, velev seni taleb etseler dahî. İmâm-ı
Müslimînin, vüzerânın ve ümerânın ıslâh-ı hâline dua et. Cenâb-ı
Hak'dan İslâm'ın küfr üzerine gâlib gelmesi için dua et. Vücûdunu
terke, mevcûdunu bezle âmâde ol. Bulunana kanâat göster. Sâhib-i
makâm-ı Mahmûd'un sünnetine temessük et.
Nâfile namaz, teheccüd, işrâk, evvâbîn, duhâ namazlarına devam et.
Dâimâ abdest üzere ol ve: (2/67)
[Sübhânallàhi ve bihamdihî ve adede halkıhî ve rıdà nefsihî ve
zinete arşihî ve midâde kelimâtih] tesbîhini (bu tesbîh hakkında
hadîs-i şerîflerde yüz defa söylemesi tavsiye buyurulmuştur) üç kere
okumağa devam et. Sallallâhü teâlâ ve selâmühû aleyhi ve alâ
âlihî ve sahbihî ebede'l ebedeyn vel hamdülillâhi Rab'bi'l-âlemîn..."
Mevlânâ Hâlid KS Hazretlerinin irtihâli yaklaşınca Cenâb-ı Hak ona
irtihâlini münkeşif kıldı. Kabr-i mübârekinin hazırlanmasını
emretti. Sâlihiyye'de kabrinin mekânını ta'yîn etti. Şam'ın
hâricinde, (Kasiyon) dağının altındaki tepede, kırklar makâmının
karşısındadır. Kabrin kazılması tamam olunca, üçüncü günü hastalandı
ve 1242 yılı Zilka'de'sinin on birinci günü Cum'a gecesinde irtihâl
ettiler. Tâûn salgınının ondördüncü gününe tesadüf etti. Cenâb-ı
Hak, şehâdet-i müteaddideyi cem etti. Vefâtından evvel halîfeliğine
Şeyh İsmail Kürdî'yi vasiyyet ettiler.
Her yaptığın işte maksadın Hakk'a yaklaşmak olsun. Yaşadığımız her
dakîkanın hesâbını mutlakâ Allah (CC)'a vereceğiz.
Kaynak: Tasavvufî Ahlâk 2
AHMED İBN-İ
SÜLEYMAN EL-ERVÂDÎ (K.S.) HAZRETLERİ
Hülya YILMAZ (*)
Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî Hazretleri'nin en son halifesi Ahmed b.
Süleyman el-Ervâdî, Osmanlı Devleti'nin bir vilayeti olan
Trablusşam'ın Ervâd kasabasında doğdu. Ervâdî nisbesiyle tanındı.
Nesebi Hz. Hüseyin RA yoluyla Peygamber Efendimiz'e ulaşır.
İlk tahsiline memleketinde başlayan Ervâdî, ilmini ikmal etmek için
Mısır ve Şam'a çeşitli seyahatlar yapar. Bu memleketlerin meşhur
alimlerinden dersler alır. Bunlar arasında Mısır ve Şam diyarının en
mümtaz alimlerinden ve Ezher Üniversitesi şeyhlerinden İbrahim el-Bacûrî,
Şeyh Muhammed el-Fudâlî; Mısır müftülerinden Şeyh Ahmed et-Temîmî,
Şeyh Abdurrahman el-Uşmûnî, Şeyh Ahmed es-Sâvî el-Halvetî en-Nakşıbendî,
Mustafa el-Mübellad el-Ahmedî, Mustafa el-Bolâkî, Şeyh Abdurrahman
el-Küzberî, Hüseyin ed-Decânî, Allame Muhammed İbn-i Abidîn'de
bulunmaktadır.
İlim tahsilini bu hocalarda tamamlayarak icâzet alır. Bu sahada bazı
hocalarını bile geride bırakacak kadar büyük bir mesafe kat'eder.
Zâhirî ilimlerde üstadlık payesini kazandıktan sonra kendisinde
tarikata intisab duygusu uyanır. Bunun için muhitinin muhtelif
bölgelerinde bulunan meczub, ümmi, veli ve arif şeyhlerin hizmetinde
bulunur. Ekberiyye, Rıfâiyye, Desûkiyye, Ahmediyye (Bedeviyye),
Halvetiyye ve Şâzeliyye'den icâzet alıp câmiu't-turûk bir hilâfet
iznine sahip olur. Daha sonra Şam'da bir müddet Mevlânâ Hâlid'in
hizmetlerine ve sohbetlerine devam ederek kısa zamanda Kadiriyye,
Sühreverdiyye, Kübreviyye, Çeştiyye, Nakşıbendiyye, Müceddidiyye,
Mazhariyye ve Hâlidiyye tarikatlarından da hilâfet-i tâmme ile
icâzet alır. Memleketine dönerek şeyhinin işareti ile tarîkat
neşrine başlar.
Hiçbir ilim yoktur ki Ervâdî hazretlerinin ondan büyük bir nasibi
olmasın ve hiçbir tarîkat yoktur ki ondan büyük bir fazilete
ermesin...
Ervâdî, kendisinden ilim öğrenmeye gelenlere çok faydalı dersler
takrir ettirir. Nefis terbiyesi ve tasfiyesi için kendisine gönül
bağlayan müridlerine de, izinli olduğu tarikatlardan birinin usûl ve
âdâbı ile, müridin kaabiliyetine göre değişen seyr u sülûk tarzı
uygulardı.
Müridlerine; bazen Ekberiyye tarikatında olduğu gibi sadece teveccüh
ederek, bazen Bedeviyye tarikatında olduğu gibi muhabbet nazarıyla
bakarak, bazan de Rıfaiyye ve Halidiyye tarikatında olduğu gibi
onları etrafına saf saf toplayıp, kalplerindeki havatırın def'i için
teveccüh ederdi. Her müridin kabiliyetine göre kendi batınından feyz
almasını sağlar, ledünnî ilmin gönüllerinde zuhuruna gayret
gösterirdi.
Şeyh-i Ekber Muhiddin İbn Arabî'ye ait "R. Men Arefe Nefsehu Fekad
Arefe Rabbeh" isimli eserin şerhinde Ervâdî, Nakşbendî tarikatında
bulunan, nefsin yedi mertebesini kat etme keyfiyetini anlattıktan
sonra şöyle diyor:
"Nefsin yedi tabakasını kat etmek bazı tarikatlarda esmâ-yı seb'ayı
(yedi isim) geçmekle, bazılarında şeyhin mürîde teveccüh etmesiyle,
bazılarında şeyhin mürîde muhabbet nazarıyla bakmasıyla, bazılarında
ise şeyhle bir araya gelerek ilim ve feyiz almak suretiyle olur. Bu
durumda mürid şeyhin dediklerini duymasa bile, şeyhle biraraya
gelmek suretiyle ilimle dolup taşar. Nitekim şeyhim Hâlid-i
Bağdâdî'nin dersinde hazır bulunduğum zamanlar, istiğrak haline
girer, ne dediğini duymaz ve bir şey görmez olurdum. Şam'daki
medresesinde bulunduğum sırada, bazı alimler bana şeyhin derste
takrir ettiği şeylerden sordukları zaman, söylediklerinin hepsinin
hafızamda fazlasıyla mevcud olduğunu görür ve onları tek tek
açıklardım."
Ervâdî bir müddet memleketinde bulunduktan sonra şeyhi tarafından
İstanbul'a gönderilmiştir. Mevlânâ Hâlid-i bağdâdî KS, halifesi
Ervâdî'yi İstanbul'a gönderişindeki ulvi gayeyi şöyle anlatıyor:
"Ey dost! Parıltısı ile Kuzey Afrika, Buhara, Mısır, Mekke, Medine,
Hindistan ve Uzak Doğu'nun aydınlanacağı zat için İstanbul'a git,
onu ara bul. O henüz açılmamış bir velâyet goncasıdır. İstanbul'a
senden evvel pek çok halife gönderilmiş ise de, onun nasibi ezelde
sana tevdi ve tensib edilmiştir. Onun irşadı ile meşgul ol. Zira o
bizden sonra sahib-i zaman ve rehber-i tarikat olacaktır."
Bu sözler üzerine Ervâdî, İstanbul'a giderek Ahmed Ziyâüddîn-i
Gümüşhânevî Hazretlerini bulur ve ona tarikat telkininde bulunur.
Osmanlı Devleti'nin her bölgesine, her köşesine halifeler gönderen
Bağdâdî, İstanbul'a gönderdiği halifelerin özellikle uymaları
gereken hususları belirlemiş, bunların yerine getirilmesini
istemişti. Bunun sebebi, İstanbul'un Dâru'l-Hilâfeti'l-Aliyye olarak
İslam dünyası içindeki özel konumu ve hemen hemen bütün tarikatların
temsil edildiği zengin bir tasavvuf muhîtine sahip oluşuydu.
İstanbul halîfelerinin uyması gereken şartlar şunlardı:
1. İstanbul'a gidecek olan halife vezirler ve devlet adamları ile
yakın alaka kurmaktan kaçınıp, gerek bizzat ve gerek bir vasıta ile
onlardan bir maaş tayini veya yakınlık istemeyecek. Tekke ve zaviye
adına bile olsa, bundan sakınılmalıdır.
2. Tekke ve zaviyesine genç kadınların tarikat ve telkin alma
bahanesi ile olsa da, gidip gelmelerine izin verilmemelidir.
3. İstanbul hilafetini kabul eden kişi basit bir meselede dahi olsa
ihtiyatı ve haberleşmeyi elden bırakmamalı, bağımsız hareket
etmemelidir.
4. Beraberinde götürdüğü hanımı üzerine İstanbul hanımlarından biri
ile evlenmemeli, irşad hizmetlerinin verimini düşürücü böyle bir
tutumdan sakınmalıdır.
5. Mürid ve müntesiplerin şahsi işlerinde, tekke ve tarikat adını
kötüye kullanmalarına asla fırsat verilmemelidir.
6. Dünya işlerinde kanaatkar olmalı, Peygamber Efendimiz SAS'in,
"Yaşayabileceğin kadar dünyan için, içerisinde kalacağın kadar
ahiretin için çalış. Muhtaç olduğun kadar Allah için ateşinin
yakıcılığına tahammülün kadar cehennem için çalış!" hadis-i şerifini
hatırdan uzak tutmamalıdır.
İstanbul'da hizmet görmesi düşünülen Hâlidîler için ileri sürülen bu
emir ve tavsiyeler, Mevlânâ Hâlid'in tarikat prensiplerini
gösterdiği kadar, zamanın şartları çerçevesinde tarikatlara yönelik
tenkit noktalarını da giderici mahiyet arzetmektedir.
Halifelerinde mânevî kemal ve kabiliyetten başka anılan bu şartlara
da riayeti şart koşan Bağdâdî'nin halifelerinden Ervâdî'yi sırf
Gümüşhânevî'yi irşad etmek üzere mânevî bir işaretle göndermiş
olması, onun İstanbul şartlarında ve konulan esaslara göre tarikat
neşrind e bulunabilecek kaabiliyet sahibi olduğunu gösterir.
Ervâdî'nin Günüşhanevî Hazretleri'nden başka müridleri ve halifeleri
de vardır. Halifelerinden Salim el-Mesûtî, Ervâdî hazretleri de
şahid olduğu kerâmetleri şöyle anlatıyor:
"Bir gün elinde, çok az miktarda su alan bir ibrik gördüm. Şeyhim
abdest almaya başladı. Su yetmedi ve bitti. Sonra, Hazret ibriğe
baktı, aniden bardak su ile doldu, tekrar bitti, tekrar bakınca
ibrik su ile doldu. Üç veya dört defa tekerrür eden bu halden sonra
abdestini tamamladı. Bir defasında da çok uzaklarda, haksız yere
hapsedilmiş olan ve kendisinden istimdat eden müridini, bir anda
tayy-ı mekan ederek bulunduğu yere varıp hapisten kurtarmıştır."
Halifelerinden biri de Abdüllatif ibn-i Ömer el-Buhârî'dir.
Mevlânâ Hâlid'in kendisine "Sana Şam sahillerinin şeyhi denilse
yeridir." diye iltifat ettiği Ervâdî, açık bir sırrın, berrak bir
nurun, bol bir feyzin, güzel koku gibi yayılan şeref ve fazîletin ve
seyyid olma şerefinin sahibi idi.
Alim ve ârif olarak zamanının büyüklerinden olduğunda şüphe olmayan
Ahmed ibn-i Süleyman el-Ervâdî'nin yüzden fazla eseri bulunmaktadır.
Kendisi aynı zamanda şâirdir.
Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî eserlerinden Câmiu'l-Usûl'ün sonlarında,
Ervâdî'nin Kasîde-i Râiyye adlı meşhur şiirini şöyle takdim ediyor:
"Bu kasîde büyük imam ve mürşidimiz efendimiz, ârif-i billâh, şeyh
Hazret-i Ahmed ibn-i Süleyman el-Ervâdî'nindir."
|
"Ey ömrüne mağrur,
Ve ey, dünyada para biriktirmekle meşgul,
Medh ü senâ ve makam düşkünü,
Ve ey, Ehl-i Beyt'e gizli ve açık ezâ veren,
Sen kendini bir de takva sahibi mi sanıyorsun?
Bütün bu işlediklerin hidayet Rasûlüne harb ilanından
başka bir şey midir?
Onları tarikata uymaktan men edersin,
Kadınların irşâdına sed çekersin de,
Bid'at, fesad, habâset, oyun ve eğlenceden onları ya
niye nehyedemezsin?
Şüpheli yetim malı yemekten, haramlardan ve içkiden
halkı niye alıkoymazsın?
Gıybet ve fısk u fücûr hikayelerini Ehl-i Beyt-i
Mustafâ'ya kadar götürmekten çekinmezsin,
O kötü haller senin şahsiyetinin vasıfları değil mi?
Kendin uyuyorsun da bütün ömrünce,
Başkalarının meşrû uykusunu ayıplıyorsun!
Senden Hakk'a şikâyet edenler, ıstırap ve kahr
içindeler.
Seni şikâyet edenlerden kendini koru.
Onların ceddi Fahr-ı Alem'dir!
Onlara Cebrâil yardım etmektedir,
Sen bundan haberdar değilsin!
Bil ki, Rasûlullah kadınlarla -el tutmadan- mübâyaa
etmişlerdir.
Sen hiç Kur'ân okumaz mısın?
Senin başka bir kitabın mı var?
Herhangi bir müslüman takvâ bir zâta hizmet etmek
isterse sana ne oluyor?
A miskin! Sen idrak etmez misin ki,
Bizim Peygamberimiz "Ebu Amr'a inâbe vermişti...!
Lakabı Zi'n-Nûreyn olan da hâkezâ böyle değil miydi?
Fâtımatü'z-Zehrâ'nın zevci de böyle...
Ben de onlar gibi Rasûlullah'ın vekîli olan şeyhe inâbe
ettim.
Eğer sen benim bu sözlerimi inkar edersen akıl sahibi
olamazsın!
Bâhusus Mevlânâ Hâlid'in rûhu mürşid olduğu zaman,
Sen Hakk'ı görürsün derim, eğer ruh ve sırra sahipsen
Hidayet yolunun diğer râbıta ehilleri,
Benimle râbıta halindedirler ve bu sözüm de fahrın
hissesi yoktur.
Zira bundaki kuvvet ceddim Mustafa ve refik
Kadri yüce Ebâ Bekri's-Sıddîk'a,
Düşmanı ikiye bölen Farûk'a,
Ve zi'n-Nûreyn'e de,
Ve ceddim Haydar'ın kudretine dayanır ki,
O bab nebinin bedridir!
Ve benim şeyhim Abdülkâdir Geylânî der ki, ona mülakî
olan aşkta yanar.
Ve şeyhim Bedevî ve Rıfâî; acizlerin sığınağı,
Ve şeyhim Desûkî ve Muhyiddîn-i Arâbî zi'l-fevzi kâlim
Kezâlik şeyhim Bistâmî ile Şâh-ı Nakşıbend, zikr ve
ilimde yektâ,
Abdü'l-ganiyyü'n-Nablûsî ve Mustafa Seyyidü'l- Bekrî ve
şeyhim Ebu'l-Abbas bunların nakîbidir.
Ve bana yardım eden Seyyid Hızır ve bütün tarîkatların
büyükleridir.
Ve benim şeyhim hidayete kulları davet eden Hâlid-i
Bağdâdî'dir.
Bütün keriheleri kaldıran kuvveti, Ahmed'den bütün
şerleri de def'etmeye say'eder.
Amma sen bilirsin ki, ben o Hazretin en son halifesiyim,
İsmim, onun şevki yıldızları aşan divanında yazılıdır!
Sana şu yetişir ki, ben hatemü'l-enbiyanın varisi,
Ve Hâlid-i Bağdâdî halifelerinin hâtimiyim.
Efendimiz ve ashâbına salât ü selâm olsun." |
Ervâdî hazretlerinin önemli eserleri
şunlardır:
1. Ferâid-i Fevâid
2. Mir'âtü'l-İrfân
3. Tarîh-i Kebîr
4. Elfiye fî Ulûmi'l-Edeb
5. Kifâyetü'l-Mürîd min Mühimmâti'l-Tarîk
6. Kitâbu'n-Nuri'l-Mazhâr fî Şerhi Salâti'l-Vüstâ li'ş-Şeyhi'l-Ekber
7. R. fî Rabıta beyne fîha Şemâili'r-Ricâli't-Tarîka
8. Risâle fi'l-Halvet
9. Evrâd
10. Manzûme fî Esmâi'llâhi'l-Husnâ
11. İlhâmâtü'r-Rabbâniyye fî Şerhi's-Saliti'z-Zâtiyye
12. Keşfu's-Sutûr an Meâni Salâti'n-Nûr
13. Et-Tibrü'l-Mesbûk fî nihâyeti's-Sülûk
Ervâdî, 1261/1845 senesinde şeyhinin işareti ile İstanbul'a
gelmişti. Burada müridi Gümüşhânevî'ye yaptırdığı ilk halvetten
sonra, bir ara memleketine gider. Bir yıl sonra İstanbul'a gelen
Ervâdî, iki sene Ayasofya Camii'nde hadis dersi okutmuştur. İcra
edilen ikinci halvetin ardından, Gümüşhânevî'ye izinli olduğu bütün
tarikatlardan hilafet-i tâmme ile icâzet verir. Ervâdî 1264/1848'de
Gümüşhânevî'ye İstanbul'daki Halidi şeyhlerinden Abdülfettah el-Ukari
(1281/1864)'ye sohbet şeyhi olarak bağlanmasını tavsiye ederek,
memleketi Trablusşam'a dönmüştür. Trablusşam Müftüsü diye de anılan
Ahmed b. Süleyman el-Ervâdî 1275/1858 senesinde memleketinde vefat
etmiş, Diba Mescidi'ndeki medfen-i mahsusuna defnedilmiştir.
KAYNAKLAR
Feridüddin Attar, Tezkiretüíl-Evliyâ,
Haz. M.Z.K., s.311-314, İstanbul 1983
Kevserî, Muhammed Zâhid, Altın
Silsile, Terc. M.Vehbi Şahinalp- M. Zahid Kalfagil, İzmir 1983
Gündüz, İrfan, Ahmed Ziyâüddîn
Gümüşhânevî, s.31-42, İstanbul 1984
.
Prof. Dr. M. Es'ad COŞAN Hocamızın Dilinden
GÜMÜŞHANELİ
HOCAMIZ
Dr. Abdüllatif Duygulu
Gümüşhaneli
Ahmed Ziyâeddin Hocamız, nisbesinden de belli olduğu gibi,
Gümüşhane'dendir kendisi... Küçük yaşta İstanbul'a gelmiş, tahsil-i
ulûm eylemiş. Kendisini, Halid-i Bağdadi Efendimiz'in halifelerinden
bir zat mânevî işaret üzerine İstanbul'a gelip irşad eylemiş. Ondan
sonra Nakşi Tarikatı'nın öğrenimi ve öğretimi ile meşgul olmuş.
Amma, güzel olan taraf, yâni benim şahsen belki böyle büyükleri
ölçmeğe hakkım ve haddim de olmaz ama, hayran olduğum taraf şu ki,
bir çok kitapları var... Umumiyetle hadis ilmi üzerinde yazılmış
eserleri var... Yâni bu eserlerini daha ziyade hadis üzerinde
yazmış. Fıkıh üzerinde ve daha başka konularda da var. Böylece bu
eserleriyle, son asrın en büyük muhaddislerinden olmuş. Hâtimetül
Muhaddisîn diye lakab kazananlardan birisi olmuş. Bunu bir Arap
söylüyor. Yâni yazmış olduğu bir eserin başında, muhaddislerin
hayatlarını yazarken, bizim hocamız, şeyhimiz Ahmed Ziyâeddin-i
Gümüşhanevî Hazretleri'ni de böyle bahis konusu etmiş.
Gümüşhâneli Hocamız da, --Allah bizleri büyüklerimizin şefaatlerine
nail eylesin, yolundan ayırmasın-- bize tarikat terbiyesi olmak
üzere, bu Râmûzül Ehàdîs seçme hadis mecmuasını hazırlamış, seçmiş.
Kendisi hadis alimi olmak dolayısıyla, çeşitli esrarlı şeyleri de
bilmemiz için bazı zayıf hadisleri de koymuş.
Bazıları hücum ediyorlar:
"--Râmûzül Ehàdîs'te zayıf hadisler var!" diyorlar.
Hocamız hadis alimi, biliyor ama, bizim mânevî bir takım esrara da
âşinâ olmamız için işaretler var; bir takım rumuzlu, esrarlı şeyler
var; bilelim diye onları da koymuş ve arkasından da yazmış olduğu
şerhte, izahını zaten kendisi vermiş.
"Baştan sona bu hadis kolleksiyonunu muntazam bir şekilde okursanız,
okursa benim dervişlerim; şöyle şeriate bağlı bir derviş olur,
bayağı bir hakikatli alim olur." diye bildirmiş. Allah-u Teâlâ
Hazretleri bizi Peygamber Efendimiz'in yolunda daim eylesin...
Bir müjdeyi çok heves ederek dâima, yâni ona ereyim diye iki müjdeyi
peşinde böyle yana yakıla Rabbimden istiyorum. Allah sizlere de,
bizlere de nasib eylesin: "Ümmetin fesada uğradığı zamanda,
Peygamber Efendimiz'in sünnet-i seniyyesine sarılanlara yüz şehid
sevabı verilecek!" diye bir hadis-i şerif var... Allah-u Teâlâ
Hazretleri kàdirdir. Gerçekten de zor. (1)
* * *
Gümüşhaneli Hocamız, Camiül-Usül isimli tarikat kitabımızda diyor
ki: "Bütün tarikatları inceledim. Bütün tarikatlarda müşterek olan
esas hizmet'tir." Yani, her tarikatın kendine göre ince farkları
vardır ama, bütün tarikatlarda ortak olan, müşterek olan nedir?..
Hizmet'tir. Yani, derviş hizmet edecek!.. Sevap kazanmak için,
Allah'ın rızasını kazanmak için!
Yol, hizmet yoludur. Hizmet edeceksin kurda, kuşa, leyleğe, kediye,
kuzuya, köpeğe, insana, insan-ı kamile.. Her şeye hizmet
edeceksin!.. Hizmet ederse, izzet bulur insan..
Onun için hizmet edeceğiz. Faydalı olmanın yolunu arayacağız. Çeşme
mi yapabiliriz?.. Köprü mü yapabiliriz?.. Çamuru mu yok
edebiliriz?.. Yemek mi yedirebiliriz?.. Hastaya mı yardım
edebiliriz?.. Yetime, yoksula, dula mı bakabiliriz?.. Etrafımızı
böyle projektör gibi tarayacağız. Hizmet edeceğimiz yeri arayacağız,
hizmet etmeye çalışacağız. Neden?.. Hizmet eden izzat buluyor,
Allah'ın rızası öyle kazanılıyor; onun için... (2)
* * *
Bizim Gümüşhaneli Hocamız ne yapmıştır Nakşibendiliğin Halidiyye
kolunda?.. Tabii onlar bir şey yapmak iddiasıyla ortaya çıkmıyorlar,
üstadlarını aynen takib etmek arzusuyla hareket ediyorlar. Ama
kendiliğinden ortaya çıkan bir enterasan durum var... O enterasan
durum şudur ki, tasavvufî bir camiada, o üstadımız --cennet mekân,
rahmetullahi aleyh-- bir hadis kolleksiyonunu ders kitabı olarak
ortaya koymuştur. Bu, tasavvuf tarihinde çok mühim ve önemli bir
hadisedir. Ve Gümüşhaneli Hocamız buyurmuştur ki:
"--Bizim şu hadis kolleksiyonumuzu dikkatle okursanız, kısa zamanda
muhakkik bir alim olursunuz!"
Aynı sözü başka kimselerden bazı kimseler hatırlayacaktır. Meselâ,
Said-i Nursî merhum diyor ki: "Risâle-i Nurları okursanız, kısa
zamanda bir muhakkik alim olursunuz."
Risâle-i Nur okumakla hadis-i şerif okumak arasında muazzam fark
vardır muhterem kardeşlerim!..
Bizim yolumuzun, müslümanın yolunun şeriatin çizgisinden kaymaması
için emniyet, hadis-i şeriftedir. Hadis-i şerife sarılmadığınız
zaman, şeriatin çizgisinde devam edemezsiniz, kayarsınız. Çünkü
şeriatin çizgisi kıl kadar incedir, kılıç kadar keskindir. Ona ancak
hadis-i şerife sarılarak, hadis-i şerif yolunda yürüyerek, takvâ
yolunu yol edinerek, ihlâs ile hareket ederek ulaşabilirsiniz.
Onun için bizim yolumuz --Allah'a hamd ü senâlar olsun ki, bize bu
yolu nasib etmiş Mevlâmız-- bütün yollardan daha ileridir. Bunu
şahsî bir öğünç veya bir reklam ve bir propaganda sözü olarak
söylemiyorum; Allah'a hamd ü senâlar olsun diye, bir tahdis-i nîmet
sadedinde söylüyorum.
Biz tasavvufa karşı, dine karşı, millî kültürümüze karşı, tarihimize
karşı, her türlü ileri geri, abuk sabuk, düşmanca sözlerin
söylendiği bir ortamda yaşadık. Her türlü zehirli şerbeti bize
sundular. Biz o şerbetlerin tadlarını tattık ama, yutmadık. Dilimiz
o tadları biliyor. Biz bütün bu çeşitli yollar arasında bu yolu
benimsemişsek, elhamdü lillâh bu büyük bir nimettir. (3)
* * *
Şimdi bizim büyük hocamız Gümüşhanevî Ahmed Ziyâüddin Efendi
Hazretleri; Nakşî, Kadirî, Sühreverdî, Kübrevî, Çeştî tarikatini
bünyesinde toplamış Halidiyye kolunun meşhur bir şahsiyeti...
Batılıların ve Arapların yazdığı kaynak kitaplarda da ismi olan
şahıs... Tekkeye ders kitabı olarak bir hadis kolleksiyonu
hazırlamış; Râmûz el-Ehâdîs isimli, onu koymuş. Diyor ki:
"Bu hadis kitabını okuyun!.. Bunu okuduğunuz, hazmettiğiniz zaman
iyi bir müslüman olursunuz; bayağı da bir alim olursunuz."
Yâni, tasavvuf ama nereye dayalı?.. Hadis-i şerife dayalı... Nereye
dayalı?.. Kur'an-ı Kerim'e dayalı... Böyle olunca tasavvuf, ana
çizgide, cadde-i kübrâda yürümüş olur. Yanlış yollara, çıkmaz
sokaklara sapmamış olur. Patikalara, çamurlu yerlere girmemiş olur.
İlk safiyetini, ilk çıkış zamanındaki güzelliğini korumuş olur. (4)
* * *
Gümüşhaneli Hocamız hadis alimi, ciddî alim... Gece uyku uyumazmış.
Dâimâ ilimle, irfanla, irşadla meşgul olurmuş. Kitap yazmış,
tasavvuf konulu... Ne diyor?.. "En yüksek makam, aşk makamıdır."
diyor.
Nereden geliyor bu benzerlik?.. Çünkü, Ahmed-i Yesevî Abdülhâlik-ı
Gücdevânî Hazretleri'nden, Nakşî Tarikatı'nın Hâcegâniyye kökünden
feyz almış. Hacı Bektâş-ı Velî de, Ahmed-i Yesevî'den feyz almış.
Bizim Gümüşhaneli Hocamız da, yine Nakşibendî Tarikatı'nın İmâm-ı
Rabbânî kolundan, Müceddidiyye kolundan feyz alarak aynı noktaya
çıkıyor. (5)
* * *
Gümüşhaneli Ahmed Ziyâeddin Efendimiz, şu bizim hadislerini
okuduğumuz zât, Râmûzül Ehâdîs'i tertib eden şahıs... Onun bir
menkabesi.
Yeni ekspres yola çıktık İstanbul'dan, "Otomobilimizin benzini az,
ilk benzinciye uğrayalım!" dedi arkadaşlar. İlk benzinciye uğradık.
Benzinci tanıdık, müslüman bir insan...
"--Yâhu, biz seni çok seviyoruz, sen kimsin, nerelisin? Hatırlat bir
daha..."
Dedi:
"--Ben Maraşlıyım."
"--E, seni çok seviyoruz, neden?.."
"--Çünkü, ben de Nakşî Tarikatındanım." dedi.
Biz Nakşî'yiz ya, kardeşlik damarı çekiyor yâni...
"--E, nasıl Nakşî oldun?"
"--Hocam, bizim aslımız seyyid, Peygamber Efendimiz'in soyundanız
biz... Benim Dedem Muhammed Vehbi Medine'de iken, --Arap yâni,
seyyid, Peygamber Efendimiz'in soyundan-- rüya görmüş. Rüyasında bir
şahıs demiş ki:
"--Ben filâncayım, İstanbul'a benim yanıma gel!" demiş.
O da:
"--Baş üstüne..." demiş.
Uyanmış rüyadan, ertesi gün hazırlığını yapmış yola çıkmış.
İstanbula gelmiş. Medine'den İstanbul'a geliyor bir rüya üzerine...
İnmiş vasıtadan; nereye gidecek, kimi bulacak bilmiyor. Eminönü'nde
giderken, omuzuna birisi vurmuş. O tarafa dönmüş.
"--Sen Medine'den Muhammed Vehbi misin?.."
"--Evet..." demiş, şaşırmış.
"--Düş peşime, takıl peşime!.." demiş.
O önde, bu arkada gitmişler. Nereye?.. Şimdiki vilâyet binasının
olduğu yerin karşısındaki bir binaya... Bir şahsın karşısına
çıkartmışlar bunu,
"--Öp bakalım elini!" demişler.
Bakmış, rüyada "Gel bakalım İstanbula!.." diyen şahıs, yâni
Gümüşhaneli Ahmed Ziyâeddin Efendimiz Hazretleri... Medine'deyken
çağırmış rüyada, o da kalkmış, gelmiş.
"--Gir bakalım halvete!" demiş.
Yâni erbaîne, kırk günlük eğitime girmiş. Ondan sonra icâzet almış.
Sonra Gümüşhaneli Hazretleri, onu Maraş'a irşada göndermiş. Bu
bizimle konuşan şahıs onun torunu, sevmemiz ondan; muhabbet,
bağlılık ordan geliyor. (6)
* * *
Eskiden mürşidler, bir müride ders vermeden onun kabiliyetlerine ve
sâiresine bakarlarmış; olmazsa, başka dergâha gönderirlermiş. Bizim
Hocamız'dan gördüğümüz, merhametinin çokluğundan, herkesi kabul
etmekti. Ama Gümüşhâneli Hocamız'dan görülen; benim dedem
Gümüşhâneli Hocamız'a amcamla beraber gelmiş, dedeme vermiş, amcama
vermemiş. Aynı köyden iki kardeş geliyor, birisine veriyor, birisine
vermiyor. Böyle şeyler olabilir. (7)
* * *
Büyük dedem Molla Abdullah, oğlu dedem Molla Mehmed'i diğer iki
kardeşiyle beraber İstanbul'a getirmiş ve Fatih medreselerine
yerleştirmiş ve herhalde o zamanlarda Gümüşhanevi Hazretleri'ne
intisab eylemiş. Gümüşhanevî Hazretleri o büyük dedemi çok severmiş,
hattâ bir kere "Sen benim oğlum ol!" diye teklif ve iltifat eylemiş.
(8)
* * *
Cevşen, bir çeşit duadır. Cevşen-i Kebir denilen dua, bizim
Gümüşhaneli Hocamız'ın Mecmuatül-Ahzâb'ında vardır. Said-i Nursî
rahmetli, çok sevmiş bu duayı ve ordan almıştır. Risâle-i Nur
talebesi kardeşlerimiz okurlar. Güzel bir duadır. (9)
* * *
Gümüşhaneli Hocamız, saçları dökülse aldırmazmış da, sakalından bir
kıl dökülse toplarmış. Onu muhafaza eder ve gömermiş. Neden?..
"Sakalı ibadet diye bıraktım. İbadetten olan bir şeyin ayaklar
altında kalmasına razı olmam!" dermiş. İnceliğe bak!.. Saçı insan
ibadet diye uzatmıyor, normal olarak uzayabiliyor. Ama sakal ibadet
olarak bırakıldığından, kılı yere düştüğü zaman alırmış. Büyük
insanların inceliklerine bak!.. (10)
* * *
Râmûzül Ehâdîs'i yazan Gümüşhaneli Hocamız da, bazı hadisler için:
"Bu hadis takibata uğramıştır hadis alimleri tarafından..." diye
belirtmiştir. Bazı tabirler var, hadis alimlerinin "Lâ şey', mevdu'
vs." dedikleri şeyler var... Onları almış Gümüşhâneli Hocamız...
Gümüşhâneli Hocamız mevzù hadisi bilmez bir insan değil...
Ama şundan kaynaklanıyor... Mekke-i Mükerreme'de bir alimle
konuşmuştum. Çok zarif bir insan, büyük bir alim, Peygamber
Efendimiz'in de sülâlesinden... Ben böyle biraz açtım da meseleyi;
kısaca dedi ki:
"--Mutasavvife hüsn-ü zanla bakmış rivayetlere, hadis alimleri de
kaşlarını çatarak, keskin nazarla bakmışlar. Biraz böyle sert
davranmışlar." dedi.
Mesele biraz ordan kaynaklanıyor. Bir de Hocamız, bir mevzù hadisi
yazsa bile, "Bu hadis mevzùdur." diyor arkasından... Altında da o
mânâyı te'yid eden birkaç hadis-i şerif getirerek: "Bak buna bazı
alimler mevzù demiş ama, esas itibariyle bunun bir mânâsı vardır; o
mânâyı bilmenizi istiyorum!" demiş oluyor. Bir mürşid olarak, o
konunun bilinmesini istiyor.
Biliyorsunuz, mevzù hadis bile olsa, söz güzel olabilir, tatlı
olabilir. Onun için Süyûtî mevzù hadislerle ilgili kitabına:
"El-Leâlî el-Mesnûat: Yapma İnciler" diyor.
Neyse, o kardeşimiz tenkid etmiş. Hadis alimleri biraz böyle fazla
sert oluyorlar, tenkid ediyorlar. Etsin ama, tenkidin de ilmî âdâbı
vardır. Ulemanın ihtilâfı vardır. Çağların değişmesi ile, yeni gelen
insanların öğrendiği bazı bilgiler dolayısıyla, eskileri tenkidi
vardır. Çok samîmî bir İslâm alimi Gazâlî'nin bazı fikirlerine
katılmayabilir. Çok samîmî bir zât, Muhiddîn ibn-i Arabî
Hazretleri'ne iştirak etmeyebilir. İmâm-ı Rabbânî şu kanâattedir de
Muhiddîn ibn-i Arabî Hazretleri şu kanâattedir... vs. Bu ayrı
mesele, bunlar olabilir.
Ama ben tekkemizde ders kitabının bir hadis kitabı olmasını çok
büyük bir şey olarak görüyorum, çok güzel bir işaret olarak
görüyorum. Kardeşlerime söylerken, "Riyâzüs-Sàlihîn'i okuyun,
Diyanet İşleri Başkanlığı'nın neşrettiği sahih bir hadis kitabıdır.
toplantılarınızda onları okuyun!" diye söylüyorum. (11)
* * *
Hâlid-i Bağdâdî Hazretleri'nin halifelerinden, Trablusşam müftüsü
olan Ahmed ibn-i Süleyman el-Arvâdî Hazretleri, tek bir şahıs için,
Gümüşhânevî Ahmed Ziyâeddin Efendimiz için İstanbul'a gelmiş,
kendisini bulmuş ve "Sırf seni irşad etmek için buraya vazifeli
olarak gelmiş bulunuyorum!" diye onu halvete alıp, tasavvufun
âdâbını, erkânını, ahlâkını, esrârını öğretmiş.
Böylece Hindistan'dan bizzat Hâlid-i Bağdâdî Hazretleri'nin gidip,
Nakşî Tarikatı'nı kaynağından, Müceddidiye şûbesinden, yâni Ahmed
el-Fârûkî es-Serhindî'nin mensub olduğu Müceddiye şûbesinden çok
mükemmel bir tarzda, hocası Abdullah-i Dehlevî Hazretleri'nin tam
rızasını alarak Bağdad'a getirdikten ve yerleştirdikten sonra ve
bütün Ortadoğu'ya yaydıktan sonra, böylece Gümüşhâneli
Hazretleri'yle İstanbul'a geçmiş oluyor Nakşî Tarikatı...
Bendeniz dört sene önce Güneydoğu Anadolu'da gezdim. Urfa, Mardin,
Diyarbakır, Batman, Bitlis, Siirt, Tatvan gibi yerleri gezdim. Çok
net olarak hatırıma geldi ve söyledim, hâlâ çok kesin olarak, net
olarak aynı kanaatteyim: Güneydoğu Anadolu'nun ismi bence
Nakşibendistan olsa, Nakşibendiler diyarı olsa revâ... Çünkü, her
tepede bana bir Nakşî şeyhinin türbesini gösterdiler. Her yerde
Nakşî-Hâlidî şubesinin mensublarını gördüm.
Allah makàmını âlâ eylesin, Hâlid-i Bağdâdî Efendimiz bizzat kendisi
Urfa'ya da gelmiş. Hattâ torunu Urfa Ulu Camisi'nin kabristanında,
hazîresinde medfundur. Torunu orda vefat etmiş. O diyarları bizzat
gezmiş. Halifeleri vasıtasıyla tarikatı oralara yaymış ve mükemmel
bir şekilde yerleştirdikten sonra, İstanbul'a böylece aşılanmış
oluyor Nakşî Tarikatı...
Nakşî Tarikatı'na Anadolu 15. Yüzyıl'dan, Molla İlâhî'den beri
bilir. Fakat bu yeni bir şevk getirmiştir.
Gümüşhaneli Ahmed Ziyâeddin Efendi Hazretleri, 1311 hicrî [1893
milâdî] yılında vefat eden bir büyük muhaddistir. Terceme-i hal
kitaplarına, biyografi kitaplarına büyük bir fakih ve muhaddis
olarak geçmiştir. Ulûm-u şer'iyyede çok sağlam bilgilere sahip bir
kimse... Tabii, tarikatın, tasavvufun şeriata tam, sağlam bir
şekilde bağlı insanlar tarafından öğrenilmesi ve öğretilmesi son
derece önemli bir olaydır.
İşte o koldan Gümüşhânevî Hazretleri çalışmasına devam etmiştir ve
114 kadar halife yetiştirmiştir kendisi... Üç sene de Mısır'da
kalmıştır. Halifelerini Anadolu'nun her yerine, Kafkasya'ya, Mısır'a
ve Ortadoğu'ya yaymıştır. Böylece onun çalışmalarıyla, Nakşî
Tarikatı son derece büyük bir gelişme göstermiştir. Harblerde
Devlet-i Aliyye'nin korunmasında, bu sùfî alimlerin cihada da
iştirakleriyle çok büyük hizmetler meydana gelmiştir.
Ahmed Ziyâeddin Efendi Hazretleri'nden sonra Gümüşhânevî kolu devam
etmiştir. Hocamız Mehmed Zâhid Kotku Hazretleri, onlardan Ömer
Ziyâeddin ed-Dağistânî Hazretleri'nden, İstanbul'da asker iken
tarikata girip el almıştır.
Sanıyorum Ömer Ziyâeddin Hazretleri'ni de bu konularla ilgilenen
herkes tanıyabilir. Çünkü, kendisi hem Kur'an-ı Kerim hafızı, hem de
Buhârî-yi Şerif hafızı idi. Buhârî-yi Şerif'i ezbere bilen müstesnâ
insanlardandır. Altı saatte Kur'an-ı Kerim'i başından sonuna
hatmettiği rivayet edilir. (12)
* * *
Gümüşhaneli Hocamız diyor ki: "Bizi seven, bizim kitaplarımızı
okuyan bizdendir." Bu bir gönül bağıdır, esas itibariyle böyledir.
Fakat aynı zamanda, Peygamber Efendimiz'e bağlılık gibi bir bağlılık
olduğu için, biraz daha yakın bir tanışma halinde olması temenni
edilir. Gelemiyorsa, birisiyle haber gönderir; vekâleten konuşur,
ders veririz. Böylece özel olarak, belirli olarak irtibat kurmak
faydalıdır. (13)
* * *
Süleymaniye'de, cennetmekân Kànûnî Sultan Süleyman'ın türbesinin
yakınında Hocamız'ın kabri... Türbesinin girişinde, sol tarafta
Gümüşhâneli Ahmed Ziyâeddin Efendimiz'in muhterem valide hanımla
beraber kabirleri var. Ordan biraz daha ileri gidince de sıra sıra
Gümüşhaneli Dergâhı'nın şeyhlerinin kabirleri var. (14)
* * *
Tarihî çevreyi korumak, mefâhirimizi korumak... Ne yaptık meselâ,
gittik Gümüşhâne'de bir Gümüşhâneli toplantısı yaptık, iki gün
sürdü. Vali geldi, belediye başkanı geldi, profesörler geldi, herkes
geldi. Gümüşhâneliler dediler ki:
"--Yâhu, bizim böyle dünyanın tanıdığı, dünya çapında yetiştirilmiş
bir alimimiz varmış da, sizden öğrendik; Allah sizden razı olsun!"
dediler.
Bilmiyorlar Gümüşhâneli Ahmed Ziyâüddin Efendimiz'i... Padişahlar
elini öpmüş, hürmet etmiş. Mısır'da talebeleri var, Endonezya'da
talebesi var... Herkes tanıyor, seviyor, biliyor, hürmet ediyor.
Bizimki bilmiyor, Gümüşhaneli bilmiyor. "Ben Gümüşhâne'denim,
Gümüşhâneli Ahmed Ziyâüddin Efendi gibi insanlar yetişmiş yerdenim!"
demesi lâzım. Bilmiyor, bir şeyden haberi yok. (15)
NOTLAR
(1) Prof. Dr. M. Es'ad Coşan,
Avustralya Sohbetleri-4, s. 269 - 277, Seha, İstanbul, 1996.
(2) Prof. Dr. M. Es'ad Coşan, Kadın
ve Aile, Mayıs 1993.
(3) Prof. Dr. M. Es'ad Coşan, Sosyal
Çalışmalarda Organizasyon ve Başarı, s. 122, Seha, İstanbul, 1994.
(4) Prof. Dr. M. Es'ad Coşan, Sosyal
Çalışmalarda Organizasyon ve Başarı, s. 183, Seha, İstanbul, 1994.
(5) Prof. Dr. M. Es'ad Coşan,
Avustralya Sohbetleri-1, s. 44, Seha, İstanbul, 1995.
(6) Prof. Dr. M. Es'ad Coşan,
İslâm'da Eğitimin İncelikleri, s. 246, Seha, İstanbul 1997.
(7) Dr. Metin Erkaya, Anılarla
Mehmed Zâhid Kotku Rh.A, s. 103, Seha, İstanbul, 1997.
(8) Prof. Dr. M. Es'ad Coşan, İslâm,
Eylül 1996
(9) Prof. Dr. M. Es'ad Coşan, Güncel
Meseleler-2, s. 345, Seha, İstanbul, 1998.
(10) Prof. Dr. M. Es'ad Coşan,
Güncel Meseleler-1, s. 220, Seha, İstanbul, 1995.
(11) Dr. Metin Erkaya, Anılarla
Mehmed Zâhid Kotku Rh.A, s. 340, Seha, İstanbul, 1997.
(12) Dr. Metin Erkaya, Anılarla
Mehmed Zâhid Kotku Rh.A, s. 348, Seha, İstanbul, 1997.
(13) Prof. Dr. M. Es'ad Coşan,
Güncel Meseleler-2, s. 187, Seha, İstanbul, 1998.
(14) Prof. Dr. M. Es'ad Coşan, Doğru
İnanç ve Güzel Kulluk, s. 256, Seha, İstanbul, 1998.
(15) Prof. Dr. M. Es'ad Coşan,
Tasavvuf Yolu Nedir? s. s. 159, Seha, İstanbul, 1997.
KASTAMONULU HASAN HİLMİ
EFENDİ RH.A HAZRETLERİ
Hülya YILMAZ (*)
Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî hazretlerinin yetiştirdiği, daha
hayattayken yerine vekil bırakarak irşad selahiyeti verdiği
Gümüşhâneli Dergâhı şeyhlerinden Hasan Hilmi Efendi KS Kastamonu'nun
Azdavay Kasabası'nda 1240/1824 senesinde doğar.
Müridân arasında daha çok "Kastamonî" nisbesiyle tanınan Hasan Hilmi
Efendi KS'nin babası, Abdullah adında ümmî fakat velî bir zâttır.
Kendisinden nakledildiğine göre bir cuma günü babası aniden
rahatsızlanır, çocuklarına; "Beni hemen guslettirin. Bugün Rabbim'e
icabet edeceğim. Onun huzuruna tertemiz çıkmak isterim!" deyince,
arzusu yerine getirilir. Cuma namazını eda ettikten sonra da
dostlarını evine davet ederek helalleşip, vedalaştıktan sonra ruhunu
teslim eder.
Hasan Hilmi Efendi KS, orta boylu, nur yüzlü, ak sakallı, buğday
benizli, çekme burunlu, açık kaşlı, ela gözlü idi. Başında Nakşi
tâcı, beyaz sarık, sırtında boylu entari ve hırka bulunurdu.
Hazret-i Ebûbekir RA yaratılışlı, ismi ile müsemmâ hilim sahibi,
takvâ örneği bir zât idi.
İlk tahsiline Kastamonu'da başlar. Memleketinin ileri gelen
âlimlerinden kıraat, sarf ve nahiv ilimleri tahsil eder.
Onsekiz yaşlarına geldiğinde tahsilini tamamlamak üzere babası
tarafından İstanbul'a gönderilir. İstanbul'da Mahmud Paşa
Medresesi'ne yerleşir. Burada Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî Hazretleri
ile tanışır. Elli yılı aşkın bir süre devam edecek olan
beraberlikleri böylece başlar.
Mahmud Paşa Medresesi'nde Nevşehir'li Büyük Hazım Efendi'nin
derslerine devam eder. Tefsir, Fıkıh, Hadis, Hikmet gibi ilimlerde
tahsilini tamamlayarak icâzet alır.
Hasan
Hilmi Efendi KS, terkedilmiş, ıssız ve ibadete kapalı bulunan Fatma
Sultan Camii müezzinliğine gönüllü olarak talip olur. Camiyi kısa
sürede ihyâ ederek günün beş vaktinde açık hale getirdiği için bu
caminin baş müezzinliğine tayin edilir. Fatma Sultan Camii'ndeki bu
vazifesi icabı Mahmud Paşa Medresesi'nden ayrılır. Buna rağmen
başından beri büyük bir saygı ve hürmetle bağlı olduğu Gümüşhânevî
Hazretleri'ni sık sık ziyaret eder.
Ahmed ibn-i Süleyman el-Ervâdî KS, o aralar İstanbul'a gelmiş ve
Gümüşhânevî hazretleri ona intisab etmiştir. Hasan Hilmi Efendi de
uzun süredir bu yola intisab etme arzusu içindedir. Bu düşüncesini
dostu, sırdaşı Gümüşhânevî KS'ye açar. Gümüşhânevî KS ise şeyhi
Ervâdî KS'nin müsaadesiyle sohbet şeyhi ittihaz ettiği, Ervâdî gibi
Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî KS'nin İstanbul halifelerinden olan,
Abdülfettah el-Ukarî KS (1281/1864)'ye intisab etmesi yolunda
tavsiyede bulunur.
Hasan Hilmi Efendi KS, Gümüşhânevî Hazretleri'nin de delaletiyle
Abdülfettah el-Ukarî'ye intisab eder. Şeyhinin vefatına kadar, ona
candan bir teslimiyetle bağlı kalır. Bu arada Gümüşhânevî KS ile
birlikte Ervâdî Hazretleri'nin ayasofya Camii'ndeki hadis derslerine
devam ederler.
Hasan Hilmi Efendi, ilk şeyhinin 1864 senesinde vefatından sonra,
Ervâdî'den hilafet alan Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî'ye intisab eder.
O'nun hadis derslerine devam ederek ilmî icâzet alır. Hemen ardından
seyr-ü sülûkunu tamamlayarak hilâfet alır. Daha şeyhi hayattayken
irşad makamında vekili ve baş halifesi olur.
Hasan Hilmi Efendi KS 1863 senesinde şeyhi Gümüşhânevî (k. s.) ile
beraber Hac farizasını eda eder. Şeyhinin ikinci hac seyahatı
dönüşünde üç sene Mısır ve Tanta'da ikamet ettiği sürede Gümüşhâneli
Dergâhı'nda ona vekalet eder. Şeyhi İstanbul'a döndüktün sonra
kendisini İzmit-Adapazarı bölgesinin irşadı maksadıyla Geyve'ye
gönderir. Hasan Hilmi Efendi KS, burada inşa ettirdiği medrese ve
tekkede hem hadis okutmuş hem de tarikat neşrine çalışmıştır.
Gümüşhânevî Hazretleri, zayıflığı ve ihtiyarlığı sebebiyle dergâhın
faaliyetlerini yürütemeyecek hale gelince, müridi ve baş halifesi
Kastamonu'lu Hasan Hilmi Efendi'yi Geyve'den İstanbul'a çağırarak
tekkeyi ona teslim etmiş, müridlerine de ona bağlanmalarını
söylemiştir. Bundan sonra Gümüşhânevî hazretleri vefatına kadar
yalnızca cuma sohbetlerini ve Hatme-i Hâce zik i rlerini icra
ettirmiştir. Vefat ettiği sene ise bu vazifeler de dahil olmak üzere
tekkenin bütün mesuliyetlerini Hasan Hilmi Efendi'ye bırakmıştır.
1893 senesinde şeyhinin vefatından sonra, onsekiz yıl fiilen
Gümüşhâneli Dergâhı'nda irşad vazifesi gören Hasan Hilmi Efendi de,
şeyhi gibi hadis ilmi ile iştigali esas almış, tekkenin el kitabı
mesabesinde olan Râmûz el-Ehâdîs'i senede iki defa hatmetmeyi itiyad
edinmiştir.
Muhammed Zâhid el-Kevserî başta olmak üzere Ezine'li Mehmed Hulusi
Efendi gibi yüzlerce talebesine maddî ilimler yanında irfan, edeb,
ahlak ve ruh terbiyesi vermiş, bundan başka elli altı halife
yetiştirmiştir. Amasya'lı Eyyüb Sabri, Katip Mustafa Fevzi,
Bolvadin'li Ahmed, Kayseri'li Ali Rıza, Geyve'li Yusuf Bahri bunlar
arasında sayılabilir.
1896 senesinde yerine Safranbolulu İsmail Necati Efendi'yi vekil
bırakarak hacca giden Hasan Hilmi hazretleri, Gümüşhânevî'nin
Medine'deki müridlerinden Hafız Ahmed Ziyâüddîn Efendi'ye misafir
olmuş ve onsekiz gün Ravza-i Peygamberîde halvet ederek mücavir
kalmıştır.
Son zamanlarına doğru, irşad hizmetlerini yürütemeyecek duruma
gelince, yerine Gümüşhânevî Hazretlerinin halifelerinden
Safranbolu'lu İsmail Necati Efendi'yi vekil ve halife tayin
etmiştir.
Hastalanıp yatağa düştüğü ve hiç bir şey yiyip içmediği bir gün,
gözlerini hafifçe açarak, müridlerine yazdığı vasiyetini ihtiva eden
kağıdı verdikten sonra:
"Aslında benim, Rahmet-i Rahmân'a kavuşma vaktim çoktan geldi. Fakat
sizler benim için dua ettikçe rahatsız oluyorum. Bu ruh artık Rabb-i
Mecidine kavuşmak ister. Ne olur dua etmeyi bırakın!" diye söylemiş,
sonunda da derinden bir "Allah..." diyerek ruhunu teslim etmiştir.
10 Şubat 1911 Perşembe günü, saat 07.15 'de vefat eden Hasan Hilmi
Efendi Hazretleri'nin kabri, Süleymaniye Camii Haziresinde
bulunmaktadır.
Halifelerinden Kâtip Mustafa Fevzi Efendi'nin şeyhinin hayatını,
güzel hallerini, yolculuklarını ve kerametlerini manzum olarak
kaleme aldığı "Menâkıb-ı Haseniyye fi Ahvâlis-Seniyye" adında bir
eseri vardır. Hasan Hilmi Efendi'nin vefatına, müridi Kâtip Mustafa
Fevzi tarafından şu beyitle tarih düşülmüştür:
Ah Cenâb-ı
Hilmi-i Kutb-ı zamân,
Oldu bugün mûcib-i da'vet-i rahmân!
(1329)
Gümüşhânevî Hazretleri'nin halifelerinden Mustafa Fevzi ibn-i Numan,
Hediyyetül-Hàlidîn adlı eserinin, Gümüşhânevî'nin halifelerine
ayırdığı kısmında, Hasan Hilmi KS hakkında şu beyitleri söylüyor:
Yüzonaltı
halife var didimdi,
Mahallinde anı zikreyledimdi.
Teberrük
eyledim ta'dâd-ı esmâ,
Diyem bir bir yolınca hayy-ü mevtâ.
Hasan Hilmi
ki şeyh-i pür hayâdır;
Vekil-i Hazret-i Ahmed Ziyâ'dır.
O nûr-ı ayn-ı
ihvân-ı kirâmdır,
Şiraze bend-i sadât-ı ızâmdır.
Odur
mürşidlerin şâhı bu demde,
Anun misli yaturlar hep ademde.
O dürr-i
tâc-ı ashâb-ı tükâdır,
O şems-i envâr-ı ehl-i nükâdır.
Muhakkak
kıdve-i cümle müridan,
Odur şüphe idilmez kâmil insan.
Tevazu-pîşedir
zât-ı kerîmi,
Gel inkâra koma nefs-i leîmi.
Anı Ahmed
Ziyâ koydı yerine,
Ana her kim ezâ itse, yeri ne?..
Anı inkâr
ider mi hiç mürîdan,
Ana kem söyleyen hiç olmaz ihvân.
Mustafa Fevzi Efendi, "Menâkıb-ı Haseniyye" adlı eserinde mürşidi
Hasan Hilmi Efendi'nin vefatının ardından şu beyitleri
söylemektedir:
Hazret'in
Vefâtı Beyânına Dair:
Bizleri yaktın, kavurdun neyledin!
Biz bu hali
görmeyiz zannetmişiz.
Biz ne firkatli zamana yetmişiz!
Bu ne
firkat bu ne dehşettir bugün,
Bendegânın hep yetim oldu bütün.
Bu vedâ-ı
eyâmimi ey nur ayn,
Elvedâ artık sönsün hûr-ı ayn.
Sen
gidersin sevgili Sübhânına,
Bir vasiyyet var mı hiç ihvânına.
Vermek
istersen mübarek canını,
Kimlere terk eyledin ihvânını!
Çünkü
duymuş bunları ol bestegir,
Çeşmini açmış heme pîr-i münîr.
Şöyle
ferman eylemiş pîr-i celîl,
Hakk'a vuslattır meramım müstakil.
Durmak
olmaz gitmeye söz vermişim,
Şimdi râh-ı rıhlete ben girmişim.
Söyleyin
ihvânıma benden selâm,
Ben helâl ettim hukuku bit-temâm.
Hakkını
anlar bana etsün helâl,
Etmesünler ağlayıp kesb-i melâl.
Onları ben
şeyhe teslim eyledim,
Nice kim hâl-i hayatta söyledim.
Bunları
zât-ı reşîde söyledi,
Bu sözü takrir ederken ağladı.
Eylemiş
te'sir ona ism-i celâl,
Zâhir olmuş alem-i tur-i misâl.
Şöyle
nakletti bize ol Fâzıla,
Nakşedildi ol nidâ levh-i dile.
Öyle
"Allah!" lafzını hiç duymadım.
Lezzet-i mânây-ı lafza doymadım.
O nidâya
olmuşum hayreten sâr,
Ömrüm oldukça o lezzet pâyidâr.
KAYNAKLAR:
Feridüddin Attar, Tezkiretüíl-Evliyâ,
Haz. M.Z.K., s. 321-332, İstanbul 1983
Ahmed Ziyaüddin Gümüşhanevî, Râmûzül-Ehâdîs,
Terc. Abdülaziz Bekkîne, c. 1, s. 9, ts.
Kara, Mustafa, Ahmed Ziyaüddin
Gümüşhânevî'nin Halifeleri, Ahmed Ziyaüddin Gümüşhànevî Sempozyum
Bildirileri içinde, Haz. Necdet Yılmaz, s. 122-123, İstanbul 1992.
Aykut, Said, Kastamonulu Hasan Hilmi
Efendi, Allah Dostları, c. 9, s. 295-299, İstanbul 1996.
SAFRANBOLULU İSMÂİL NECÂTİ EFENDİ RH.A
HAZRETLERİ
Hülya YILMAZ (*)
Gümüşhâneli Dergâhı şeyhlerinden İsmail Necâti Efendi KS,
Kastamonu'ya bağlı Safranbolu kazasının Oğulveren Köyü'nde
doğmuştur. Ömeroğlu Sülâlesine mensub Hacı Mehmed Efendi'nin
oğludur. Gür ve beyaz sakalı, celâl ve heybeti ile İsmail Necati
Efendi, şeyhi Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî Hazretleri'ni andırırdı.
İlk tahsiline Safranbolu'da Müftü Mehmet Hilmi Efendi'den ders
görerek başlamıştır. Ardından İstanbul'a gelmiş, muhtelif hocalardan
ilim tahsil ederek icâzet almaya muvaffak olmuştur.
Bayezid Medresesi müderris ve dersiâmlarından Aksekili İbrahim
Efendi'den, tekmîl-i nüsah eden İsmail Necati Efendi KS, 1876'da
açılan rüûs imtihanında başarılı olmuş ve otuzbeş yaşlarında iken
Bayezid Medresesi'nde ders vermeye, 1892'den itibaren de
talebelerine icâzet vermeye başlamıştır. 1897-1909 yılları arasında
huzur dersleri muhataplığı, 1909 ve 1910 senelerinde de mukarrirlik
vazifesini yerine getirmiştir.
Zâhirî ilimlerde bu yükselişin ardından İsmail Necati Efendi KS,
Gümüşhânevî Hazretleri'ne intisab etmiştir. Mânevî kemâli için
gereken eğitime tamamiyle kendini vererek, zâhirî ilimlerde olduğu
gibi bâtınî ilimlerde de temayüz etmiştir. Öyle ki Gümüşhânevî
Hazretleri'nin Hasan Hilmi Efendi'den sonra ikinci büyük halifesi
olarak, 1911 (H.1329) yılında irşad makamına geçmiş ve ömrünün
sonuna kadar (1919) bu vazifeyi sürdürmüştür. Aynı yıl ayrıca Dârül-Hilâfetil-Aliyye
kısm-ı âlî hadis dersi müderrisliğine tayin edilmiştir.
İsmail Necati Efendi, irşad makamında bulunduğu on yıl süresince pek
çok âlim ve talebe yetiştirdiği gibi Râmûz el-Ehâdîs'i de senelerce
okutmuştur. Cumhuriyet Türkiyesi'nin ilk İstanbul Müftüsü ve Sultan
Abdülaziz'in oğlu Şehzade Şevket Efendi'nin hocası, Süleymaniye
Medresesi Usûl-i Fıkıh dersi müderrisi ve aynı zamanda huzur
dersleri muhataplarından Safranbolu'lu Hafız Mehmed Fehmi (Ülgener)
Efendi, İsmail Necati Efendi'nin oğlu; İstanbul Üniversitesi İktisat
Fakültesi dekanlığında bulunmuş, Prof. Dr. Sabri Fuat Ülgener ise
torunudur.
Gümüşhânevî Hazretleri'nin Hasan Hilmi Efendi'den sonra ikinci
halifesi olan İsmail Necati Efendi dokuz sene dergâhta hilafet
vazifesini sürdürmüşlerdir. Kendisinden hilafet alanlardan Ferşâd
diye tamınan Of'lu İbrahim Hakkı Efendi'nin talebelerinden şu
hadiseler naklediliyor:
Halvette iken bir gün İbrahim Hakkı Efendi'ye mühim bir kalp krizi
gelir. İsmail Necati Efendi'ye haber verirler. Doktor Emin Paşa'yı
çağırın der. Emin Paşa Gümüşhanevî Hazretleri'ne mensubdur ve aynı
zamanda sarayın doktorudur. Emin Paşa hastayı muayene edince, rengi
kül gibi olmuş bir halde dergâhtan çıkıp gider. Ertesi gün dergâha
gelerek ihvana müjde verir.
İbrahim Hakkı Efendi'nin yakalandığı kalp hastalığından kimsenin
kurtulmadığını muayene sonunda anlamıştım. Ama Allah'tan ümit
kesmedim. Rasûlüllah SAS'e durumu arzettim:
"--Ahir zaman ulemasındandır, ondan çok hizmet bekliyoruz." diye
niyaz ettim.
Şifa bulacakları müjdesini aldım elhamdü lillâh demişlerdir. Bundan
sonra İbrahim Hakkı Efendi --Hacı Ferşad Efendi-- uzun seneler Of,
Trabzon, Samsun ve havalisinde ilim ve tarikat neşrinde bulunmuş,
eserleri halen mevcut olan hizmetler yapmıştır.
Son Osmanlı Padişahı Sultan Vahideddin de kendisine intisab etmiş ve
derslerine devam etmiştir. İsmail Necati Efendi, 6 Şubat 1919'da
vefat etmiş, Süleymaniye haziresindeki kabrine defnedilmiştir.
Mezar taşı kitabesinde şu beyitler yer almaktadır:
Hüvel-Bâkî,
Mürşîd-i
ehl-i hakîkat, kudve-i erbâb-ı dîn,
Hazreti üstâd-ı a'zam, tâc-ı fahril-àrifîn,
Sânî-i kàim-makàm-ı Hazret-i Ahmed Ziyâ,
Şems-i feyyâz-ı fezâil, nûr-ı ayn-ı sâlikîn,
Nisbet-efzâ-yı tarikat rehberi, ilm-i bütün,
Zübde-i eslâf-ı sâdât, muktedâ-yı âhirîn,
Zül-cenâhayn Hàce İsmâil Efendi hazreti
Fevziyâ üçler huzùrunda oku üç Fâtiha,
Vâris-i ekmel idi, her hâli gàyetle metîn,
Burdadır rûh-ı Ziyâ, Hilmi, Necatî berîn...
Sene: 1338 fî 15 C. Evvel; sene:
1335 fî 6 Şubat (1919)
KAYNAKLAR:
Solakoğlu, M. Cemil, Tezkiretül-Evliyâ
(Haz. M Z K) eki, s. 323, İstanbul 1977.
Ahmed Ziyaüddin Gümüşhânevî,
Râmûzül-Ehàdîs, Terc. Abdülaziz Bekkine, c.1, s.10.
Gündüz, İrfan, Ahmed Ziyâüddin
Gümüşhànevî, s.146-148, Seha Neşriyat, İstanbul 1984
(*) Dünden Bugüne Gümüşhànevî
Mektebi isimli eserden alınmıştır.
ÖMER
ZİYÂÜDDÎN-İ DAĞISTÂNÎ KS
Hülya YILMAZ (*)
Ömer Ziyâüddîn Efendi, Dağıstan'da Çerkay'a bağlı Miatlı Köyü'nda
1266 hicrî, 1849 milâdî senesinde doğmuştur. Babası, zamanın
ulemâsından müderris Abdullah Efendi, Avar Türklerindendir. Ömer
Ziyâüddîn Efendi, uzunca boylu, beyaz yüzlü, ak sakallı, vakur ve
son derece cömert idiler. Arapça, Farsça ve Rusça'dan başka, Türk
lehçeleri uzmanı idiler.
İlk tahsiline babasından ders görerek başlar. Gençlik yıllarına
geldiğinde Ruslarla Şeyh Şamil arasında 1825'lerden beri devam eden
mücadelelere iştirak eder. Şeyh Şamil'in oğlu Gazi Mehmed Paşa'nın
maiyetinde Kafkas Cephesi'nde Ruslar'a karşı yıllarca at üstünde
savaşır. O sıralar yirmi yaşlarındadır. Mücadele sona erince
Dağıstan grubu Osmanlı Devleti'ne hicret eder. Böylece Ömer
Ziyâüddîn Efendi de İstanbul'a yerleşir, burada Ahmed Ziyâüddîn
Gümüşhânevî KS'ye intisab eder. Aynı yıl şeyhülislamlığa takdim
ettiği "Tecvîd-i Umûmî" isimli eseriyle, taşra ruûsuna nail
olur.
Ömer Ziyâüddîn Efendi'nin asıl adı Ömer'dir. Gümüşhânevî Hazretleri
kendisini, "Sana Ziyâüddîn adını veriyorum, isminle muammer ol!"
diyerek taltif etmiştir. Yine şeyhinin kendisine "Hâfız Ömer!" diye
hitab etmesi üzerine, gece-gündüz demeden kendi kendine çalışarak
altı ayda hıfzını tamamlamıştır. Kur'ân'ı hıfzettiği gibi, ikiyüzbin
hadisi de râvî zinciriyle beraber ezberlemiştir. Daha çocukken,
hadis hıfzının isbatı için kendini hâfızlar cemiyetine mümeyyiz
seçtirmiştir.
Bunlara devam ederken bir ara, "Ben başka tarikata geçsem..." diye
düşünür. Galata Mevlevîhânesi'ne gider. Ayinleri seyrederken bir ara
kendinden geçer. Birisi cübbesinin ensesinden tutar, kubbeye doğru
çıkartır, oradan aşağı bırakır. O arada Ömer Ziyâüddîn Efendi Allah
diye haykırır. Ter içindedir. Tekkeye gelip şeyhinin elini öpmek
ister, şeyhi Gümüşhânevî Hazretleri ise gülerek:
"--O kadar yüksekten düşersen tabi bağırırsın!" der.
Kendisini kaldıranın kim olduğunu anlayan Ömer Ziyâüddîn Efendi KS
şeyhinin ellerine kapanmış, dört elle tekkeye sarılmıştır. Gerek
çalışması, gerekse hafızasının kuvvetiyle kısa zamanda terakki
ederek icâzet almıştır.
Tahsilini tamamlayıp icâzet aldıktan sonra Aralık 1878'de Edirne
ikinci Ordu Alay Müftülüğü'ne tayin edilir. Eylül 1892 tarihine
kadar ondört sene bu vazifeyi îfâ eder. Haziran 1893 - Mayıs 1901
seneleri arasında Malkara kadılığı vazifesinde bulunur. 1903'de
Kudüs mevleviyetine, ertesi yıl Malkara kadılığına tayin olunur.
"Şeriatte, icrâ-ı adâlet eden kişi devletten para almaz." diyerek
kadılık maaşını cebine koymadan talebelerine dağıtırlarmış. Ömer
Ziyâeddin Efendi KS Malkara'da iken son eşi Hafize Hanım'la evlenmiş
ve kendisinden sekiz çocuğu olmuştur. Soyu hayatta olan beş çocuğu
ile devam etmektedir. İlk üç hanımından doğan çocukları
yaşamamıştır.
Malkara'da bulunduğu süre içinde her sene hatimle teravih namazı
kıldırmıştır. Altı saatte tam bir hatimle teravihi bitirirler ve eve
geldiklerinde sahur olurmuş. Ömrünün son demlerinde bile Kur'ân-ı
Kerîm'i baştan sona Fatiha gibi okuyabildikleri bildirilmektedir.
Malkara kadılığı vazifesinde iki yıl kaldıktan sonra, 1906 senesinde
İstanbul'a yerleşir. 1908'de saltanat ve hilafeti savunan
"Hadîs-i Erbaîn fî Hukûki's-Selâtîn" adlı eserini neşreder.
1909 senesinde 31 Mart Vak'asına karıştığı, İttihâd-ı Muhammedî
Cemiyeti ve Derviş Vahdetî ile ilgisi olduğu iddiasıyla Dîvân-ı Harb-ı
Örfî tarafından müebbet kalenbetliğe mahkum edilir. Cezası bir süre
sonra sürgüne çevrilerek Medine'ye gönderilir ve orada yedi ay
kalır.
Bu arada Mısır Hidivi Abbas Hilmi Paşa rüyasında Peygamber SAS
Efendimiz'i görür. Kendisine "Medîne-i Münevvere'de bulunan Hâfız
Ömer'i himayene al, getir!" diye ismiyle belirterek söyler. Üç gece
üstüste aynı rüyayı görür. Nihayet maiyetiyle yola çıkar. Medîne-i
Münevvere'ye vasıl olur. Ömer Ziyâüddîn Efendi'yi yanına alır.
Mısır'a gelirler. Abbas Hilmi Paşa kendisine "Peygamber'in emaneti"
der, büyük hürmet gösterir.
Ömer Ziyâüddîn Efendi KS, böylece Müntezeh sarayına yerleşir. Abbas
Hilmi Paşa'nın saray hocalığını ve imamlığını yapar. Burada yaklaşık
on yıl kalırlar. Bu sırada Birinci Dünya Savaşı devam etmektedir.
Bir ara Mısır'da İngilizler tarafından hapse atılır.
14 Nisan 1912'de çıkan umûmî af üzerine, şeyhülislamlığa müracaat
ederek devrin şeyhülislamından vazife taleb etmiştir. Hilâfeti
savunan kırk hadîs-i şerifin yer aldığı "Hadîs-i Erbaîn fî
Hukûki's-Salâtîn" isimli eseri yüzünden bu isteği geri çevrilmiştir.
Uzun süren mücadeleleri sonunda nihayet hakkı teslim edilerek, önce
5 Ağustos 1919'da Dârü'l-Hilâfeti'l-Aliyye Medresesi hilâfiyat
(tartışma ve münakaşa yoluyla, karşı fikri çürütme) sonra da yine
aynı medresenin Hadis dersi müderrisliğine tayin edilmiştir. (27
Ekim 1920).
Ömer Ziyâüddîn Efendi Hazretleri, 1919 senesinde Gümüşhâneli Dergâhı
şeyhlerinden İsmail Necati Efendi KS'nin vefatı üzerine
Gümüşhânevî'nin üçüncü halifesi olarak postnişin olmuş, irşad
görevini üstlenmiştir. Bu arada Râmûzül-Ehàdîs adlı hadis
kitabını da okutmaya devam etmiştir.
Sultan Vahidüddin'in bizzat gelip yaptıkları şeyhülislamlık
teklifini "işgal altında bulunan bir memlekette fetvâ makâmı işgal
edilmezî diyerek kabul etmemişlerdir.
Şeyh Hazretleri, 30 Kasım 1920 senesinde 18 Rebiülevvel Perşembe
günü yetmişüç yaşlarında iken Gümüşhâneli Dergâhı'nda vefat
etmişlerdir. Kabirleri Süleymaniye Camii Hazîresi'ndedir.
Ömer Ziyâüddîn Efendi KS'nin Türkçe, Arapça ve Dağıstan dillerinde
pek çok eseri bulunmaktadır.
Lezgi dili ile yazılmış (Çerkezce) Mevlîd-i Şerîf'i bin beyitliktir.
Dağıstan yöresinde Süleyman Çelebi'nin Mevlid'i gibi meşhur
olmuştur. Şâirlik tarafı baskın olan Ömer Ziyâüddîn Efendi'nin Şeyh
Şamil'in kabilesinin dili ile yazılmış Kısâs-ı Enbiya adlı manzum
eseri, Dağıstın'da, Mevlid, Mi'rac ve Mu'cizat isimli eserleri de
Edirne'de basılmıştır.
"Fetevâ-yı Ömeriyye bi-Tarikatil-Aliyye" adlı eseri Seha Neşriyat
tarafından neşredilmiştir. Diğer eserleri şunlardır:
01. Sünen-i
Akvâli'n-Nebeviyye mine'l-Ehâdîsi'l-Buhâriyye
02. Zübdetü'l-Buhârî
03. Es'ile ve Ecvibe fî İlmi'l-Hadîs
04. Et-Teshilatü'l-Atire fi'l-Kıraati'l-Aşere,
05. Metn-i Akâid Tercemesi
06. Adâbu'l-Kur'ân,
07. Mevhibe-i Bârî Terceme-i Buhârî,
08. Mu'cizât-ı Nebeviyye,
09. Zübdetü'l-Buhârî Tercemesi,
10. Zevâidü'z-Zebidî,
11. Mir'ât-ı Kanûn-i Esâsî.
Hadis, Siyer, Fıkıh, Tecvid ve Kıraat gibi ilimlerde eser vermiş,
fıkhî ve tasavvufî eserleri ile tanınan Ömer Ziyâüddîn Dağıstani KS,
son devrin ilim ile tarikatı, tasavvuf ile fıkhı bir arada yürüten
muhaddis ve mutasavvıflarından, aynı zamanda hadis hâfızlarından
biridir.
Şöhret ve nüfûzunun, geniş bölgelerde yayılmasından dolayı eserleri
çeşitli yörelerde neşredilmiş, dağıtımı yapılmıştır. İstanbul,
Dağıstan, Mısır, Trabzon ve Edirne'nin çeşitli matbaalarında basılıp
dağıtılan eserleri, Mısır'dan Dağıstan'a, Edirne'den Trabzon'a
kadar, geniş bir kesime feyz kaynağı olmuştur.
Prof. Dr. İrfan Gündüz ve Prof. Dr. Yakup Çiçek tarafında Türkçeye
tercüme edilen Fetevâ-yı Ömeriyye adlı eserde Ömer Ziyâüddîn
Dağıstanî Hazretleri tarikat, tarikat âdâbı ve tarikatta gelenek
haline gelen bazı hususların dinde yeri olup olmadığı gibi bugün
bile halen güncelliğini muhafaza eden meselelere açıklık
getirmiştir. Bu tür sorular ve cevaben verilen fetvaların bazılarını
sunuyoruz:
Soru: Tarikat nedir? Tarikat ile şeri'at arasında bir ayrılık var
mıdır? Şeriatsız tarikat düşünülebilir mi?
Cevap: Ehl-i sünnet ve'l-cemaat akidesine göre, İslam Fıkhının dört
asıl kaynağına --kitap, sünnet, icmâ-ı ümmet, kıyâs-ı fukaha--
sımsıkı sarıldıktan, farz, vacip ve sünnetleri eksiksiz îfâ ve
icrâdan sonra, kötü ahlâk ve alışkanlıklardan kaçınıp, güzel
ahlaklarla donanmaya, zikrullah, fikrullah, nafile ibadet ve tâ'at
ile meşgul olmaktan ibaret olan tarikat ile, tarikatın aslı
durumunda bulunan şerî'at arasında bir ayrılık ve aykırılık yoktur.
Şeri'atsız tarikat küfrün ve inkarın ta kendisidir.
Soru: Nakşıbendiyye Tarîkatı'nda "Râbıta-i Şerîfe" adıyla
meşhur olan uygulamaya, tarikattan nasibi olmayan, mutaassıb bazı
âlimlerin, fıkıhda bilgisiz olan bazı taklidçi ilim adamlarının
karşı çıkmalarının sebebi nedir?
Cevap: Râbıta, Allah'a O'nun yüce Rasûlüne ve Cenâb-ı Hakk'ın velî
kullarına duyulan bir sevgiden ibarettir. Râbıta ile sevgi
arasındaki alaka "zikr-i lazım ile irâde-i melzumî (birinin
bulunması halinde diğerinin de zarurî olarak bulunması)
kabilindendir. Nasıl sevgi; sevgilinin hayalini, güzelliğini,
şahsını, sıfatlarını, hal ve hareketlerini, yüz hatlarını düşünerek
kalbi sevgiliye bağlamaktan ibaret ise râbıta da öyledir. O da:
Sevginin fazlalığından kaynaklanan kalbî bir alakadan ibarettir. Bu,
şahsına, hal ve durumuna göre her mü'minin kalbinde az veya çok
bulunur. Zira, her mü'minin kalbinde az ya da çok Hz. Peygamber
(s.a.v.) ve Dört büyük halifesine yönelik bir sevgi ve bir alâka
vardır.
Râbıta, lügatta, artırmak, kuvvetlendirmek, güçlendirmek ve bağlamak
ma'nalarına gelir...
Kendisini sevdiğine, şeyhine, Hz. Peygamber'e veya Cenâb-ı Hakk'a
gerçek ma'nada bağlayan, onlarla kalbî ve ma'nevî bir irtibat kuran
salikin, rabıtası gerçekleştiği zaman, râbıta edenle edilen arasında
bir sevgi ve dostluk meydana gelir. Onu düşünmek müride zevk vermeğe
başlar. Böyle bir sâlikin, irtibat te'min ettiklerinden yardım
dilemesi, onların tavır ve davranışlarından kendi problemlerine
çareler bulması, feyz ve bereket dolu hayatlarından istifade ve
istifâza etmesi mümkündür. Cenâb-ı Hakk'a vuslat konusunda, onlardan
şefaat, himmet ve yardım dileyerek, delalet temenni eder. Onların
gıyabında da sanki onların huzurundaymış gibi edebli ve terbiyeli
hareket etmeye bakarak feyz kazanmağa calışır Böylelikle ma'siyet ve
kötülüklerden uzaklaşmaya gayret eder. Bize göre gerçek râbıta
budur.
Allah'ı, Rasûlünü ve Allah'ın velî kullarını seven mü'minlerin
--kadın olsun erkek olsun-- kalblerinden onlara yönelik bir sevgi
râbıtası vardır. Muhabbet, sevgi ve kâbiliyetlerine göre böyle bir
alâkanın bulunması tabii ve zarûrîdir. Hz. Peygamber'in ve ashabının
hayatında bunu görmek mümkündür. Her bir mü'minin kendi kalbiyle,
Hz. Peygamber'in kalbi arasında telgraf hattı gibi uzun, nûrânî bir
hattın varlığını düşünmesi ve bu hat vasıtasıyla, her an ve her
durumda O'ndan feyz almaya çalışması gerekir.
Namazlarda farz olan tahiyyata oturulduğunda, Hz. Peygamber'in
şahsını tahayyül etmek de bir nevi böyle bir râbıtadır. Nitekim İmam
Gazzâlî İhyâu Ulûmi'd-Dîn'inde bu konuya işaret ederek şöyle
demektedir: "Tahıyyât'ta kalbine Hz. Peygamber'i ve onun mübarek
şahsını getir, sonra, (Esselâmü aleyke eyyühen-nebiyyü ve
rahmetullàhi ve berekâtühû) de. Bu düşüncenin doğru olması için,
selâmının sanki Hz. Peygamber'e ulaştığını ve onun da selâmına:
(Ve aleykümüs-selâm, ve rahmetullahi ve berekâtühû) diyerek
karşılık verdiğini tahayyül et!"
Sevgi ve muhabbetten kaynaklanan kalbî râbıta, sahabe, tâbiîn ve
tebe-i tabiîn Hazretleri'nde zorlanmaksızın kendiliğinden meydana
geliyor, ayrıca onlara uyarıcı bir ikazda bulunulmuyordu. Araya uzun
zamanın girmesi, kalblerin lekelenmesi ve sevginin azalması
sebebiyle Meşâyih, râbıta konusunda müridlerini ikaz etme, nasıl
yapılacağını açıklama mecburiyeti duydular.
Halifeler, mürşidler sâliklerine kalblerini toparlama, lüzumsuz
meşgalelerden sıyırarak ma'nevî değerlerle meşgul olmalarını
sağlamak, mürşidleriyle istifâde ve istifâzayı te'min için
aralarındaki dostluğu geliştirmek maksadıyla râbıta konusunda
çalışmalarını istediler. Sevginin sürekliğini ifade eden bu alâkaya
da râbıta adını verdiler. Çünkü aşk ve muhabbet sevenin kalbini
sevgiliye bağlar. Böylece ikisinin arasında rûhânî bir irtibat
meydana gelir.
Soru: Bî'at etmek ve söz vermek erkekler için olduğu gibi kadınlar
için de meşru ve sünnet midir?
Cevap: Meşru ve oldukça da iyi karşılanan bir durumdur. Zira
kadınlar, ilâhî emir ve yasaklar karşısında mükellefiyet bakımından
erkeklerle aynı durumdadır. Mekke-i Mükerreme'nin fethi günü:
"Ey Peygamber! İnanmış kadınlar sana gelip Allah'a hiçbir şeyi ortak
koşmamaları, hırsızlık etmemeleri, zina yapmamaları, çocuklarını
öldürmemeleri, elleri ile ayakları arasında bir iftira uydurup
getirmemeleri (başkasının doğurduğu veya başka erkekten gayr-ı meşru
kazandığı bir çocuğu kocalarına aitmiş gibi göstermemeleri), iyi bir
işte sana karşı gelmemeleri hususunda sana bî'at ederlerse, onların
bî'atlarını al ve onlar için Allah'dan mağfiret dile. Şüphesiz
Allah, çok bağışlayan ve pek esirgeyendir." ma'nasına gelen âyet-i
celile nâzil olmuştur. (El-Mümtahıne: 2)
İctimâî hayatın idâmesi bakımından birbirlerinin tamamlayıcısı olan
kadınlarla erkekler, Allah'ın erkeklere has kıldığı ictimâî ve idarî
mevkiler, cihad, miras ve benzeri hususlar dışında şer'î emir ve
yasaklar karşısında müşterek bulunmaktadır.
İlâhî emirlere sımsıkı sarılan ve yasaklarından şiddetle sakınan
kimsenin erkek olsun kadın olsun cennet ehlinden olacağı Cenâb-ı
Hakk'ın va'd-i ilâhîsi olduğu gibi, bunlara karşı gelip
mükellefiyetlerden yüz çeviren kimsenin de erkek olsun, kadın olsun
cehenneme gireceği aynı şekilde ilâhî bir tehdiddir.
KAYNAKLAR
Hüseyin Vassaf, Sefînetü'l-Evliyâ,
c.2, s.189-190.
Solakoğlu, Cemil, Tezkiretü'l-Evliyâ Tercümesi Eki, s.334-336,
İstanbul 1983.
Ahmed Ziyaüddin Gümüşhanevî, Râmûzül-Ehâdîs, Terc. Abdülaziz Bekkine,
c.1, s.11, ts.
Ömer Ziyaüddin Dağıstânî, Fetevâ-yı Ömeriye, (Tasavvuf ve
Tarikatlarla İlgili Fetvalar), Çev.İrfan Gündüz-Yakup Çiçek, s.9-10,
41-43, 84-85, 147-148, İstanbul ts.
Gündüz, İrfan, Ahmed Ziyaüddin Gümüşhanevî, s.148-153, İstanbul
1984.
Gündüz, İrfan, 'Dağıstanlı Ömer Ziyaüddin Efendi', Allah Dostları,
c.9, s.311-314, İstanbul 1996.
Bağlan Süleyman Zeki, Büyük İslam ve Tasavvuf Önderleri Ans.,'Ömer
Ziyaüddin Dağıstânî Üzerine Yusuf Ziya Binatlı ile Röportaj',
s.327-336, İstanbul 1993.
TEKİRDAĞLI
MUSTAFA FEYZİ EFENDİ HAZRETLERİ
(1851 - 1926)
Dr. Abdüllatif Duygulu
a. Tahsil Hayatı
Mustafa Feyzi Efendi Hazretleri, 1267/1851 yılında Tekirdağ'ın
Kılıçlar Köyü'nde doğmuştur. Babası çiftçilikle meşgul olan Emrullah
Ağa'dır.
İlk bilgileri memleketinde tahsil ettikten sonra 1285/11868 yılında
İstanbul'a gelerek, Bayezid Camii dersiamlarından olan ağabeyi
Tekirdağlı Mehmed Tâhir Efendi'nin ders halkasına katılmıştır.
İkmâl-i nüsah ederek (eğitimi tamamlayarak) 1300/1882'de ulûm-u
aliyyeden icazetna me almıştır. 1301/1883 yılında yapılan
ruus imtihanında ehliyetini isbat ederek, tedrise me'zun (ders
vermeye yetkili) kılınmıştır.
5 Receb 1301'de ders vekili sıfatıyla Bayezid Camii'nde ders vermeye
başlamış ve 1316/1898 yılında ders halkasına devam eden talebelerine
ilk icazetini vermeye muvaffak olmuştur.
Usûlüne göre, 5 Safer 1305/1887 yılında kendisine ibtidâ-i haric
rütbesi ile beraber İstanbul müderrisliği tevcih olunmuştur.
Tedricen yükselerek 27 Ramazan 1325/1907 yılında mûsıla-i sahn
rütbesiyle Şehzadebaşı İsmâil Paşa Medresesi'nde müderrisliğe tayin
edilmiştir. Daha sonra, 4. Osmânî ve 4. Mecidî nişanı ile taltif
edilerek 1326/1910 senesinde Huzur Dersleri muhataplığına tayin
edilmiştir. En son huzur dersinin yapıldığı 1338/1919 senesine kadar
bu vazifesine devam etmiştir. (1)
b. Tasavvufî Hizmetleri
Ahmed Ziyâüddîn-i Gümüşhânevî Hazretleri'ne intisâb eden Mustafa
Feyzi Efendi, seyr-i sülûkünü Gümüşhaneli dergâhında tamamlamış ve
Gümüşhànevî Hazretleri'nden hilâfet icazetnâmesi almıştır.
Dağıstanlı Ömer Ziyâüddîn Efendi'nin 18 Rebîül-evvel 1339/1921
senesinde vefatından sonra, Gümüşhâneli Dergâhı postnişîni olarak
irşad vazifesine başlamış, 30 Kasım 1925 senesinde tekke ve
zâviyelerin kapatılmasına kadar bu vazifeyi sürdürmüştür.
Yeni Cami'de bir müddet hadis dersleri okutan Mustafa Feyzi
Efendi'nin ömründe yirmidört defa halvete girdiği, halifelerinden
Mehmed Zahid Kotku Rh.A tarafından ifade edilmiştir.
Mustafa Feyzi Efendi, Gümüşhânevî Hazretleri'nin dördüncü halîfesi
olarak beş sene kadar vazife yapmış, pek çok talebe ve 10'a yakın
irşad salâhiyetli âlim yetiştirmiştir. Her sene bir kere hatim etmek
üzere Râmûzül-Ehàdîs okutmuştur.
Son halvetinde talebelerinden Serez'li Hasib (Yardımcı) Efendi,
Kazan'lı Abdülaziz (Bekkîne) Efendi ve Bursa'lı Mehmed Zahid (Kotku)
Efendi'ye hilafet vermiştir. Aynı silsile, sırasıyla bu zatlar
tarafından devam ettirilerek günümüze kadar canlı bir şekilde
intikal ettirilmiştir.
Serez'li Hasib Efendi 1926-1949 yılları arasında, Kazan'lı Abdülaziz
(Bekkine) Efendi 1949-1952 yılları arasında, Mehmed Zahid Kotku
Hazretleri de 1952-1980 yılları arasında irşad vazifesinde
bulunmuşlardır.
Mehmed Zâhid Kotku Hazretleri zamanında dergah hizmetleri yurt
çapında çok yaygınlaşmış, imamlık görevi yaptığı camiden dolayı
İskenderpaşa Cemaati adıyla meşhur olmuştur. Mehmed Zâhid Kotku
Hazretleri'nin vefatından sonra irşad vazifesine gelen Prof. Dr. M.
Es'ad Coşan Hocaefendi zamanında (1980-2001) ise irşad çalışmaları
yurtdışına taşmış; Kanada'dan Avustralya'ya, Sudan'dan Orta Asya'ya
geniş bir alanda hizmetler yürütülmüştür. Halen bu hizmetler M.
Nureddin Coşan Hocaefendi tarafından devam ettirilmektedir.
* * *
Mustafa Feyzi Efendi Hazretleri, zàhirî ve bâtınî ilimlerde bir
derya olup, mahviyet-i kâmile sahibi ve ahlâk-ı hamîdesiyle (güzel
ahlâkıyla) mümtaz idi. Orta boylu, dolgunca, mübarek sakallarının
beyazı daha çoktu. Nur yüzü yuvarlak idi. Çok zikreder ve çok namaz
kılarlardı.
Başta devlet, dilde himmet, elde fırsat var iken,
Tut elinden düşmüşlerin, sana saadet yâr iken!
Kimseye bâkî değildir milk ü devlet, sîm ü zer,
Bir harab olmuş gönlü tamir etmektir hüner!
mısraları kendi feyiz ve uzun ömürlerinin bir tercüme-i hâli ve
mukaddes gayelerinin ifadesi olmuştur. (2)
c. Vefatı
Mustafa Feyzi Efendi 23 Muharrem 1345 (1 Ağustos 1926) senesinde,
yetmişbeş yaşlarında iken dâr-ı bekâya irtihal eylemişlerdir. Kabri
Süleymaniye Camii haziresinde, tekke arkadaşlarının yanındadır.
Mezar taşı kitâbesinde şunlar yazılıdır: (3)
Tekfurdâğî Mustafa Feyzi,
Gümüşhaneli'den almıştı feyzi.
Post-nişîn-i sâbık-ı dergâhında,
Hem de mu'ciz idi ilim râhında.
İrciî hitâbı erişti nâ-gâh,
İcâbetine evvelce olmuştu âgâh.
Kabrini ziyâret eyleyen ihvân,
Ruhuna Fâtiha kılsınlar ihsân!
1345 fî muharrem 23 (1926)
d. Prof. Yusuf Ziya Binatlı'dan Bir Hatıra
Mustafa Feyzi Efendi celâl sıfatlı bir zât idi. Ömer Ziyâeddin
Dağıstânî Hazretleri'nin oğlu Prof. Yusuf Ziya Binatlı, dergâh
hatıralarını şöyle anlatıyor:
Zaman olurdu, kendisine (Mehmed Zâhid Kotku Hz.) rica ederdim:
"--Ne olur beni de minareye çıkar, bir defa da ben ezan okuyayım!"
diye...
Bir iki defa çıktık. Minarenin kıble tarafının sağ tarafı, Mustafa
Feyzi Efendi'nin oturduğu dairenin penceresine dönüktü. (Babamın
vefatından sonra olan olayı söylüyorum.)
Beni çıkartırdı minareye... Fakat, Şeyh Efendi'ye görünmeyeyim diye,
"Sen buraya çömel!" derdi bana... Ben çömelirdim, o ezanını okurdu.
Sonra beraber aşağıya inerdik. Minareden etrafı seyretmek çok hoşuma
giderdi. Şeyh Efendi namazı kılmak için ordan uzaklaştığı zaman, ben
etrafı seyreder ve büyük bir zevk alırdım.
Bir defa dedim ki:
"--Ezanı ben okuyayım!"
"--Peki, oku..." dedi. Bu sefer kendisi sindi. "Allàhu ekber!..
Allàhu ekber!.." diye ben ezan okumağa başlayınca; Şeyh Efendi ordan
bana seslendi:
"--Ne yapıyorsun?.." dedi.
Ben de ona yukardan:
"--Ezan okuyorum!" dedim.
Mustafa Feyzi Efendi ordan yine bana:
"--Sen akıl bâliğ oldun mu?.." dedi.
Ben dedim ki:
"--Çoktan oldum..." dedim ama, akıl baliğ olmak ne demek, mânâsını
bilmiyorum. Olmadın mı diye sorsaydı, olmadım diyecektim. Oldun mu
diye müsbet konuştuğu için, oldum dedim.
"--Peki, öyleyse oku!" dedi.
Ezanı okudum. Bir de baktım ki, rahmetli Mehmed Efendi'nin eli ayağı
titriyor, çok heyecanlanmış. Bizim minaredeki konuşmamızı herkes
duyuyor. Orda Arnavutların bir hanı vardı; o handa da onlar bizi
dinliyorlar, "Ne yapıyor Şeyh Efendi ile yukardaki minarede?"
diye... (4)
e. Abdül'aziz Bekkine Hazretleri'nden Hatıralar
Abdül'aziz Efendi, yakın arkadaşı Mehmed Zâhid Kotku Hazretleri'nin
vasıtasıyla Mustafa Feyzi Efendi'ye gidip intisab etmiştir. O sırada
Gümüşhaneli Dergâhı Bâb-ı Alî'de, vilâyet karşısında Fatma Sultan
Camii'nde idi. Mustafa Feyzi Efendi'nin 1926 yılında yaptığı son
halvete katılmış ve seyr-i sülûkunu tamamlayıp, hilâfet
icazetnâmesini almıştır. O halvetle ilgili hatıralarını şöyle
anlatıyor:
Mustafa Feyzi Hazretleri halvete girileceği haberini verince, herkes
postunu alıp halvet salonunun önüne gelmişti. Ben de bir post alıp
geldim. Şeyh Efendi kapıda durarak, gelen ihvanı teker teker içeri
alıyordu. Sıra bana gelince:
"--Git, yatağını al gel!" dedi.
Bu benim bedenen çok zayıf ve narin olduğumdan kaynaklanıyordu. Bu
işe çok üzülmüştüm. Gittim, yatağımı aldım geldim. İçimden de,
"Herkes halvete postla girerken, ben yatakla giriyorum..." diye
düşünüyordum. Bu düşünceyle kapıya geldiğimde, içeri girerken Şeyh
Efendi (Mustafa Feyzi Efendi Hz.) kulağıma eğilerek:
"--Evlâdım, verecek olan Allah postta da verir, yatakta da verir!"
buyurdular.
Halvetteyken, bir gün içimden çok şey söylemek geliyordu. Gelenleri
yazmağa başlasaydım, sayfalar dolacaktı. Fakat ben söylememek için
elimle ağzımı sıkı sıkıya kapattım. Fakat şu cümlenin çıkmasına mânî
olamadım:
"Cemâlullàh nurudur, nûr-u cemâlin yâ Rasûlallah!"
Tam o sırada Şeyh Efendi içeri girdi ve yanıma yaklaşarak: "Yut,
yut, yut!" buyurdular. Ondan sonra ağzımdan hiçbir söz çıkmadı.
Beraber halvete girdiğimiz bir doktor vardı. Akşam yenilen mercimek
çorbasını ve sahurda yenilen 21 adet kuru üzümü az görüp, kalbinden
şöyle geçirmiş:
"--Biz burada bu azıkla idare ederken, Şeyh Efendi kimbilir neler
yiyordur?.."
Bunun üzerine o doktor, gece rüyasında yüzüne Şeyh Efendi'nin bir
tokat attığını görmüş. Sabah kalkınca, rüyada yediği tokadın izi
yüzünde görüldü. O gün Mustafa Feyzi Efendi onu halvetten çıkarttı.
(5)
* * *
Abdül'aziz Efendi, Mustafa Feyzi Efendi ile ilgili bir hatırasını da
şöyle anlattı:
Dergâhta iken aynı medresede okuyan samîmî iki arkadaş vardı. Bunlar
cuma namazlarını mürşidleri Mustafa Feyzi Efendi ile aynı camide
kılmak isterlerdi. Hocaları ise cumayı ya Bayezid Camii'nde, ya da
Ayasofya Camii'nde kılardı.
Bu iki arkadaş Çarşıkapı'daki medreseden çıkar, önce Bayezid
Camii'ne gelir, kapının perdesini kaldırıp içeriyi koklarlardı.
Hocalarının kokusunu alırlarsa, içeri girerler; almazlarsa, burada
yokmuş diyerek Ayasofya Camii'ne girerlerdi.
Abdül'aziz Efendi'nin bahsettiği bu iki arkadaştan birisi Mehmed
Zâhid Efendi, diğeri de kendisi idi. Bu koku da aslında Peygamber
SAS Efendimiz'in kokusu idi. (6)
f. Mustafa Feyzi Rh.A'in Söylediği Bir İlâhî
Mustafa
Feyzi Efendi'nin zikir halkası esnasında şu ilâhiyi söyledikleri,
Mehmed Zâhid Kotku Rh.A tarafından bildirilmektedir: (7)
Ey derde
derman isteyen,
Yetmez mi derd dermân sana?
Ey râhat-ı cân isteyen,
Kurban olandır cân sana!
Yağma
edersin varlığın,
Gider gönülden darlığın
Mahv eyle sen ağyarlığın,
Yar olısar mihmân sana!
Sermâye bu
yolda hemân,
Teslîm olur, buna inan,
Sıdk ile Allah'a dayan,
Etmez mi gör ihsân sana!
Tevhîde
tapşur özünü,
Kimseye açma râzını.
Şeyh izine tut yüzünü,
Şeyhin yeter burhân sana!
Yalnız kişi
yol alamaz,
Maksùdunu tez bulamaz.
Bekle maârif kapısın,
Yüz göstere irfân sana!
Dünyâ ile
ukbâyı ko,
Ulâ ile uhrâyı ko,
Var o kuru sevdâyı ko,
Matlab yeter Sübhân sana!
Candan özge
kıl yârını,
Ver cânı bul dîdârını,
Yok eyle kendi vârını,
Ki vâr ola cânân sana!
Çürüklerin
hep sağ olur,
Zehrin kamu bal-yağ olur,
Dağlar meyvalı bağ olur,
Cümle cihân bostân sana!
Güçdür katı
Hakk'ın yolu,
Dergâhı hem gâyet ulu;
Sıdk ile olmazsan kulu,
Etmez yolu âsân sana!
Kulluğa bel
bağlar isen,
Şâm ü seher ağlar isen,
Sular gibi çağlar isen,
Tez bulunur ummân sana!
Bülbül
oluben ötegör,
Gül gibi açıl tütegör,
Aşk oduna can atagör,
Gülzâr olur nîran sana!
Yüzün
Niyâzî eyle hâk,
Derdiyle bağrın eyle çâk,
Kalbin sarayın eyle pâk,
Şâyet gele Sultan sana!
Niyâzî-yi
Mısrî
g. Mustafa Feyzi Efendi'nin Kabrinin Nakledilmesi
Mustafa Feyzi Efendi'nin 1926 yılında vefatının üzerinden otuz sene
gibi uzun bir süre geçtikten sonra, [1957'de] vuku bulan ibret dolu
bir hadiseyi Mehmed Zâhid Kotku Rh.A Hazretleri şöyle anlatıyor:
İşte sana bu âlim-i âhiret olan kimselerden gördüğüm bir canlı
hâdiseyi anlatırken, umarım ki yerlerin yiyemediği bu âlim kimseleri
de öğrenmiş oluruz:
İstanbul yollarının genişletildiği ve türbelerin etrafları açıldığı
bir devirde, bizim rahmetlik hocamız Tekirdağlı, Bayezid Camii
Şerifi müderrisi ve Gümüşhaneli Dergâhı postnişîni Hacı Mustafa
Feyzi Efendi Hazretleri'nin kabri de Kanûnî Sultan Süleyman Câmii
Şerifi'nin kıblesinde ve Kânûnî Sultan Süleyman'ın türbesinin
yanında, dış tarafında idi. Orda sekiz-on kadar kabir vardı ki,
rahmetli Menderes bunların da kaldırılıp yanındaki boşluğa
gömülmelerini istemiş. Bu suretle nakl-i kubur yapılmak üzere, bizim
de o merasimde murakıp olarak bulunmamızı istemişler.
Biz de orada bulunduk. Mezarlar açıldı. İçinden çıkarılan kemikler,
hazırlanmış torbalara konarak hazırlanan mezarlarına naklediliyordu.
Sıra bizim üstadımız Şeyh Hacı Mustafa Feyzi Efendi'nin mezarına
geldi. Mezar, zeminden hemen bir metre yüksek olduğundan, bazı
taşlar kopmuş ve mezarın içerisi gözükmekte idi.
Nihayet mezar açıldığı zaman, definden zannedersem otuz sene kadar
bir zaman geçmiş olduğu halde, rahmetlik Şeyh Hacı Mustafa Feyzi
Efendi'nin henüz sakalının bile bir kılı değişmemiş. Bütün bir
cesedin sanki henüz yeni gömülmüş olduğunu hem biz hem bütün
hàzırûn, büyük bir cemaat kalabalığı tarafından görüldü. Demek ki,
toprağın hakîkî âlimleri yiyemediği hakîkaten müşahedemiz olmuştur.
Rahmetullàhi aleyhi rahmeten vâsiah. (8)
h. Mustafa Feyzi Hazretleri'nin Nasihatleri
Kendime ve bütün kardeşlere nasihatim şudur:
1. Kendinde varlık görmeyi yok etmelerini,
2. Ahidlere vefayı,
3. Mevcutla kanaati,
4. Mâbud olan Rabbimize tevekkülü,
5. Ehl-i Sünnet vel-cemaat görüşlerine uygun olarak itikadları
tashihi,
6. Sahabe (Radıyallàhu anhüm) arasında geçen olaylara
dalmamayı ve onlara hüsn-ü zan beslemeyi,
7. İmâmül-müslimînin (müslümanların önderinin), onun yardımcılarının
ve adil idarecilerinin iyiliğini düşünüp, onların iyiliğe
yönelmelerini sağlamayı,
8. Aşağılık kâfirlere karşı ehl-i İslâm'a yardımı,
9. Yalan iddiaları terk etmeyi,
10. Emrolunan makbul işleri yapmayı,
11. Helâl bir şekil hariç, nefis için dünya malından bir şey almayı
terk etmeyi,
12. O malı, yüce Melik'in rızası için taatlerde sarf etmeyi,
13. Gençlerle haşir neşir olmaktan kaçınmayı,
14. Kötülük ehli ile konuşup beraber olmamayı,
15. Denî dünyada zühd üzere olmayı,
16. Mahlûkàtın Rabbi için ihlâslı niyeti; çünkü niyet ibadetlerin
ruhudur ve Efendilerin Efendisi SAS: "Ameller ancak niyetlere
bağlıdır." buyurmuştur.
17. Bütün harekât ve sekenâtta (hareket ederken ve dururken, her
zaman) kalb zikrine devamı,
18. Nafile namazlarla vakit geçirmeyi ve,
19. "Sübhànallàhi ve bihamdihî adede halkıhî, ve rıdà nefsihî, ve
zinete arşihî, ve midâde kelimâtihî, küllemâ zekerehüz-zâkirîn, ve
gafele an zikrihil-gàfilûn." zikrine devam etmelerini tavsiye
ederim. (9)
NOTLAR:
(1) Dr. İrfan Gündüz, Gümüşhànevî
Ahmed Ziyâüddîn KS, s. 153, Seha Neşriyat, İstanbul 1984.
(2) MZK, Tezkiretül-Evliyâ
arkasında, (M. Cemil Solakoğlu, Gümüşhaneli Hazret-i Ahmed
Ziyâüddin) s. 323, Bahar Yayınevi, İstanbul 1975.
(3) Dr. İrfan Gündüz, Gümüşhànevî
Ahmed Ziyâüddîn KS, s. 154, Seha Neşriyat, İstanbul 1984.
(4) Dr. Metin Erkaya, Anılarla
Mehmed Zâhid Kotku Rh.A, s. 119, Seha Yayınevi, İstanbul, 1996.
(5) Prof. Osman N. Çataklı, Hacı
Hasib Efendi ve Hacı Aziz Efendi, s. 43, İstanbul 2001.
(6) a. g. e., s. 52, İstanbul 2001.
(7) Mehmed Zâhid Kotku, Tasavvufî
Ahlâk, c. 2, s. 32, Seha Neşriyat, İstanbul 1979.
(8) Mehmed Zâhid Kotku,
Hadislerle Nasihatler, c. 2, s. 32, Seha Neşriyat, İstanbul
1985.
(9) Prof. Osman N. Çataklı, Hacı
Hasib Efendi ve Hacı Aziz Efendi, s. 140, İstanbul 2001.
HACI HASİB EFENDİ
RH.A HAZRETLERİ
(Abdullah Hasib
Yardımcı)
(1864 - 1949)
Dr. Abdüllatif Duygulu
a. Hayat Hikâyesi
Hacı Abdullah Hasib Efendi; 1864 mîlâdi (1280 Hicrî) yılında
Serez'de dünyaya gelmiştir. Babası "Muavin" nâmı ile mâruf Halis
Efendi oğlu Ali Efendi'dir. Ali Efendi Serez'de Cami-i Atik imamı,
aynı zamanda da Serez Rüşdiyesi'nde öğretmen ve müdür muaviniydi.
Muavin lakabı buradan gelmektedir.
Hasib Efendi orta tahsilini Serez Rüşdiyesi'nde tamamladıktan sonra,
İstanbul'a gönderilmiş ve tahsiline Çarşamba semtindeki Mahmud Ağa
Medresesi'nde devam etmiştir. Burada on sene kadar kaldıktan sonra,
1893 yılında (1310 h) Tokatlı Hacı Şakir Efendi'den müderrislik
icazeti almıştır. Bu icazet merasiminde, Gümüşhaneli Ahmed Ziyâüddin
Efendi de davetli olarak hazır bulunmuştur.
Bu sırada, Nakşî meşayihinden Sandıklılı Hasan Efendi'ye intisab
etmişlerdir. Ayrıca, Arap Hoca'dan "tashîh-i huruf" ve Hacı Nuri
Efendi'den "ilm-i kıraat" dersleri almış; kendisine kıraat icazeti
verilmiştir.
Daha sonra Serez'e dönüp Cami-i Atik'te görev almıştır. Burada
Buhàrî okutmuş ve pek çok talebe ve hafız yetiştirmiştir. 1924
senesinde, mübadelede tekrar İstanbul'a gelmişler ve Eyüp semtine
yerleşmişlerdir. Bu sırada Aziz Efendi ve Mehmed Zâhid Efendi ile
tanışmış ve ilk şeyhi Hasan Hilmi Efendi'nin vefatı üzerine,
Gümüşhaneli Tekkesi'nin postnişini olan Mustafa Feyzi Efendi'ye
intisab etmiştir.
* * *
Bu intisab hadisesini Hacı Aziz Efendi şöyle nakletmiştir:
"Hasib Efendi Mustafa Feyzi Efendi'ye intisab ettiği sırada Şeyh
Efendi'nin yanında bulunuyordum. Üç kişi ders almaya gelmişlerdi.
İntisabdan hemen sonra, Hasib Efendi dışarı çıkarken Şeyh Efendi
kendisini işaret ederek:
'--Şu ortadaki kütük yontulur.' buyurdular.
Esasen Hasib Efendi'nin bildirdiğine göre, ilk şeyhi Hasan Hilmi
Efendi ile sülûku tamamlamış ve fenâ fiş-şeyh mertebesine erişmişti.
Bize bunu kendileri şöyle tarif etmiştir:
'--Her
aynaya baktığımda kendimin yerine şeyhim Hasan Hilmi Efendi'yi
görüyordum.'
Gümüşhaneli Dergâhı'na kendisini Hacı Aziz Efendi ile Mehmed Zâhid
Efendi getirmiştir. Bilahare Hasib Efendi, Mustafa Feyzi Efendi'den
halifelik icazeti almış olup, kendisine irşad yetkisi verilmiştir.
O sırada ikamet etmekte olduğu Eyüp'ten Bab-ı Âli'deki dergâhın
bulunduğu Fatma Sultan Camii'ne her sabah yaya olarak gelirlermiş.
Daha sonra aynı camide görev alıp, caminin meşrutasına
yerleşmişlerdir. Bilâhere Şehzâdebaşı Damat İbrahim Paşa Camii'nde
imam hatiplik yapmış olup, Mahmud Paşa semtinde kendi evinde
oturmuşlardır. Son zamanlarında ise, Kapalıçarşı içindeki Merdivenli
Camii'nde hatiplik görevi yapıyordu.
* * *
Hasib Efendi'nin, teker teker vefat etmeleri üzerine aldıkları dört
hanımından onyedi çocukları olmuştur. Şu anda yalnız Sami Efendi
hayattadır. Onaltı çocuğunun vefat etiğini bildirirken bize şöyle
demişti:
"--Biz onaltı çocuk defnettik."
Hasib Efendi beş defa hacca gitmiştir. Bu yolculukların üçü karadan,
ikisi ise denizden olmuştur. Hacca gittiği bir deniz seferinde,
ağabeyleri yolculuk sırasında vefat etmiştir. Pederleri Ali Efendi
ise Cidde'de vefat etmiş olup, kabri oradadır.
Hasib Efendi 15 Mayıs 1949'da cumartesiyi pazara bağlayan gece, yaz
saati ile 23.00'e 2 dakika kala İstanbul'daki evinde rahmet-i
Rahmân'a kavuştu.
* * *
Son zamanlarında kendisi prostat ameliyatı olmuştu. Hastalığının son
üç ayında hep yatakta kaldığı için kıbleye dönük olarak yatıyordu.
Çok zaman gözlerini açmıyordu.
"--Niçin Hoca Efendi gözlerini açmıyor?" diye bu durumu
sorduğumuzda, Hacı Aziz Efendi:
"--Hoca Efendi gözünü ahirete çevirdi, artık açmaz. Kendisi ahirete
gitmek istiyor." dedi.
Vefatından bir gün önce, Hacı Aziz Efendi bize artık:
"--Hoca Efendi'yi ikişer ikişer yanında kalıp bekleyiniz!" dedi.
O gece Mazhar ve Sırrı Bey'i Hoca Efendi'yi beklemeye gönderdi.
Ertesi gece de Hacı Aziz Efendi arkadaşlarla sohbet ederken, gelip
vefat haberini bildirdiler.
Zeyrek'ten kalkıp Hoca Efendi'nin Mahmud Paşa'daki evine gidildi.
Burada arkadaşlar sabaha kadar yanında kalıp tehlil ve zikir ile
meşgul oldular.
* * *
Hocaefendi'nin kabri Edirnekapı Sakızağacı Şehitliği'ndedir. Cenaze
namazı Fatih Camii'nde, kendisinin iki ahiret kardeşinden birisi
olan, Eyüp Sultan Camii'nin o zamanki baş imamı Hacı Said Efendi
tarafından kıldırılmıştır. Tabutu omuzlarda taşınarak Fatih
Camii'nden Edirnekapı'daki ilk kabrine kadar götürülmüştür. Sonradan
kabristandan E-5 çevre yolu geçeceği için kabir nakli yapılmış,
halen Edirnekapı Sakızağacı Şehitliği'nde Hacı Aziz Efendi ile
yanyana yatmaktadır.
Vefatından evvel bize:
"--Benden sonra Aziz'le devam edersiniz, onun ömrü de kısa görülür
be yâhu." demişti.
Bu kerameti çıktı ve Hacı Aziz Efendi kendisinden üç buçuk sene
sonra ahirete intikal etti.
b. Hasib Efendi'nin Şahsiyeti
Hacı Hasib Efendi uzunca boylu, zayıfça, nur yüzlü, beyaz sakallı,
çok yumuşak ve hilm sahibi mübarek bir zât idi.
İhvanının en olumsuz ve basit suallerini bile benimseyerek hilmle
cevaplandırırdı. Çok yumuşak ve zarif konuşurlardı. Kelimeleri tane
tane söyler ve sözün başında veya sonunda, genellikle kendi Rumeli
şivesi ile "A be yahu" kelimesini çok kullanırdı.
Abdullah Hasib Efendi, Allah'ın büyük bir veli kulu idi. Aynı
zamanda kendisi bir mürşid-i kâmil olup, zamanının kutbu olduğuna
herkes ittifak etmişti.
* * *
Bu hususta bir hatıramızı nakledelim:
Biz bir arkadaşımla birlikte 1947 Temmuzunda beş vakit namaz kılmaya
başladık. Ondan sonra bir çok dinî mecmua, tefsir okuduk. Bazı
hocaefendilerin sohbet ve derslerine devam ederek dînî bilgimizi
artırmaya gayret ettik. 1948 baharında Mevlânâ Hazretleri'nin
Mesnevî'si elimize geçti ve onu da okumaya çalışırken şöyle bir
cümleye rastladım:
"--Evlâdım, aklın varsa zamanın kutbunun eteğine yapış!"
Bunu arkadaşıma söylediğimde, bu fikir onun da hoşuna gitti. Ama
zamanın kutbunu nasıl tanıyacak, nasıl bulacaktık?..
O zamanki bilgilerimize göre, kutub tabiatı ile Allah'ın bir
velisidir. Veli ise farzları tam yaptıktan sonra, sünnetlere de tam
mânâsı ile uyan bir kimse olmalıdır. Derken Haziran 1948'de, Beyazıt
Camii'nde Ramûz el-Ehâdis okuturken Hasib Efendi'ye rastladım.
Arkadaşıma:
"--Bir zât gördüm, kutub olduğunu bilmiyorum ama, ona yakın bir
kimse olsa gerektir." dedim.
Netice, 1 Şubat 1949'da kendisine intisab ettik. Hasib Efendi, 15
Mayıs 1949'da rahmet-i Rahman'a kavuştu. Bizler o sırada Hacı Aziz
Efendi'nin sohbetlerine devam ediyorduk.
Hasib Efendi'nin vefatından takriben bir ay sonra, arkadaşım şöyle
bir rüya görmüş: Hacı Aziz Efendi'nin imamlık yaptığı Zeyrek
Camii'nde cemaat oturmakta, Hasib Efendi ise bağdaş kurmuş ve şeffaf
(nûrâni) bir durumda, havada cemaatin üstünde sağdan sola doğru
dönerek uçuyor ve ağzından, "Ben kutbum, ben kutbum..." sözleri
çıkıyor.
Bu rüyayı Hacı Aziz Efendi'ye anlattığım zaman, Aziz Efendi,
"Arkadaşın hakikati görmüş." diyerek, Hasib Efendi'nin kutub
olduğunu tasdik etmiş oldular.
* * *
Şüphe yok ki Hasib Efendi Allah'ın bir velisi ve dostu idi. Esasen
veliliğin bir tarifi de şöyledir: "Hakk'ın kulunu, kulun da
Mevlâ'sını dost edinmesi, Allah ile kulu arasındaki karşılıklı sevgi
ve dostluk." diğer bir tabirle "Allah onlardan razı, onlar da
Allah'tan."
Bu sevginin bir alâmeti olarak Hocaefendi halvetteyken şu mısraları
söylemiştir:
Giderse
cennete ahbâb-ı yârânım,
Beni nâra sokarsa cürm-ü isyânım,
Dökülür yaşlarım hâke, çıkar eflâke efgànım
Hasib'in başlı arzusu cemâlullah'ı görmektir,
Sana yalvarmaya geldi, şefaat yâ Rasûlallah.
Allah-u Teàlâ velisini sevdiği gibi, diğer insanlara ve mahlûkata da
onu sevdirir. Bu hususta Adil Bey isimli bir arkadaş şunu nakletti:
Bir Ramazan günü Hocaefendi'yi iftara çağırmıştım. Yemekte bir ara
içimden geçti ki:
"--Hocaefendi kabul etse de teravih namazını Eyüp Sultan'da
kılsaydık."
Yemekten sonra Hocaefendi şöyle dedi:
"--A be yahu, çoktan beri Eyüp'e gitmemişimdir. İşin yoksa teravihi
Eyüp'te kılalım!"
Yola koyulduk, giderken:
"--Acaba bu akşam nöbet sırası Said Efendi'de midir?" diye sordu.
Said Efendi, Eyüp Camii birinci imamı ve kendisinin ahiret kardeşi
idi. Camiye gelince sordum:
"--Evet, Said Efendi'de imiş." dedim.
Bunun üzerine Said Efendi hakkında:
"--O kendini bilmez evliyâdır." buyurdu.
Namazdan sonra önce Uncu Kemal ve Said Efendi, sonra bütün cemaat
Hocaefendi'nin etrafında toplandılar, elini, sakalını öptüler ve dua
istediler. Dönüşte, bu sevginin Allah'tan olduğunu izah sadedinde,
Hoca Efendi şöyle buyurdu:
"--Evlâdım, Allah bir kulunu benimserse, bütün yaratılmışlara onu
sevdirir ve iltifatını kazandırır."
* * *
Hocaefendi'nin Peygamber SAS'e karşı çok büyük bir muhabbeti vardı.
O, sünnetlere her bakımdan uyardı. Hutbe ve sohbetlerde Hazret-i
Peygamber SAS Efendimiz'den bahsederken "Efdalül-beşer" tabirini çok
kullanır ve bunu söylerken gözyaşlarını tutamazdı. Hadis-i şerif
naklederken de sık sık ağladığını görürdük.
O zaman Molla Camii'nin şu sözlerini tekrarlardı: "Ağla çeşmim ağla,
ağlamaktır aşkın sermayesi."
Kendisinin şu sözleri de daima hatırlanacaktır: "Sahabe ne
bahtiyardı, Rasûlullah'ı gördüler." dedikten sonra, duraklayıp: "İyi
ama vefatını da gördüler; ona dayanılamazdı." diye ilave ederdi.
* * *
Hocaefendi cuma namazlarından sonra camide sırtını minbere dayayarak
oturur, cemaat sıra ile elini öper, duasını alır; bu sırada onların
dertlerini dinler ve suallerini cevaplandırırdı.
Bir defasında cemaatten biri:
"--Efendim, rüyamda Peygamberimiz'i görmek istiyorum ama bir türlü
göremiyorum. Ne yapmalıyım?" demişti.
Hocaefendi Rumeli şivesi ile ona:
"--A be yâhu! Biz de görmek isteriz ama, her zaman görünmez o
Mübarek." demişlerdi.
Burada Hocaefendi'nin Peygamber SAS'e olan sevgisini belirten ve
halvette söyledikleri şu mısraları nakletmeden geçemeyeceğiz:
Bana evvelce
gösterdin senin ol gül cemâlini,
Kulağıma işittirdin dahi şirin mekàlini
Sonunda perdeyi çektin esirgedin visâlini
Hasib'in maksadı ancak teşerrüftür cemâlinle
Senin diyarına geldi, şefaat yâ Rasûlallah!..
Hoca Hasib Efendi'nin oturdukları ev iki katlı ahşap ve eski bir
evdi. Kendileri ekseriyâ evin alt katındaki bir odada oturur ve
yatarlardı. Yatağı ise meyva sandıkları üzerine konmuş iki parça ot
minderdi. Ameliyat olduktan sonra, rahat etmesi için ot minderin
üzerine bir pamuk yatak konmuştu. Yatağına oturduğu zaman pamuk
yatağı fark edip,
"--Bu yatak nedir?" diye sormuş.
Bunun üzerine:
"--Efendim ameliyatlısınız, böyle daha rahat edeceksiniz."
denildiğinde;
"--İyi ama ben o ot minder üzerinde bulunduğumda, Allah'ın Rasûlü
ile teşerrüf ederim." diye cevap vermiştir.
Bunun üzerine pamuk yatak kaldırılmıştır.
c. Hocaefendi'nin Tevazuu
Hoca Hasib Efendi tevazu ve mahviyette eşsizdir. Bu hususta Hoca
Aziz Efendi şöyle buyurmuşlardı:
"Hacı Hasib Efendi mahviyetinde insan dünyaya ender gelir."
Bu mevzuuda Sırrı Bey şöyle nakletti:
Bir gece Hocaefendi ile beraber Şehzadebaşı'ndaki İbrahim Paşa
Camii'nden çıkmış durakta tramvay bekliyorduk. O sırada sarhoşun
birisi Hocaefendi'ye yaklaştı ve elindeki içki şişesini gösterip:
"--Hocam burada ne var?" dedi.
Hocaefendi de kendisini sükûnetle:
"--Evladım, Cenâb-ı Allah seni bundan kurtarır inşâllah" buyurdu.
Bu söz üzerine sarhoş kendinden geçti ve kendisini yere attı. O
sırada tramvay geldi. Bindik, bir sıraya yan yana oturduk. Biraz
sonra Hocaefendi ağlamaya başladı. Hayretle kendine bakıyordum ki
bana döndü:
"--A be yahu neye ağladığımı biliyor musun? Bizi Allah onun yerine
koysaydı ne olurdu halimiz?" dedi.
Ertesi gün ise o sarhoşun, İbrahim Paşa Camii'ne gelip tevbekâr
olduğu ve Hocaefendi'nin cemaati arasına karıştığı görülmüştür.
* * *
Hocaefendi çok yumuşak, halim selim bir zât idiler. Herkese hoş
muamele yapar, kimseyi kırmaz ve incitmezdi. Kendisinde Allah'ın CC
cemâl sıfatı tecelli etmişti.
Evet Hasib Efendi çok yumuşak, hoş görülü olmakla beraber dînî
hususlarda asla taviz vermezdi. Şöyle ki: Bir gün sohbet esnasında
arkadaşlardan birisi faiz hususunda, ticaret erbabı için bir
kolaylık ve kaçamak aramaya çalışıyordu:
"--Şöyle olsa olmaz mı, böyle olsa olmaz mı Hocafendi?.." derken,
Hocaefendi kendisine şöyle cevap verdiler:
"--Olur, olur be yahu olur ama, haram olur!"
* * *
H. Sırrı Bey naklediyor:
Bir gün Hocaefendi ile yolda giderken bir sarhoş önümüze çıktı,
Hocaefendi'nin elini öptü ve dua istedi. Hocaefendi de: "İşte bu
iman alâmetidir oğlum." dedi.
Yine bir gün Şehzadebaşı'nda bir düğün salonu önünden geçiyorduk.
Caz ve saz sesleri dışarıdan duyuluyordu. Hocaefendi'nin gözünden
yaş gelerek, "Allah islâh etsin!" diyerek onlara duada bulunmuştur.
Diğer bir gün ise taksiye binerken başını kapıya vurdu ve "İnsan baş
kaldırmaya gelmiyor." dedi. Bu söz tabi bana idi, zira o gün evde
bir huzursuzluk çıkartmıştım.
d. Hocaefendi Hazretleri'nin Takvâsı
Hocaefendi büyük bir takvâ sahibi olup, sünnetleri hiç terk
etmezlerdi. Kırk yaşından evvelki namazlarını sonradan iade
ettiklerini söylemişlerdi.
Kırk sene kadar Nuh AS gibi, haram günler haricinde her gün oruçlu
bulunduktan sonra, son zamanlarında bir gün oruçlu, bir gün oruçsuz
olmuşlar ve kendi ifadeleriyle:
"--A be yahu, artık ihtiyarladık ta oruçlarımızı savm-ı Dâvud'a
çevirdik." buyurmuşlardır.
Hocaefendi genellikle çok az yemek yer ve hatta kızarmış ekmek
yanında zeytin veya peynirle idare ederdi. Yaşına rağmen otuz iki
dişi yerinde idi. Bu durum kendisine sorulunca:
"--A be yahu; çocukluğumdan beri misvak kullanmışımdır." cevabını
vermiştir.
Görev yaptığı İbrahim Paşa Camii'ne, Mahmud Paşa'daki evinden
ekseriyâ yaya olarak sabah namazı için geldikten sonra, iftarını
camide yapar, yatsıyı da kıldıktan sonra eve dönerdi. İftarı da
evden getirdiği bir miktar ekmek, peynir ve zeytinle yapardı.
* * *
Prof. Dr. Mazhar Özman naklediyor:
Bir misafirlik esnasında Hocaefendi ikram edilenlerin hepsini
yemişti.
"--Hocaefendi bu akşam biraz fazla yedi, kendisine dokunmasa?" diye
gönlümden geçirdim.
Anında bana dönerek:
"--A be yahu, biz onu zikrullah'la yeriz. O bizim için nur olur ve
bize dokunmaz.' buyurdular."
* * *
Kış mevsimine yakın günlerden bir gece, Hocaefendi'ye alınacak kömür
işinden bahsediliyordu. Hoca Efendi'nin yanında Aziz Efendi ile ilim
tahsil etmiş birkaç kimse bulunuyordu. Onlardan biri dedi ki:
"--İdareden kömür alırken dolduranlara birkaç kuruş verilse de,
tozsuz tarafından alınsa..."
Onun üzerine Hacı Aziz Efendi:
"--Bu, bir insanın kömürün tozunu para vermeyenlere yüklemesidir."
buyurdu.
O zât bu söze itirazla konuşmalarına devam etti. Sonunda konuşmalar
rızıklandırma mevzuuna geldi. Bu sefer o zât:
"--Rızık için çalışmak lâzımdır." dedi.
Aziz Efendi ise cevaben:
"--Çalışmak vazifedir ama, rızık için çalışmak gerekmez." dedi ve şu
misali verdi:
"Şimdi ben evden çıkacağım; yaşlı, ihtiyar kadınların Allah rızası
için yükünü taşıyacağım veya sırtıma bir küfe kum alıp yollardaki
tükürüklerin üzerine atacağım. Allah CC beni rızıklandırmayacak
mı?.. Allah CC rızkı tayin ve tekeffül etmiştir." dedi.
* * *
O zâtın bu söylenenleri anlamaması üzerine Hasib Efendi şu hikâyeyi
anlattı:
Adamın biri bir camide i'tikâfa girmiş, üç beş gün geçmiş, kimse bir
şey getirmiyor. Derken durum imamın dikkatini çekmiş:
"--Sen ne yersin, ne içersin?" demiş.
Adam da demiş ki:
"--Benim babam karşıdaki yahudi bakkala büyük bir iyilik yapmıştı.
Yahudi bakkal da bana dedi ki: 'Sen i'tikâfa gir, senin yemeğini ben
gönderirim!' dedi."
İmam:
"--O halde pekiyi, oldu." demiş.
Tam giderken, adam imamın bacağından tutarak demiş ki:
"--İmam efendi, Allah rızkı tekeffül ediyorum deyince inanmıyorsun
da, yahudi bakkal yemeği ben göndereceğim deyince mi kabul
ediyorsun?.."
Bu konuşmanın ertesi günü idi. Hasib Efendi, Hacı Aziz Efendi'ye
şöyle söylediler:
"--Yâhu Aziz! O zât dün gece ne halt etti?"
* * *
Hasib Efendi son zamanlarda, geçirdiği prostat ameliyatından dolayı
idrarını sonda ile bir şişeye yapar ve bu şişeyi yanında taşırdı. Bu
bakımdan imamlık yapmıyor ve fakat Kapalıçarşı Merdivenli Camii'nde
hutbeyi kendisi okuyordu.
Ayrıca Çarşamba günleri Beyazıt Camii'nde öğlen namazından sonra
cemaate Ramûz el-Ehâdis'ten hadis okutuyordu. Beyazıt Camii'ndeki
Hünkâr Mahfili altında mürşidi Mustafa Feyzi Efendi, hadis okuttuğu
için kendisine teberrüken burada hadis okutuyordu. Bu bir resmî
vazife değildi. Hocaefendi hocasına olan bağlılığı dolayısı ile 84
yaşında hasta olmasına rağmen, Cağaloğlu'ndan umumiyetle yürüyerek
bu hadis dersine geliyordu.
Hasib Efendi hiç bir resmî vazifesi olmadan sadece hocasına
bağlılığı dolayısıyla yürüyemeyecek hale gelinceye kadar teberrüken
hadis okutmaya Beyazıt Camii'ne devam ettiler.
Hatta bir hastaya dua etmek için, o yaşta evinden (Cağaloğlu'ndan)
Kumkapı'ya kadar yaya olarak gidip geldiği halde hiçbir şikâyette
bulunmamıştır.
* * *
Hocaefendi, Kapalıçarşı Camii'nde hutbe okurken, cemaatin ekserisi
esnaf olduğu için hutbenin sonuda cemaate şöyle bir uyarıda
bulunurdu:
"--Karakola gitseniz, komiserin karşısına çıkarken ceketinizin
düğmelerini ilikler ve şapkanızı düzeltirsiniz. Şimdi namazda
Allah'ın huzuruna duracaksınız. Kendinize çeki düzen veriniz a be
yahu!.. Akıllarınızı da yanı başınızda olsun, dükkanlarınızda
kalmasın..."
Yine bir hutbelerinde cemaat ve talebelerini şöyle uyarmışlar:
"--Şimdi siz cuma namazına gelirken caminin biraz ilerisindeki
çayevinin önünden geçersiniz. Orada tavla oynayıp, nargile içip,
camiye gelmeyenleri görüp, onları ayıplarsınız. Düşünmezsiniz ve
bilmezsiniz ki, onları kahvede tutup sizi camiye getiren Allah CC,
--Allah göstermesin-- onları camiye getirir, sizleri kahveye
gönderebilirdi."
Hocaefendi sık sık söylediği bir hususu cemaata misal vererek
anlatıyordu:
"--Kendi kusurunuz ile meşgul olunuz. Başkasının kusuruna
bakmayınız!"
e. Hocaefendi'nin İhvânına Düşkünlüğü
Hocaefendi ihvanına ve insanlara karşı çok düşkün, çok hassas ve çok
merhametli idiler. Tebiyesini deruhte ettikleri talebelerine karşı
da çok kıskanç davranırlardı ve onların başka cemaatlara
karışmasından hoşlanmazlar, hatta izin vermezlerdi. Zira mürşidler
kendi verdikleri terbiye sisteminin bozulmasını istemezler. İşte
Hocaefendi de böyle bir mürşid-i kâmil olup, ihvanının kalbinin
başka bir tarafa kaymasına ve yanlış bilgiler öğrenmesine karşı çok
dikkatli ve düşkündü.
Hocaefendi'nin bir talebesi şöyle nakletti:
"Bir zaman Mustafa Feyzi Efendi'nin bir halifesine karşı kalbimde
bir meyil uyanır gibi oldu. Bir rüya gördüm; o zâtın mağazasında
çalışıyormuşum. Kapıya yaklaşıp dışarı baktığımda çok hoş manzaralar
görülüyor. Derken bir takım kimseler hindi, tavuk, yumurta gibi
şeyler getiriyor.
'--Hocama götürmek için bana satar mısınız?' dedim.
'--Hayır bunlar satılık değil, filanca zâtın malıdır.' dediler.
Meylettiğim zâtın ismini verdiler.
Ertesi gün kendi dükkanıma bazı müşteriler hindi ve yumurta gibi
şeyler getirdi. Satın alıp bir kısmını Hasib Efendi'ye götürdüm.
Bana:
"--Bİr zuhuratın var mı?" diye sordu.
Ben de rüyayı anlattım. Önce mürakebeye vardı, sonra:
"--Ayrımız, gayrımız yoktur be yâhu!" dedi.
Aynı rüyayı ve hadiseyi Aziz Efendi'ye anlattığımda:
"--Mürşid, ihvânını başkasına vermek istemez, hayatı pahasına da
olsa..." dedi.
Arkadaş şöyle devam etti:
Hasib Efendi'ye rüyayı anlatıp hindiyi bıraktıktan sonra, tekrar
dükkana gitmiştim. Geri kalan hindi ve yumurtaları eve götürürken,
Beyazıt'da az daha bir tramvayın altında kalıyordum. Nasıl
kurtulduğumu halen de anlamış değilim. Allah bilir ki, Hocamızın
himmeti ile kurtulmuş olmalıyım.
f. Hocaefendi'nin Tasarruf ve Kerametleri
Hocaefendi Hazretleri'nin pek çok tasarruf ve kerametine şahid
olunmuştur. İşte birkaç misal:
Rahmetli Sırrı Bey naklediyor:
Maddî olarak sıkıntılı olduğum bir zamanda camide namazdan sonra
Hasib Efendi'nin karşısında otururken, gene ihvandan Teknik
Üniversite muhasebe müdür yardımcısı Şevket Bey yanıma yaklaştı ve
yavaş sesle:
"--Sırrı, madem sıkıntıdasın, neden bize söylemiyorsun?" dedi.
Şaşırdım ve bir şey diyemedim. Hayretle yüzüne baktım. Onun üzerine
Şevket Bey şöyle devam etti:
"--Hasib Efendi'yi dün akşam rüyamda gördüm. 'Sırrı'nın ihtiyacı
var, sen ikramiye aldın, onu bul ve ihtiyacını gider!' dedi."
İşte Hocaefendi bir ihvânının ihtiyacını, diğer ihvânı vasıtası ile,
tasarrufuyla böylece gidermiştir.
* * *
Zeyrek Camii eski müezzinlerinden Sadettin Efendi (Allah rahmet
eylesin) şöyle nakletmişti:
"Müezzinlik imtihanı için müftülükte imtihan kapısı önünde sıra
bekliyordum. Birden Hasib Efendi'nin merdivenlerden çıkıp, imtihan
odasına girdiğini gördüm. Sıram gelip içeri girince, Hocaefendi'yi
imtihan komisyonu ile birlikte oturuyor buldum. O gün bana sual
olarak en iyi bildiğim yeri sordular, ben de imtihanı rahatça
kazanmış oldum. Komisyon azalarının Hocaefendi'yi yanlarında
gördüklerini ise zannetmiyorum."
* * *
Hocaefendi'nin ihvanından rahmetlik avukat Sıtkı Bey şöyle anlattı:
"Amerika'da master tahsilinde bulunuyordum. Bir gün sınıftaki bir
kız arkadaş, beraberce pikniğe gitmeyi teklif etti. Gitmeye karar
verip beraber okuldan çıkıyorduk ki, Hasib Efendi'yi kızgın bir
yüzle elinde bastonu ile karşımda grödüm. Bunun üzerine korktum ve
pikniğe gitmekten vazgeçtim."
* * *
Vedat Özman, Hocaefendi'nin bir tasarrufu ile ilgili olarak şu
hatırasını naktetti:
"Ben önce Tekel Genel Müdürlüğü'nde müfettiş muavini olarak
çalşımaktaydım. Bir ara Ticaret Bakanlığı müfettişlik imtihanı
açılmıştı. Üç kişi alınacaktı. Ben de müracaat ettim ve Ankara'da
imtihana girdim. Ben Ankara'da iken babam Hocaefendi'yi ziyaret
etmiş. Ankara dönüşümde Hocaefendi'yi görmek için Kapalıçarşı
Camii'ne gittim. Camiden çıkıp beraberce evine doğru giderken bana
şöyle dedi:
'--Geçen gün babanız gelmişti. İmtihanı size kazandırmadıklarını
kendisine söyleyecektim ama, üzülür diye söylemedim. Onlar adam
değil, ama biz gene kimsenin kötülüğünü istemeyiz be yahu. Hadi
inşâallah seni kazandırmayan terfi eder de, sen de onun yerini
alırsın." dedi.
Filhakika imtihan neticesine göre dördüncü sırada idim. Üç kişi
alınınca birinci yedek durumunda kalmıştım ve yer açılmasını
bekliyordum. Netice Hocaefendi'nin dediği gibi oldu. O zât dış
ticaret reisi oldu. Beni de ondan açılan müfettişlik kadrosuna
aldılar ve böylece Hocaefendi'nin bir tasarrufu daha tahakkuk etmiş
oldu.
* * *
Yine Vedat Özmen anlatıyor:
Sene 1947'ler idi. O sırada Ticaret Bakanlığı müfettişi olarak görev
yapıyordum. Teftiş görevi ile Anadolu'da dolaşıyordum. Önce Antep'e,
sonra İzmir'e geçmiştim. Altı aydır dışarıda idim. Hocaefendi ve
ailem gözümde tütüyordu. Bir akşam hislendim, gözüm yaşlandı.
İçimden dedim ki:
"--Hocam bizi biraz seviyorsan, tahammülüm kalmadı. Beni al yanına
artık." dedim.
Ertesi gün iş yerinde çalışırken, odaya postacı girdi ve bana bir
telgraf getirdi. Telgraf bakanlık teftiş kurulu başkanından
geliyordu ve acele İstanbul'a hareket etmemi istiyordu. İstanbul'a
geldim ve gelir gelmez, Hocam Hasib Efendi'yi ziyarete gittim. Elini
öptüğümde, gülümseyerek yüzüme baktı ve kendi şivesi ile:
"--Kul sıkışmayınca Hızır yetişmez be yâhu!" dedi. Hocam bir kere
daha tasarrufu ile beni İzmir'den aldırmıştı."
* * *
Yine aynı müfettiş arkadaş anlatıyor:
"Sene 1956-57'ler idi. Bir gün sıkıntılı bir duruma düştüm. Hocam
sağ olsaydı bu duruma düşmezdik dedim. O akşam kendisini rüyamda
gördüm. Bana:
"--Biz seninle her zaman beraberiz ama sen dersini aksatıyorsun!"
dedi.
Filhakîka o sıralarda bazen dersimi aksatıyordum.
* * *
Sırrı Tüzer Bey anlatıyor:
"Nureddin Topçu Bey ilk mektepten arkadaşım olup, samimi dostumdur.
Kendisi doktorasını Paris'de Sorbon'da vermiş ve sonra İ. Ü.'den
doçent ünvanını almıştı. 1945'lerde Denizli'de lise öğretmenliği
yapmakta idi. Yaz tatilinde İstanbul'a gelmişti. Denizli'de pek
sıkılmıştı ve göreve İstanbul'a gelmek istiyordu. Ben de kendisine
'Benim bir hocam var, seni ona götüreyim, duasını alalım, o senin
işini yapar.' dedim. O da 'Nasıl olur, ancak Millî Eğitim Bakanı
Hasan Ali Yücel bu işi yapar.' dedi.
Nuredin Bey'le Hasib Efendi'ye gittik. Elini öptükten sonra:
'--Efendim, bu benim çocukluk arkadaşımdır. Bir derdi var, dua
buyursanız da Denizli'den İstanbul'a gelse.' dedim.
Hasib Efendi başını önce öne eğdi, sonra Nureddin Bey'e dönerek:
'--Tayininiz inşâllah gelir be yahu, hem de terfian gelir.' dedi.
Hocaefendi'nin yanından çıktıktan sonra Nureddin Bey:
"--Acaba olur mu?" diyordu.
Ben de:
'--O derse, Allah'ın izniyle olur.' dedim.
Aradan çok geçmedi Nureddin Bey dükkana geldi:
'--Sırrı seninle bir şey görüşmek istiyorum, bu akşam bize gel."
dedi.
O sırada dükkan biraz kalabalıktı. O akşam oğlum Hasib doğduğu için
gidemedim. Ertesi akşam gittiğimde cebinden bir telgraf çıkarıp
gösterdi. Telgrafta: "İstanbul Haydar Paşa Lisesi'ne tayin
edildiniz." diyordu ve altında H. Ali Yücel'in ismi vardı.
Nureddin Bey çok sevindiğini söyledi ve ayrıca şunu ilave etti:
'--Birkaç gün evvel rüyamda Hasib Efendi'yi gördüm. Camisinde hutbe
okuyordu. Hutbeden inince cebinden bir defne dalı çıkarıp bana
verdi. Rüya tabir kitabı olan Kenzül-Menam'a baktım, 'Müjdeye
delâlet eder.' diyordu.
Hem gördüğü rüya, hem de tayininin gelmesi Nureddin Bey'i
sevindirmişti. Teşekkür için beraberce Hasib Efendi'yi ziyarete
gittik. El öpüp oturduğumuzda:
'--Efendim arkadaşımı getirdim onu tanıyorsunuz.' dedim.
Hocaefendi:
'--Tanımaz olur muyum Nureddin Bey.' dedi.
Bir ara:
'--Efendim bu arkadaşıma ders verirseniz.' dedim.
Hocaefendi:
'--Eh teberrüken verelim!' diye cevap verdi."
g. Hocaefendi'nin Gönülden Geçenleri Bilmesi
Hocaefendi'nin gönülden geçenleri anında anlayıp cevabını verdiğine
dair pek çok misaller vardır. Bir arkadaş anlatıyor:
Bir günÊHocaefendi evinde hatm-i hàcegân yaptırmıştı. Sonra çaylar
geldi. Sene 1949. Çay bardakları arasında porselen bir tanesi vardı.
İçimden, "Şu bardak bana gelseydi." dedim. Sıra bana gelince fark
ettim ki, tepside o istediğim bardaktan başka bardak kalmamıştı.
Mecburen aldım. Fakat böyle bir düşünceden dolayı da biraz sıkıldım.
Kimse o bardağı almamış ve bardak ta bana kalmıştı. Bunun üzerine
Hocaefendi şöyle buyurdu:
"--A be yahu bu nefis acaip bir şeydir. Bardağın şöyle, böyle olması
ne fark eder? Benim de gençliğimde başıma şöyle bir şey gelmişti.
Hatm-i hàcegânda taş dağıtılırken taşlar arasında renkli bir taş
gördüm. Onun bana gelmesini istemiştim. Sonradan bir de baktım ki o
taş elimde. İşte nefis böyledir. Halbuki taş sayı için kullanılır,
renginin bir tesiri yoktur."
* * *
Adil Bey şöyle nakletti:
Hasib Efendi evini tamir edecekti. Borç aradığını duymuştum. Bir gün
beraber giderken içimden dedim ki:
"--Ben evlâdın değil miyim, benden neden borç istemiyorsun?"
Anında bana döndü:
"--A be yâhu, şayet işinden artan bir miktar para varsa, bin lira
kadar borç verebilir misin?" diye sordu.
Daha sonra kendisine yediyüzelli lira kadar borç verdim. Hocaefendi
sonra bana borcunu ödedi.
* * *
Diğer bir misal:
Hocaefendi'nin bir ihvanı maddî olarak darda kalır ve hanımının
küpelerini satmak ister. Küpeleri cebine koyar ve satmak içni
Kapalıçarşı'ya doğru giderken, Hocaefendi'ye uğrar. Hocaefendi
kendisine bir şey söylenmediği halde:
"--Hanımın küpelerini satmak hoş bir şey değil. Sen ikindi namazına
Beyazıt Camii'ne gitsen iyi olur." der.
Arkadaş ikindiye Beyazıt Camii'ne gider, orada bir tanıdığı
kendisine bir zarf uzatır. Zarfın içinde küpenin satışından elde
edeceği paradan daha çok para vardır ve küpeyi satmadan ihtiyacını
karşılamış olur.
* * *
Hacı Sırrı Bey anlatıyor:
Bir zaman çok sıkışık durumda idim. Hasib Efendi'yi ziyarete
gitmiştim. Hiç bir şey söylemediğim halde, ayrılırken yastığının
altından çıkardığı bir zarfı bana verdi. Dışarıda zarfı açtım,
içinde tam ihtiyacım kadar para vardı.
Diğer bir ihvânı şunları nakletmiştir:
Bir ara işlerim iyi değildi. Hasib Efendi:
"--Darlık zamanında Âyetel-Kürsî'yi çok okumalı!" buyurdular.
Ben de okumaya başladım. Bir müddet sonra işlerim açıldı. Hatta
başkalarına iş verir duruma geldim.
* * *
Bir arkadaş şunları anlattı:
"Hasib Efendi'yi Sultanahmed'in aşağılarında bir yere, bir hastaya
okumaya götürmüştüm. Okuduktan sonra beraberce dönüyorduk. Kendisini
evine kadar götürmek istiyordum. Sultanahmed'e gelmiştik.
'--Ben giderim, oğlum giderim.' dedi ve yanımdan kayboldu."
* * *
Hocaefendi'nin aynı anda iki yerde bulunmasına ait kerameti de
şöyle:
Hocaefendi'nin bir cuma namazı sırasında camisinde namaz
kıldırırken, aynı anda Bakırköy Akılhastanesi'nde yatmakta olan bir
talebesini ziyaret ettiği, hastane bakıcılarının şehadeti ile tesbit
edilmiştir.
* * *
Prof. Dr. Mazhar Özman anlattı:
Bir gün Hocaefendi'yi ziyarete gitmiştim. Kendisi biraz yorgun
görünüyordu. Sorduğumda şöyle buyurdular:
"Sizden evvel genç adam geldi ve bana bazı sualler sordu. Rafı
göstererek:
'--Bu kitaplar nedir?' dedi.
Kendisine:
'--Hadis, tefsir gibi dînî kitaplardır.' dedim.
Bana sordu:
'--Siz hasta okur musunuz?'
'--Okurum, şifa ayetlerini okurum.' dedim.
'--Muska yazar mısın?' diye sordu.
'--Yazarım be yâhu, âyet-i kerime yazarım.' dedim.
Böylece suallerinin sonunda bana:
'--Hocaefendi ben polisim, 1. şubeden size kontrole geldim. Ama
sizden bir şey rica edeceğim: Müsaade ederseniz elinizi öpüp duanızı
almak istiyorum.' dedi. Elimi öptü, biz de dua ettik, gitti."
Sonra Hocaefendi bana dönerek dedi ki:
"--Ben öyle bir Şeyh Efendi'nin (Mustafa Feyzi Efendi) dervişiyim
ki, Şeyhime ve bize polis sataşamaz!.. Zamanında ittihatçılar, Şeyh
Efendi'nin peşine, onu kontrol etmeleri için iki polis hafiyesi
koymuşlar. Şeyh Efendi bu iki hafiyeyi kendine derviş yapmış. Hatta
bir tanesi, Şeyh Efendi'nin evinin çatısında halvetteyken vefat
etmiş. Cenazesini de Şeyh Efendi kıldırmış." dedi.
* * *
Yine bir gün Hocaefendi'nin ziyaretine gitmiştim. Talebelerinden
Sabire isminde bir terzi kızı vardı. Sabire Abla Mahmudpaşa'dan
Hocaefendi'nin evine gelirken, çarşıdaki herkesin Hasib Efendi
olduğunu görmüş. Şöyle ki; alan da, satan da, yolda yürüyen de, yani
herkes Hasib Efendi imiş. Korkmuş, Hocaefendi'ye gelmiş. Hocaefendi
kendilerini kapıda bekliyormuş ve şunları söylemiş:
"--Korkma! Bir derviş şeyhini çok severse onda fânî olur. Artık her
yerde yalnız onu görür. Bu makbul bir şeydir, sevin kızım!" demiş.
Hocaefendi, Sabire Abla'nın bu halini bize naklettikten sonra şunu
ilave etti:
"--İstediğimiz bir durum erkeklerde değil, bir terzi kızında zuhur
etti."
* * *
Ağabeyim Vedat Özman müfettişti. Anadolu'da vazife icabı dolaşırdı.
O zamana Anadolu ile telefon irtibatı çok azdı. Annem, Ağabeyimi
merak ettiği zaman bana:
"--Hocaefendi'ye gönül et de, ağabeyinin durumunu öğren bakalım!"
derdi.
Hocaefendi'nin yanına gelince, hiç bir şey söylemediğim halde,
Hocaefendi bana sorardı:
"--Ağabeyinden bir haber var mı?"
Ben de:
"--Yok efendim..." derdim.
"Öyleyse yakında gelir." derdi.
Birkaç gün sonra da ağabeyim çıkar gelirdi.
* * *
Ağabeyim Vedat Özman, Hocaefendi ile ilk tanıştığında:
"--Efendim nerelisiniz?" demiş.
Hocaefendi de:
"--Serezliyim." demiş.
Ağabeyim içinden:
"--Serez'de de çok çingene varmış." diye geçirmiş.
Hocaefendi anında:
"--A be yahu! Serezlilerin hepsi de çingene değildir. Çingenelerin
ayrı mahalleleri vardır." buyurmuş.
* * *
Bir gün Hocaefendi'ye bakarak içimden:
"--Şeyh efendiler ihvânına himmet ederlermiş. Siz de bana bir himmet
etseniz." dedim.
O sırada himmetin ne olduğunu bile bilmiyordum. Kendisi evinin
merdivenlerinden iniyordu, ben ise aşağıda bekliyordum. Yukarıdan
bana seslendi:
"--Mürid, "Şeyhim himmet..." demiş; şeyh de, "Oğlum hizmet!.."
demiş.
* * *
Hasib Efendi'nin yamalı bir şalvar giydiği bir gün, babam Behzat
Efendi bunu görünce içinden:
"--Hocaefendi'ye bir şalvar alsaydım." diye geçirmiş.
Bunun üzerine Hocaefendi kendisine:
"--A be yâhu, bizim yeni şalvarımız vardır. Ama nefse ağır gelir
diye, bu yamalı şalvarı giyeriz." demiştir.
* * *
Yine bir gün Hocaefendi'yi hatm-i hàcegân için bekliyorduk.
Arkadaşlarından biri beklemekten sıkılmış olmalı ki:
"--Hocaefendi de vaktinde gelmez." diye söylenmeye başladı.
Biraz sonra Hocaefendi içeri girdi ve o zâta dönerek:
"--A be yahu, adama sormuşlar ismin ne? 'Mülâyim.' demiş. Soran da
demiş ki: 'Sert olsan ne yaparsın?..'"
* * *
Diğer bir hatıra:
Bir ihvan kardeş çalıştığı dairede müdürünün kendilerine eziyet
ettiğinden şikâyet etmişti. Müdür onların cuma namazına gitmelerine
mani oluyormuş. Bu müdür daire içinde dahi köpekle dolaşırmış. Bu
şikâyet üzerine Hocaefendi:
"--Desenize yahu, bu, köpeğin arkadaşı." buyurdular.
* * *
Hocaefendi bir sohbetinde ihvanına buyurdu ki:
"--Sakın ola çocuklara 'Ne güzel mâşâallah.' demeyiniz. Ne güzel'le
mâşâllah arasında nazar değer. 'Mâşâallah, ne güzel!' deyiniz."
* * *
Yine bir sohbetinde Hocaefendi gizli şirkin ümmet-i Muhammed SAS
için çok gizli ve tehlikeli olduğundan bahsettiler ve bize gizli
şirke ait misaller verdiler:
"İnsanoğlu kazancını takdim ederken 'Ben çalıştım ve alnımın teriyle
kazandım.' der. İşte bu gizli şirktir. İnsanoğlu burada kendini
rızık verici yerine koymuştur. 'Ben çalıştım, Rabbim verdi.' demesi
gerekir.
'Soğuk su içtim midem ağrıdı.' ifadesiyle, hastalığı soğuk suya
bağlamıştır. Veya 'İlaç içtim, başımın ağrısını dindirdi.' sözüyle,
Allah'ın şifâ verici vasfını ilaçtan bilmiştir.
Rasûl-i Ekrem SAS Efendimiz buyururlar ki: 'Hastaya bir ilaç
verildiğinde, melekler Allah'a CC sorarlar. 'Yâ Rabbi! İlaca şifa
koyalım mı?', 'Koyun!' buyurursa o ilaç, şifa olur.'
Allah korusun, Allah esirgesin insanlar çok dikkatli olup bu gizli
şirkten kendilerini kurtarsınlar inşâallah."
* * *
Bir gün Hocaefendi'ye bir ihvanı şunu sordu:
"--Hocaefendi, mezbahada koyun keserken bazı kesiciler besmele
çekmiyorlarmış. Acaba bu durumu göz önüne alarak, mezbahada kesilen
eti yemeyelim mi?"
Bunun üzerine Hocaefendi:
"--A be yâhu, biz yemeği yerken besmele çekeriz. Bu besmele hem
bizim yemek besmelemiz, hem de mezbahada unutulan besmele yerine
geçer." dedi.
Yine bir gün yemekte idik. Masa örtüsünün dışına bir parça ekmek
düştü. Hocaefendi aldı, üfledi ve yedi. Arkadaşlardan biri sordu:
"--Efendim mikrop olmaz mı?"
Buyurdu ki:
"--Ben o mikrobu öldürdüm be yâhu. Çünkü besmele çekerim."
* * *
Hastalığı sırasında idi. Hocaefendi, bana eski bir Kur'an-ı
Kerim'ini verdi. Onu alırken, içinde kendi hat yazısıyla yazılı
Âyetel-Kürsî buldum:
"--Bunu da alabilir miyim?" diye sordum.
"--Al!" buyurdular ve dediler ki: "Onun içinde 'İllâ biiznihî'
yazar."
* * *
Bir arkadaşa ders verdiği sırada çok dikkat etmesi için şöyle
buyurdular:
"--Biliniz ki Müslümanların arasında en kusurlu sizsiniz, bu mutlak
doğrudur. Bu gerçektir. Çünkü siz karşınızdakinin iki üç kusurunu
görürsünüz. Fakat kendinizin bin kusurunu görmezsiniz."
* * *
Hacı Sırrı Tüzeer anlattı:
Hasib Efendi bir gün dükkanıma geldi. Neşeli bir hali vardı, her
zamanki yerine oturdu. O sıralar savm-u Davud orucu tutardı.
"--Taze çay demledim, buyurmaz mısınız?" dedim.
Onun üzerine şu sözleri söyledi:
"--Hep siz beni rüyada görecek değilsiniz ya, dün gece biz de sizi
rüyamızda gördük."
Bu sözler beni heyecanlandırmıştı.
"--Nasıl gördünüz efendim?" dedim.
Şöyle devam etti:
"--Siz bize bir altın verdiniz. Biz de size kalbimizi verdik." dedi.
* * *
Yine Sırrı Bey'den naklen:
İstanbul, Çarşamba semtinde oturan yatalak bir kadın varmış Bir gün
bu kadın rüyasında:
"--İbrahim Paşa Camii imamı Hasib Efendi'yi gör, o sana lâzım geleni
söyler!" diye bir ses işitiyor.
Kendisi yatalak olup dışarı çıkamadığı için komşuya:
"--İbrahim Paşa Camii imamı Hasib Efendi'yi bana bulun!" diyorsa da,
bir netice alamıyor.
Nihayet bir gün Hasib Efendi kadının hanesine geliyor:
"--Ben Hasib Efendi'yim, sen gelemeyince ben geldim." diyor ve
kendisine lâzım gelen dersi veriyor. (1)
h. Necdet Oral'dan Hatıralar
Hasib Efendi'yi 1948 senesinde tanıdım. Evi İstanbul Erkek
Lisesi'nin orada idi. Biz de Sultanahmet'te oturuyorduk. Fakat onu
tanımadan bir sene evvel, Allah içime bir şevk verdi; kendiliğimden
Ramazan ayında namaza başladım.
O sırada arkadaşımız olan Mazhar, değişik bir havaya büründü; Yunus
Emre'den şiirler okumaya başladı. Bana bir gün dedi ki:
"--Necdet! Ben çok büyük bir hocaefendi tanıdım, gel seni de
tanıştırayım! Ben bu kadar kişi arasından --küçük kardeşimle beni
kasdederek-- ikinizi seçiyorum." dedi.
İlk olarak Hasib Efendi'ye, Cumhuriyet Gazetesi'nin bulunduğu o
sokağa gittik. Onu gördüğümüz zaman şöyle bir gülümsedi bize,
gülümsemesi yetti. Demek ki, o maneviyat aktarıyor insana... O
gülmesiyle sanki mühürledi bizi...
O zaman 17-18 yaşlarında idik. Hasib Efendi dedi ki bize:
"--Hidâyet kalbe inen bir nurdur, rahmettir. O rahmet, suyun çorak
bir toprağı yumuşatması gibi kalbi yumuşatır. Kalp doğru söze açılır
ve o doğru sözü hemen kapar. Tıpkı yumuşamış bir toprağın, tohumu
kapıp da yeşermesi gibi..."
İşte o sıralarda Hasib Efendi'ye devama başladık. Hasib Efendi'nin
evinde, her pazartesiyi salıya bağlayan gece Hatm-i Hacegân
oluyordu. Biz de küçüktük. İlk defa Hasib Efendi'nin evine
gideceğiz. O zaman kadar gece vakti evden çıkmamışız. Pazartesi günü
evimizden ilk defa ayrıldık, gittik. Sohbet ve Hatme-i Hacegân'ı
takiben hocaefendi bir bardak çay ikram ederdi. Derken gece saat
oldu, çıktık geldik evimize...
Babam Tekirdağ'da idi, evde amcam vardı. Kapıyı bize o açtı:
"--Siz nerdesiniz, bu saate sokak mı kalır?" dedi, tekme tokat bizi
dövmeye başladı.
Büyükannem onu yumuşatmaya çalıştı:
"--Vurma! Bunların bir Hocaefendileri var, ordan geliyorlar."
dediyse de, amcam:
"--Başlarım hocanın sakalına!.." diyerek bir iki tokat daha vurdu.
Daha fazla ileri gitmeden bıraktı.
Sabah oldu. Baktık amcam elini göğsüne koymuş büyükanneme bir şeyler
anlatıyor, bize fazla bir şey diyemiyor. "Ben bu gece kendimi zor
kurtadım." diyor. Amcam gibi bir adama da, böyle ağlar bir durum
olmasına ben şaştım. Anlatıyor:
"--Bu gece büyük bir ateş yakıldı, ateşe benden önce birisini
sürüklediler. Adam bağıra çağıra ateşe sürüklendi. Sıra bana geldi.
Beni sürüklerlerken çırpındım, karyoladan düştüm. Zor kurtadım
canımı!.." diyor.
Elini göğsüne atmış, kaşıyor; ağlar gibi bir halde...
Cenab-ı Hakk'ın hikmetini orada sezdim. Hasib Efendi'nin
ruhaniyeti... Çünkü Hasib Efendi ehlullah, hattâ kutub bir zattı.
Çünkü rahmetli Aziz Efendi, Hasib Efendi'nin vefatından hemen sonra
Hatm-i Hâcegânlarda onun için kutbül-aktâb sözünü zikrediyordu.
* * *
Hasib Efendi yaşlı idi ve keramet gösterirdi. Oturursun, senin
kalbinden bir şey geçiyorsa, Hasib Efendi derdi:
"--A be öyle değildir o be yahu, şöyle derler onun için..."
Sırrı Ağabey anlattı bize: "Bir gün Hasib Efendi'nin imamlık yaptığı
İbrahim Paşa Camii'nden yatsı namazını müteakip çıktık gidiyoruz.
Ben Hasib Efendi'nin çantasını taşıyorum. Yaz günü, dışarıda hava
açık... Yürürken gökyüzünde bir yıldız kaydı. Ben havaya bakıyorum,
yıldızları seyrediyorum; Hasib Efendi yere bakıyor. Derken yıldız
kayınca, içimden geçti ki: "Acaba dinimizde yıldız kayması nasıl
izah edilir?" Hemen başını kaldırdı, dedi ki:
"--A be derler ki, melekler şeytan kovalıyor."
İşte Hasib Efendi böyle biriydi.
* * *
Hasib Efendi'yle birbuçuk senemiz geçti. Babamdan haftalık alırdık o
zaman... Haftalığımızı aldığımız zaman, Hasib Efendi'yi evden taksi
tutup alırdık, Beyazıt Camii'ne vaaza götürürdük. Vaazı pazar
günleri ikindileyin yapardı.
Lise 10. sınıftayım, bir gün vaazdan dönüyoruz. Tam İstanbul Erkek
Lisesi'nin önüne geldik. İçimden dedim ki: "Hocaefendi bir sorsa da,
zor bir dersim vardı, bana onun için bir dua etse..." dedim. İçimden
geçer geçmez, taksinin içinde bana döndü:
"--A be nerede okursun?" dedi.
"--Hocaefendi, şu mektepte..." dedim.
Tam oradan geçiyoruz.
"--A be var mı ikmalin?" dedi.
"--Var..." dedim.
"--İnşaallah geçersin." dedi.
* * *
Bir kere de aynı şey evinde oldu. Yine imtihanımın yaklaştığı bir
zaman gittim evine... Rahatsız olmuş Hasib Efendi... Valide hanım
sırtını ovuyor, terini siliyor. Hasib Efendi başı öne eğilmiş
durumda idi. Ben de yanda oturuyorum. İçimden, "Hocaefendi bir sorsa
da, dua etse..." diye geçti. O sırada Hasib Efendi bir şeyler
anlatıyordu. Bunu düşünür düşünmez lafını kesti, başını bana doğru
çevirdi:
"--A be hangi mektepte okursunuz?" dedi.
Okulumu söyledim ama yüzüm kızardı, utandım. Başımı önüme eğdim.
"--İkmalin var mı?" dedi.
"--Bir ikmalim var..." dedim.
"--İnşaallah geçersin, geçersin!" dedi. "Ben bazen dua ederim,
sınıflarını geçerler. O benden değil Allah'tandır, Allah'tan..."
dedi ve ağladı.
Hasib Efendi ayet okunurken ağlardı. Cuma namazından evvel, ayetler
okunurken devamlı gözyaşı dökerdi. (2)
* * *
Hasib Efendi'den i'tikafla ilgili bir hatırasını dinlemiştim. Şöyle
anlattı:
"Bir yaz mevsimi Ramazan ayının son on gününde imamı olduğum camide
itikafa girmeye niyet ettim. İtikafı caminin mevcut geniş
pencereleri içinde yapacaktım. Yanıma biraz un, bir testi su, küçük
bir ispirto ocağı ve ufak bir tas aldım. A be iftar için tas içinde
sade suya biraz un çorbacığı yapardım.
Namaz aralarında pencere içinde oturur, Kur'an, zikir, tefekküre
devam ederdim. Sıcaklarda pencere kanatlarını duvara kadar açardım.
Arasıra pencere camına gözüm ilişir, kindimi görürdüm ama
önemsemezdim.
İtikafın sonuna doğru bir gün gözüm gene pencere camına ilişti. Ama
bu sefer camda kendimi değil, mürşidimi gördüm. Devamlı bana
bakıyordu." dedikten sonra Hocaefendi Hazretleri ağladı.
Kanaatimce Hocaefendi bizlere bu yolun mânevî basamaklarından ilki
olan fenâ fiş-şeyh makamının ilk belirtilerini anlatmak istemişti.
* * *
Hoca Abdülaziz Efendi'nin evinde Hasib Efendi Hazretleri ve bazı
arkadaşlarla beraber bir yemekte idik. Yemeğe Hasib Efendi'nin
besmelesi ile başlandı. Yemekte bulunan bir misafir, sofrada bir
hatırasını anlatmaya başladı. Konuşması uzayıp gidiyordu.
Bir ara Hasib Efendi, zannedersem kendisini ikaz yollu:
"--A be, biz her lokmada bir besmele çekeriz, her çiğneyişte de
kalbimizden Allah deriz." dedi.
Misafir bu söze rağmen hatırasını anlatmaya devam edince Hocaefendi
aynı sözlerini bir kere daha tekrar etti. Misafir durumu kavradı ve
sustu.
Bu hadise de zihnimden şöyle bir yorum geçti: Hocaefendi Hazretleri
bizlere büyüklerin yanında nasıl yemek yeneceği adabını öğretmek
istiyordu. (3)
* * *
İnsanlar çeşitli şekilde imtihana tabi olabiliyorlar. Aziz
Efendi'nin bir sözü vardır:
"--Şeyh imtihan etmez, imtihan eden ancak mel'undur. Şeyh imtihan
etmez. 'Şu adama helâları süpürteyim de, bakayım içinden bir şey
geçiyor mu?' demez. Ya küfre düşerse, bunun vebali ne olacak?
İmtihan Allah'ındır. Şeyh bu işi yapmaz." dedi.
* * *
Hasib Efendi'nin evinde otururken, Aziz Efendi yanı başında
bulunurdu. Vefatından evvel her gün Aziz Efendi, bir Kur'an çantası
ile sık sık Hasib Efendi'ye giderdi. Karşılıklı Muhammediye,
Ahmediye gibi büyük kitaplar okurlardı. Aslında o okuma, bir ilim
tahsilinden çok sanki makam teslimiydi.
Bir gün ben Hasib Efendi'ye gittiğimde, o okumalarına rastladım.
Hasib Efendi oturuyor, yatağının içerisinde ders okuyor Arapça
olarak... Aziz Efendi de onu kitaptan takip ediyor. Arapça bir cümle
okuyor, ona bazen: "Şurdaki ibâre bu demektir." diyor. Derken Aziz
Efendi aniden Hasib Efendi'ye şöyle dedi:
"--Hocaefendi! Bir şeyh vefat etse, mürid üzerindeki tasarrufu
azalır mı veya kalkar mı?.."
Hasib Efendi:
"--Yok yok kalkmaz! Bil'akis derler ki, şeyhin vefatı ile dervişler
üzerindeki tasarrufu kınından çıkmış kılıç gibi daha da
keskinleşir." dedi. (4)
* * *
Hasib Efendi'nin evindeki Hatm-i Hâcegân sabaha kadar sürmezdi.
Sünnete çok uygun hareket eden insandı. Yatsıdan sonra öyle uzun
boylu oturmak yoktu. Aziz Efendi'de oturulurdu ama Aziz Efendi'nin
ömrü kısaydı. O kendini biliyordu. Hasib Efendi de biliyordu bunu...
Mehmet Zâhid Kotku Efendi için:
"--A be, ondan sonrakinin ömrü bize uzun görünür." demiş.
Sohbette sordular:
"--Hoca Efendi, Allah ömür versin ya, hani sizden sonra bizler ne
yaparız, nereye gideriz?" dediler.
Bunun üzerine dedi ki:
"--A be düşünmeye gerek yok, bizden sonra Aziz vardır. Biraz da ona
devam edersiniz." dedi.
Meğerse bunun daha devamı da varmış, "Ondan sonrakinin ömrü uzun!"
demiş. Bu sözünü de sonradan öğrendim. (5)
Notlar:
(1) Prof. Osman Çataklı, Hacı Hasib Efendi ve Hacı Aziz Efendi, s.
13-33, İstanbul, 2000.
(2) Dr. M. Erkaya, Anılarla Mehmed Zâhid Kotku Rh.A, s. 131-135,
Seha, İstanbul, 1997.
(3) Prof. Osman Çataklı, Mehmed Zâhid Kotku, s. 211-212, İstanbul
1999.
(4) Dr. M. Erkaya, Anılarla Mehmed Zâhid Kotku Rh.A, s. 135-136,
Seha, İstanbul, 1997.
(5) a. g. e., s. 133
ABDÜL'AZİZ
BEKKİNE RH.A HAZRETLERİ
(1895-1952)
Dr. Abdüllatif Duygulu
a. Çocukluğu ve Gençliği
Abdül'aziz Bekkine Hazretleri hicrî 1313, miladî 1895 yılı civarında
İstanbul Mercan'daki evlerinde dünyaya geldi. Babası tüccardan
Mehmed Molla oğlu Haris Efendi, annesi Fatma Hanımdır.
Haris Efendi aslen Kazan'lı (Rusya) olup, 1880'lerde ailesi ile
İstanbul'a göç ettikten sonra Asmaaltı'nda toptan yağ ticareti ile
meşgul olmuştur. Kazan'ın eşrafından olan Hâris Efendi, orada
Sultanoğlu (Sultanof) nâmı ile tanınmaktaydı. Kazan'da 25-30 odalı
büyük bir konakları ve geniş arazileri vardı. Konaklarının çoğu
odalarında ilim tahsil eden talebeler barınırdı.
Hocaefendi'nin ailesi o zamanlar Rus tebaasında idiler. O günkü
hükümetin tutumu dolayısıyla 1909 yılında ailesiyle birlikte Kazan'a
gitti. Kazan'da bir süre kaldıktan sonra, Buhara'ya geçerek orada
beş sene kadar ilim tahsil etti.
1917'de Rusya'da Bolşevik ihtilâli olunca, Kazan'da şartlar çok
olumsuz hale geldi. Bolşevikler Kazan'a ve Türkmenistan'a doğru
ilerliyorlardı. Annesi ve babası da daha önce Kazan'da vefat
etmişlerdi. Abdül'aziz Efendi de kardeşlerini alarak İstanbul'a
dönmeğe karar verdi. İki anneden 5'i erkek, 11'si kız olmak üzere 16
kardeştiler.
1918 yılında Kazan'tan trenle Bakü'ye, ordan Batum'a gelmişler.
Batum'dan da İstanbul'a bir Türk gemisi ile gelmişlerdir.
Kısa bir müddet erkek kardeşleri ile beraber Asmaaltı'nda bir dükkân
açıp çalıştırmışsa da, sonra dükkânı kapatıp, bir müddet
Çarşıkapı'daki Bayezid Medresesi'ne devam etmişlerdir.
* * *
Dr. Mazhar Özman diyor ki: Bana çocukluk ve gençlik hayatından
bahsettiği hadiseler oldu:
"Ben 5-6 yaşından itibaren seherden sonra hiç uyumamışımdır. 7-8
yaşlarımda gene seherde kalkar, sabah namazı vaktine kadar
bahçemizdeki ağaçlarda öten kuşların öterek, 'Huu... Huu...' deyip
Allah'ı zikrettiğini dinlerdim. Babam bana hiç iş buyurmaz ve
yaptırmazdı. İş istediğimde veya yardıma gittiğimde;
'--Benim sağlığımda dinlen evliyâ, benden sonra çalışırsın!' derdi.
Ben de buna üzülür, anneme gider söylerdim. Annem de:
'--Vermek isterse kuluna, getirir koyar yoluna...' derdi.
Sonra hayatta çok gayret ettik ama, en sonunda anamızın sözüne
geldik.'" (1)
* * *
Çocukluğu garip tecellilerle doludur. Onun sokakta garip bir
yürüyüşü vardır. Ellerini arkasına bağlar, öne yıkılacakmış gibi
eğilip, ayaklarının üzerine bakar ve sallanarak yürürdü. Kendisine
bu garip yürüyüşünün sebebi sorulduğunda:
"--Ben bunu büluğ çağına basarken, beni yolda yürürken seyreden
komşuların beni aptal sanmalarını arzu ettiğim için bu şekilde
yürümeyi adet edindim. Kimsenin beni farketmesini, benimle meşgul
olmasını istemiyordum." diye cevap verirdi.
Abdül'aziz Efendi'nin gençliği üstüste acılar ve ayrılıklarla
doludur. Kendisini dinleyenler ondan şunu naklediyorlar:
"Bolşevik ihtilali olmuş, Kazan'dan İstanbul'a geliyorduk. Gençtim,
yanımda kız ve erkek kardeşlerim vardı. Bakü'ye geldik. Onları otele
bıraktım. Rahat ibadet edebilmek için civar tepelerde ıssız bir yere
gittim. Orada bir kovuk buldum. Bakü'de kaldığımız zaman, o kovuğa
girip ibadet ediyordum. Son gittiğimde garip bir tecelli içinde
kendimi buldum. Adeta Arş'ın üzerinde ve Allah-u Zülcelâl
Hazretleri'nin huzurunda kendimi hisseder gibi oldum. Oradan bütün
kainatı seyrediyordum. Ne zaman ki, kardeşlerim aklıma geldi,
kendimi kovuğun içinde buldum." (2)
* * *
Gemide geçen bir hadiseyi Hocaefendi bir arkadaşımıza şöyle
anlatmıştır:
"Birgün sohbet esnasında Hocaefendi'ye şöyle bir sual sordum:
'--Efendim bu memleket nasıl kurtulur?'
Bunun üzerine Hocaefendi şunları anlattı:
'--Rusya'dan İstanbul'a dönerken Batum'dan bir Türk gemisine
binmiştik. Gemide bilet kontrolü esnasında yaşlı ve fakir bir adamın
bileti çıkmayınca, kontrol memuru adama bir tokat patlattı.
Adamcağız yere yurvarlanıp kaldı.
Bu durumu kaptan köşkünden gören geminin İtalyan kaptanı, tokat
yiyen adamcağızı yanına aldırttı ve istanbul'a kadar da yanında
misafir etti.
İşte evlâdım bu memlekette İslâmiyet, dolayısıyla insanlık,
insanlarımıza teker teker anlatılmadıkça ve o insanlar da İslâmiyeti
yaşamadıkça bu memleket için kurtuluş yoktur."
Kanaatimizce burada Hocaefendi şu hususa dikkatimizi çekmektedir:
Bir İtalyan kaptanın yaşlı fakir bir adama karşı gösterdiği olgun ve
insani davranışı, bir Türk ve müslüman olan kontrol memuru, İslâm'ı
bilip yaşamadığı için gösterememiştir.
Öyleyse insanlarımıza İslâm'ın esaslarını iyice tanıtıp anlatmak ve
yaşamalarını sağlamak icab edecektir. (3)
b. Tahsili ve Mânevî Eğitimi
Abdül'aziz Efendi okul öncesi Kaptan Paşa Camii İmamı Halil
Efendi'den Arapça ve din dersleri almış, daha sonra Dârüttedris
Mektebi'ni bitirmiştir. 1910'da ailesi ile birlikte Kazan'a
gittiklerinde orada ilim tahsili yapmış, daha sonra Buhara'ya
geçerek orada 5 sene devrin tanınmış âlimlerinden ilim tahsil
etmiştir.
Babasının vefatından sonra, Kazan'dan mecburi bir göçle 1918'lerde
İstanbul'a geldiklerinde bir müddet Çarşıkapı'daki Bayezid
Medresesi'ne devam etmişlerdir.
Nadide bir yaratılışa sahip olan Hacı Aziz Efendi İstanbul'a
döndükten sonra büyük bir azimle mürşid-i kâmil arayışına çıkmış ve
feyz alacağı kapıyı kendisi aramaya başlamıştır. Hacı Aziz Efendi
mürşid arayışını bize şöyle anlatmıştır:
"Kazan'dan İstanbul'a döndükten sonra artık bir mürşide bağlanma
zamanının geldiğine inanmıştım. Biliyordum ki insanın mânevî olarak
olgunlaşması ve ilerlemesi bir mürşid-i kâmile bağlanıp onun
hizmetinde bulunmakla olabilir. Bunu daha çocukluğumda hem öğrenmiş,
hem anlamıştım. Bu sebeple İstanbul'daki mürşid-i kâmil olarak
tanınmış kimseleri soruşturup onları ziyaret etmeye başladım.
İlk olarak Eyüp'te ikamet eden tanınmış bir zâtı ziyarete gittim.
Elini öpüp karşısına oturdum. Kendisi murakabe haline geçti. Ben de
gözlerimi kapadım ve başımı kalbimin üzerine eğdim. Bir de ne
göreyim, o zâtın göğsünde: (Hàzà ebû zeheb) "Bu altın babası"
yazılıydı. Hemen müsaade isteyerek yanından ayrıldım.
Gene mürşid-i kâmil aramak maksadı ile yaptığım ikinci ziyaretimde
zamanın tanınmış büyüklerinden Nakşî şeyhi Küçük Hüseyin Efendi nâmı
ile mâruf bir şeyh efendiyi ziyaret ettim. Kendisi Hacı Feyzullah
isminde bir şeyh efendinin halifelerinden olup, çok sevilen bir zât
idi. Epeyce kısa boylu, mülâyim, zarif bir zâttı.
Kendisini ziyarete gittiğimde bir duvar saatinin altında oturmuş,
başını göğsüne eğmiş, gözlerini yummuş, tefekküre dalmış bir
vaziyette buldum. Ben de karşısına oturdum, gözlerimi kapadım ve
başımı kalbime eğerek beklemeye başladım. Derken saatin tik-takları
ile Allah'ı zikretmekte olduğunu duydum. Başının üzerindeki saat,
'Allah Allah...' diyordu. O zaman başımı kaldırıp gözümü açtım. O da
gözünü açı ve bana saati işaret ederek:
'--Bizim dervişin zikrine agâh oldunuz galiba?' dedi.
Onun üzerine ben içimden tamam bu hazretten ders alınır diye
düşündüm. O zaman bana:
'--Evlâdım senin nasibin bizde değil, ara, bulacaksın. Ama madem ki
bize kadar geldin, sana bir nasihatte bulunayım.' dedi. 'Dervişlik
çok güzeldir. Ona talip ol, fakat mürşidliğe talip olma, çok zor bir
iştir.' dedi." (4)
Nihayet takdir edilen vakit, saat gelmiş, Abdül'aziz Efendiyi,
Çarşıkapı Medresesindeki yakın arkadaşı Mehmed Zâhid Efendi, kendi
mürşidi Mustafa Feyzi Efendi'ye götürmüştür.
Mustafa Feyzi Efendi Gümüşhaneli Ahmed Ziyâüddin Efendi'nin
halifesidir. Kendisinden sonra dördüncü postnişin olarak irşad
vazifesinde bulunmuştur. O zaman Gümüşhaneli Dergâhı, Bâbıalide
vilayetin karşısında, Fatma sultan Camii yanında idi.
23 yaşında Mustafa Feyzi Efendi'ye intisab eden Abdül'aziz Efendi,
onun sohbetlerine devam etmiştir. Sonunda Hazret'in himmetiyle
mânevî eğitimini tamamlamış, 27 yaşlarında iken hilâfet mertebesine
ulaşmış ve kendisine irşad salâhiyeti ve icâzetname verilmiştir. (5)
Ayr ıca
Râmûzül-Ehàdîs kitabını da okutma icazeti almıştır. Bütün hayatı
boyunca binlerce talebeye, maddî ve mânevî sahada, ilim, irfan ve
insanlık öğrettikleri gibi, bu eseri de defalarca okutmuşlar ve
tercümelerini takrir etmişlerdir.
İlk vazifeleri Beykoz'da bir camide başlar. Daha sonra Aksaray'da
bir camide devam eder. Yazıcı Baba, Kefevî, Ümmü Gülsüm camileri
onun feyz kürsüleri olur. 13 yıl Ümmü Gülsüm Camisi'nde vazifesi
devam etmiştir.
Bu cami Unkapanı'ndan Saraçhane'ye çıkarken Bulvarın sağında biraz
içeridedir. Fakat içinde çok feyizli sohbetlerin yapıldığı ahşap
meşrutası istimlâke uğramıştır.
İkinci haclarından döndükten sonra, yakalandıkları hastalıktan
kurtulamayarak, daha genç denilecek bir yaşta, 57 yaşında rahmet-i
Rahmân'a kavuşmuşlardır. Tarih 2 Kasım 1952 Pazartesi günü, öğle
vakti civârıdır. Kabirleri Edirnekapı Sakız Ağacı Şehidliğindedir.
(6)
c. Çeşitli Hal ve Vasıfları
Hocaefendi büyücek başlı, sivrice çeneli, mavi gözlü, yüzleri sarıya
çalar buğday renkli idi. Tenleri beyazdı. Sakalları sarı, uzunca ve
seyrekçe idi. Pazuları kuvvetli idi. Bir koyunu rahatça yatırır,
keser ve yüzerlerdi. Orta boyluydu. Genellikle vasıtaya binmezler ve
gidecekleri yere yürüyerek giderlerdi.
Allah vergisi olarak kendileri deha mertebesinde bir zekâya sahipti.
Hangi meslekten tahsil ve kademeden olursa olsun, onunla konuşup
sohbetinde bulunan herkes kendilerinin zekâ ve ilmine hayran kalır
ve o zamana kadar böyle bir kimseye rastlamadıklarını kabul ve
itiraf ederlerdi.
Kendisinin medrese ve yol arkadaşı Bursalı Mehmed Zâhid Efendi de
bir sohbetinde: "Aziz Efendi talebeliği zamanında arkadaşları
arasında ayrıca zekâsı ile de temayüz etmişti." şeklinde
buyurmuşlardı.
Esasen veciz hitabeti, ince sual ve sevapları bunun açık işretleri
olduğu gibi, kendileri "Mü'minin ferasetinden çekinin, çünkü o
Allah'ın nuru ile bakar." hadis-i şerifine tam mânâsı ile uyan ve
insanın iç ve dışını okuyan bir bakışa sahipti. Hiç görmediği bir
kimsenin karakterini sadece fotoğrafına bakarak söyleyebilirdi.
İnsan her gün, her saat kendisi ile beraber bulunsa gene de ona ve
sohbetlerine doyamaz ve ayrıldıktan sonra da, bir an önce yanlarına
dönmek için can atardı. Sohbetler genellikle sualli-cevaplı ve ilgi
çekici olur ve katılan insan oradan maddî ve mânevî büyük bir zevk
alırdı. Bu hususta tahsilli, tahsilsiz, zengin, fakir, yaşlı, genç
farketmezdi.
Sohbetlerinde zaman da mevzu bahis değildi. Genellikle yatsı
namazından sonra oturulur ve icabında sabahlanırdı da. Bir kimse
dışarıdan sohbet odasının ışığını yanar görmüşse, gecenin hangi
saatinde olursa olsun, çekinmeden kapının zilini çalıp içeri
girebilirdi.
Sohbetlerinin bu doyulmazlığı hakkında şu iki misalle iktifa edelim:
Felsefe mevzuundaki doktorasını Paris'te yapmış olan rahmetli Doç.
Dr. Nureddin Topçu Bey, bir gece Hocaefendi'nin sohbetinde
bulunduktan sonra saat 02-03.00 sıralarında arkadaşı ile yanından
ayrılırlar. Henüz dış kapıdan yeni çıkmışlardır ki, Nureddin Bey bir
an duraklar ve arkadaşı Sırrı Bey'e:
"--Yahu Sırrı tekrar içeri girsek ayıp olur mu?" demekten kendini
alamaz.
Diğer bir hadise de şöyledir:
Hocaefendi ilk haccına giderlerken hudut köylerini yaya geçmek ve
köylerde gecelemek durumunda kalır. Gece kaldığı köylerde akşamki
sohbete dayanamamış bir çok kişi, sabah kendisi ayrılırken:
"--Keşke sizi hiç tanımasaydık Hocam." dedikleri vâkî idi.
Sabır mevzuunda şöyle söylediği nakletilmiştir:
Bir gece sohbetinde Hocaefendi:
"--Bir gün gelir danışacak hocalarınız da bulunmaz. Öyle bir günde
seçeceğiniz insanda arayacağınız vasıf nedir?" diye bir sual
sordular.
Herkes bir şeyler söylediyse de tatmin olmadılar. Sonra kendileri
şöyle buyurdu:
"--O kimsenin sabrını kontrol edersiniz. İnsanlarda riyânın
karışamayacağı, anlaşılabilir, hakikî tek vasıf sabırdır. Sabır,
musibet geldiği an, (ilk darbede) hiç şikayet edilmeden sineye
çekebilme halidir. Şayet ilk anda feveran eder de sonra sineye
çekerse, ona sabırlı değil, mütehammil insan denir."
Tevekkül hususunda da şöyle buyurdukları nakledilir:
"--Bir kimse mütevekkil oldu mu, kendisinden istikbâl endişesi
alınır."
Mü'minin dünyaya bakışı hakkında da şu görüşü nakledilir:
Bir gün şu suali sordular:
"--Mü'min dünyaya nasıl bakar?"
Herkes bir şey söyledi. Neticede sualin cevabını yine kendisi
verdiler:
"--Mü'min'in nazarı öyledir ki, dünyadaki zevk ü sefâya bakar;
arkasında cehennemi görür. Meşakkate, hizmete bakar; arkasında
cenneti görür. Yâni mü'minlerin nazarı bu dünyaya takılmaz."
Bir de nefis mevzuundaki sözlerine bakalım. Rifat Tandoğan şöyle
anlatıyor:
Hocaefendi'yi görüp, sohbetine devama başladıktan sonra, içimden
gelen bir hisle dargın olduğum arkadaş ve akarabalarımla barışmayı
düşündüm ve gidip özür dileyip, onlarla barıştım. Diğer taraftan da,
"İzet-i nefsimi ayaklar altına mı alıyorum?" diye de bir düşünceye
kapıldım. Hocaefendi'ye bu durumu anlattığımda gülümseyerek:
"--Senin nefsinin izzeti var mı?" dediler. Ben de:
"--Evet Hocam, izzet-i nefsimiz yok mudur?" dedim. Onun üzerine:
"--Nefsin izzeti olur mu? Nefis bir hayvandır, onun izzeti olmaz.
Ancak vasfın izzeti olur. Meselâ öğretmenlik, babalık ve hocalık
gibi. Ve kim ki vasıflıdır, o izzetlidir." buyurdular.
Hocaefendi'nin maddi mânâdaki cömertliği ise anlatılmakla
bitirilemez. O zamanların 30-40 liralık imamlık mâşının tamamını
icabında olduğu gibi muhtaçlara yollar, babasından kendi hissesine
düşen geliri hemşehrilerine verir ve gerekirse ihtiyacı olan bir
kimseye toplu yardımlar da yapardı.
Hanımı nakletmiştir:
"--18 senelik evlilik hayatımızda hiçbir geceyi uyuyarak geçirdiğini
görmedim. Daima ibadetle meşgul olurlardı."
Hasip Efendi Hazretleri'nin de kendileri için:
"--Aziz Efendi geceleri hiç uyumaz, onun işi Allah'ladır." buyurduğu
nakledilmiştir.
Ancak öğleden biraz evvel (vakit bulurlarsa) kaylule uykusu
uyurlardı.
Vefatından sonra bir zâtın dediği, "Hocaefendi canına cömertti."
sözü onun cömertliğini gayet iyi anlatır. O hakikaten öyle idi ve
öyle oldu. Kendini talebelerinin ve toplumun yetişmesi yolunda feda
etti.
Gündüz demedi, gece demedi, sabahlara kadar oturup, anlattı, izah
etti, karşısındakini ikna edip hidayetine ve doğru yola gelmesine
vesile olmak için didindi durdu. (7)
d. Hocaefendi'nin Mizacı
Abdül'aziz Efendi, kendilerinde Allah'ın celâl sıfatı tecelli etmiş
bir mürşid-i kâmil idi. Abdül'aziz Efendi insanlara karşı gayet
mültefit, hoşgörülü, çok cömert, kimsede kusur aramayan ve görmeyen
bir yapıya sahipti. Kendisinde Celâl sıfatını tecelli etmiş olduğunu
ve bunun Gümüşhaneli Ahmed Ziyâüddin Efendi'den itibaren nasıl
tecelli ettiğini bir kere şöyle anlatmıştı:
"Gümüşhâneli Hazretleri'nin kurmuş olduğu dergâh öyle bir dergâhtır
ki, burada posta oturan mürşidlere Allah'ın bir tecellisi vardır.
Posta oturan hocaefend'nin birinde Allah'ın celâl sıfatı, bir
diğerinde Allah'ın cemâl sıfatı tecelli etmiştir. Şöyle ki: Ahmed
Ziyâüddin Efendi'de celâl sıfatı, Hasan Hilmi Efendi'de cemâl,
İsmâil Necati Efendi'de celâl, Ömer Ziyâüddin Efendi'de cemâl,
Mustafa Feyzi Efendi'de celâl sıfatı vardı." (8)
Bu hal sonradan da devam etti. Kanaatimizce Hasib Efendi'de cemâl,
Abdül'aziz Efendi'de celâl, Mehmed Zâhid Efendi'de cemâl, Mahmud
Es'ad Efendi'de de celâl sıfatı tecelli etmiştir. Allah CC hepsine
rahmet etsin, şefaatlerini nasib etsin...
Dr. Mazhar Özman şunları nakletti:
Bir gün Hacı Aziz Efendi Hazretleri'nin yanındaydım ve kendisine
cemâl ile celâl sıfatları arasında ne fark vardır diye sordum. Bir
taraftan düşünüyordum: Cemâl sıfatı tecelli etmiş Hocaefendi ile,
celâl sıfatı Hocaefendi talebesine acaba nasıl muamele eder. O zaman
tıp talebesiydim. Hacı Aziz Efendi bana şöyle cevap verdi:
"--Yâni ne zannediyorsun, dahiliyecinin merhameti merhamet de,
cerrahın merhameti merhamet değil mi?.." (9)
* * *
H. Nail Sürel anlattı:
Bir gün öğleden sonra Hocaefendi'nin yanında iken bana "Nail haydi
gel Mustafa Feyzi Efendi Hazretleri'nin hanımını ziyarete gidelim."
dedi.
Valide hanım o sırada Koca Mustafa Paşa'da oturuyordu. Zeyrek'ten
ana caddeye çıkınca Rahmetli Fevzi Çakmak Paşa'nın cenazesine
rastladık. Hocaefendi bana:
"--Gel biraz arkasında yürüyelim, sevaptır." dedi.
Bir miktar yürüdükten sonra Koca Mustafapaşa'ya yöneldik yayan
olarak Valide Hanım'ın evine geldik.
Valide Hanım hatm-i hâcegân yapamamaktan şikayet etti, "Bizi takip
ediyorlar." dedi. Ve ilaveten:
"--Hasan Hilmi Şeyhim derdi ki: 'Allah'tan korkandan korma,
Allah'tan kormayandan kork.' biz de bu sebepten biraz
çekinmekteyiz." dedi.
O zaman Hocaefendi biraz celâlli olarak:
"--Biz ne Allah'tan korkandan korkarız, ne de kormayandan..."
deyince Valide Hanım:
"--Tabii siz erkeksiniz, sizin mânevî dereceniz başka olur." dedi.
Ben o sırada odanın uzakça bir köşesinde konuşulanları
dinlemekteydim.
Daha sonra oradan ayrıldık. Vakit ikindiye çok yakındı. Camiye
yürüyerek yetişmemiz mümkün değildi. Hocaefendi "Benim nasıl
gideceğim belli olmaz." deyip benden ayrıldı. Sonradan
Hocaefendi'nin camisine ikindi namazına yetiştiğini öğrendim.
Allah-u âlem Hocaefendi tayy-ı mekânla namaza yetişmiş olmalıydı."
(10)
* * *
Vaktiyle Mahmudpaşa Camii'nin imam ve hatipliğini yapmış ve o
zamanki Gümüşhâneli Dergâhı'nın postnişini Hasan Hilmi Hazretleri'ne
mensub bir zâttan bahis geçmişti. Hocaefendi bize şunu anlattı:
"Bu zât, tekkede Hilmi Efendi Hazretleri'ne uzun bir zaman hizmette
bulunmuş. Şeyh Efendi dünyasını değiştirmek üzere bulunduğu bir
sırada, bu zâtı yanına çağırarak şöyle demiş:
"--Bize uzun zaman hizmet ettin, bizden ne istersin?"
Bu zât da:
"--Şeyh Efendi, bana dua buyurun, çok zengin olayım." demiş.
Hocaefendi bunu anlattıktan sonra gözlerinin açarak ve biraz da
hiddetlice bir şekilde şöyle dedi:
"--Adamın istediğine bakın, ahiret dururken bakın ne istiyor?
İstesene iman selâmetini, istesene Allah'ın rızasını!.."
Bu zât hakikaten çok zengin olmuş. Fakat ömrünün sonuna doğru garip
ve yoksul bir kimse gibi dünyasını değiştirmişti. (11)
* * *
Sırrı Bey anlattı:
Bir pazar günü ikindi üzeri şöyle bir şey içime doğdu:
"--Hocam, senin duydukların bir duyabilsem, senin gibi bir hâlim
olsa." dedim.
Maksadım şeyhlik filan değildi. "Bu hal nice bir haldir, bir an o
hali yaşasam ondan sonra bana birkaç günlük bir ömür yeter."
diyordum ve kalktım gittim. Yanına vardğımda Hocaefendi bir hadis
kitabı okuyordu. Elini öptüm, oturdum.
Bana:
"--Sana bir vakıa anlatayım." dedi.
Ben de:
"--Buyurun Efendim..." dedim:
"--Oğlum, Buhâra'da bir tekkeye bir yabancı gelmiş. Biraz sohbetten
sora yemek zamanı gelmiş. Şeyh efendi misafire, o zamanki Buhâra'nın
meşhur yemeği olan ballı paça'dan ikram etmek istemiş. Halbuki
tekkede yemek var, misafirini ağırlayabilir, fakat ballı paça
yokmuş.
Bu düşünce, şeyh efendinin gönlünden geçedursun, müridlerinden kalb
gözü açık, hilâfet makamına ermiş birisi, beş-on dakika sonra ballı
paçayı getirip, misafir ile şeyh efendinin önlerine koşmuş. Şeyh
efendi bu halden pek memnun olarak misafire buyur etmiş. İçinden de
"Bu müride ne isterse verelim!" demiş.
Misafir gittikten sonra şeyh efendi o müride:
"--Gel oğlum, bizden ne istersin?" demiş.
O da:
"--İman selâmeti ve duanız bereketini isterim." demiş.
Şeyh efendi:
"--Oğlum, gönlünden geçeni söyle bana!.." deyince o mürid:
"--Efendim, benim istediğim şeyi bilirsiniz." demiş. Şeyh efendi
yine:
"--Dışarı çıkar gönlündekini." demiş.
"--Mürid bu sefer Benim istediğimi verir misiniz?"
Şeyh efendi:
"--Söz, vereceğim." deyince, o da:
"--Beni kendin gibi yap!" demiş.
Şeyh o müride:
"--Oğlum tahammülü zor bir şey istedin ama, söz bir defa bizden
çıktı, geri almayız." demiş.
Müridi yanına almış. Kırk gün saim-oruçlu bir vaziyette beraber
halvette kalmışlar. Sair müridân ikisine de hizmet etmişler.
Kırk gün sonra halvetten iki şeyh efendi çıkmış, ikiz kardeş gibi.
Müridân, şaşırmışlar ve ayırmaya imkân yok. Nihayet aradan bir kırk
gün geçmiş ve birisi vefat etmiş. Geride kalan:
"--Ey müridlerim bu dünyasını değiştiren, arkadaşınız falan efendi
idi. Benden benim gbi olmayı istedi, verdik. Fakat ancak kırk gün
dayanabildi. Ömrü de tamam olmuştu. Haydi techiz ve tekfinine
mübâşeret eyleyiniz!" demiş.
Aziz Efendi bunu anlattıktan sonra, bana:
"--Sakın, isteme oğlum, tahammül edemezsin!" dedi. (12)
e. Hocaefendi'nin Rüya Tabir Etmesi
Dr. Mazhar Özman anlattı:
Hocaefendi bir gün bize bir ahbabından bahsediyordu. Bu zât Allah
düşmanlarını yerermiş. Kendisi bir rüyasını Hocaefendi'ye şöyle
anlatmış:
"Rüyamda büyük bir camiye girmişim, orada arkası dönük olarak
Hazret-i Peygamber SAS Efendimiz oturmuşlar. Büyük bir halka kurup
zikir yapıyorardı. Sağ tarafında Hazret-i Ebûbekir RA, sol tarafında
Hazret-i Ömer RA oturuyodu. Hazret-i Ebûbekir RA'ın yanında bir
kişilik boş yer vardı. Ben içeriye girdiğim zaman Peygamber
Efendimiz SAS bana arkası dönük olduğu halde:
'--Filanca oğlu filanca geldi.' dediler. Ve sağa dönerek: 'Yâ
Ebûbekir, şimdi gelen zât Allah düşmanlarını sevmezdi. Onu halkaya
alınız!' dedi ve beni halkadaki boş yere oturttular."
Hacı Aziz Efendi şöyle devam etti: "Bu rüyayı dinledikten sonra
kendisine:
'--Yakında vefat edeceksin, gidip insanlarla helalleş.' dedim.
Bir hafta sonra hanımı telaşla bize gelerek bana dedi ki: 'Bizim
Efendi yandaki odada oturuyordu, yüksek sesle 'Allah' diye
bağırdığını duydum. İçeriye girdiğimde vefat etmişti.'"
Bunun üzerine Hocaefendi bize:
"--Bu zât hayatı boyunca herkese: 'Allah de dur!' derdi. Bu defa
kendisi 'Allah' dedi, durdu." dedi. (13)
* * *
Sırrı Bey'den:
Abdül'aziz Efendi hayatta idi. Şöyle bir rüya görmüştüm: Hocaefendi
önde yürüyor, ben de arkasından gidiyorum. Hocaefendi yolda üç köşe
döndü. Her köşeyi dönerken arkasına bakıyordu. Üçüncü köşeyi
dönünce, birden kayboldu.
Bu rüyayı Nureddin Bey'le Celâl Hoca'ya anlattık. Celâl Hoca önce
düşündü, bazı şeyler okudu ve sonra:
"--O zât senin mürşidindir, üç vakit sonra vefat edecek." dedi.
Aynı rüyayı Hocaefendi'ye anlattığımda o da:
"--Oğlum bizim vefatımıza az bir zaman kaldı. Üç vakit var; üç ay
mı, üç yıl mı bilmem!" dedi.
Hakikaten, o rüyadan üç yıl sonra Hocaefendi vefat etti. (14)
f. Hocaefendi'nin Takvâsı
Hocaefendi Hazretleri'nin Allah korkusu ve takvâsı sünnetlere
düşkünlüğü ve bağlılığı anlatılmayacak kadar büyüktü. Takvâsını
anlatmak için sadece şunu nakletmek kâfidir:
Birgün uzaktan gelen hilafet arkadaşlarından bir zât bir hatm-i
hâcegân sonunda kendisine:
"--Efendim, etrafta sivil polis olması muhtemel insanlar
dolaşıyormuş. Tedbir olarak bir müddet hatimlere biraz ara verseniz
nasıl olur?" dedi.
Hocaefendi buna karşılık:
"--Ben böyle bir emir almadım." dedikten sonra "Biz korkmaktan
korkarız." dedi. Ve ilave etti: "Esâsen ipler Allah'ın elindedir.
Tedbir alırsan da, o isterse ayağına dolaştırır."
"Biz korkmaktan korkarız." sözü ile Hocaefendi kanaatimizce, "Biz
Allah'tan başkasından korkmaktan korkarız." demek istemişti. Ve
Hocaefendi bize takvayı yâni Allah'tan nasıl korkulacağını böyle
güzel bir sözle anlatmıştı. (15)
* * *
Hocaefendi kendisinin o güne kadar hiç diş ağrısı çekmediğini
söylemiştir. Bunu bir gün Hocaefendi bize şöyle anlatmıştı:
"Ben hayatımda bu yaşıma kadar hiç diş ağrısı çekmedim. Bu şöyle
tecelli etti: On-oniki yaşlarındaydım. Rusya'da, Kazan'daki evimize
babamın mürşidi ve arkadaşı gelmişti. Misafir odasında toplantı
yapıyorlardı. Beni içeriye almamışlardı. Ben kapının dışından
konuşanları dinliyordum. Bir ara babamın şeyhi:
'--Veysel Karâni Hazretleri'ne üç İhlas bir Fatihâ okuyan diş ağrısı
çekmez.' dedi.
Ben hemen kapının dışında Veysel Karâni Hazretleri'ne üç İhlas, bir
Fatihâ okudum. O günden bu güne kadar Allah'ın izniyle hiç diş
ağrısı çekmedim." (Bu hatıra Prof. Dr. Mazhar Özman tarafından
nakledilmiştir.) (16)
* * *
İkinci ve son haclarında (1952) kendilerine yol arkadaşı olan merhum
Hacı Fuat Pirinççi şu hadiseyi anlattı:
"Hac için Mina'dan Arafat'a çıkıyoruz. Otobüs geldi, hepimiz bindik.
Hocaefendi otobüsün en önünde ve sağ tarafta oturuyordu.
Şoförümüz sarıklı, sakallı, değişik, garip bir kimse idi. Arabaya
binince arabanın içindeki herkesi teker teker çok yakından süzdü. En
son Hocefendi'ye sıra geldi. Ona dikatlice baktı. Ve eliyle işaret
ederek, (Hàzà hacı) 'İşte tam hacı' dedi.
Bu lafın üzerine Hocaefendi otobüsten indi ve yürüyerek Arafat'a
gitti. Mekke'ye dönünceye kadar bir daha kendisini göremedim." (17)
g. Tevekkül ve Teslimiyeti
Abdül'aziz Hocaefendi:
"Tevekkülün ilk basamağında insanın üzerinden istikbâl endişesi
alınır." derdi.
Hocaefendi hayatında iki defa hacca gitmiştir. İlk haccı bekârlık
zamanında 1930'da olmuştur. Bu yıllarda vatandaşlara Hac için
pasaport verilmiyordu. Hocaefendi bu sırada arkadaşlarına "Ben hacca
gidiyorum." demiş ve pasaport dahi almadan çıkıp gitmiştir.
Bir sohbeti sırasında bize, hududu yürüyerek geçtiğini söyledi.
Hududu geçtikten sonra Suriye'de bir köyde gecelemiş. Başlangıçta
köylüler kendisinden çekinmişler. Fakat sohbetten sonra kendilerini
çok fazla sevmişler. Hacaefendi bu köyde beş gün kalmış. Köyden
ayrılırken köylülerin hepsi ağlayarak, "Keşke seni tanımasaydık
Hocam." dediklerini evvelce bildirmiştik. Daha sonra Hocaefendi
Kudüs'e, oradan da Hicaz'a geçmiştir.
Bir gün bize şöyle demişti:
"Hacca giderken bir endişem vardı. O da acaba doya doya zemzem
içebilecek miyim diye düşünüyordum. Zira bir hadis-i şerifte:
'Münafıklar doya doya zemzem içemezler.' buyurulmaktadır. O zaman
zemzem kuyudan kova ile çekilirdi. Zemzem kuyusunun başına gitiğimde
bana da bir kova zemzem uzattılar. Kovayı başıma diktim, hepsini
içmişim. Rabbime hamd ettim, çok sevinmiştim."
* * *
Tıp talebesi idim. Hocaefendi hastalık hususunda bize şunları
söyledi:
"Allah CC bir kuluna şifa verecekse sudan da verir. İnsanların hasta
olduklarında bir hekime gitmek mecburiyetleri yoktur. Yâni hekime
müracaat etmemelerinde mes'ul olmazlar. Fakat ehliyetli bir hekime
müracaat ederse, sebebe tevessül etmiştir. Bu durumda hekimin
söylediğine uyması gerekir. Yoksa mes'ul olur."
İslâm'da her şeyde olduğu gibi hekimlikte de ehliyet aranır. Bu
bakımdan kendisine sormuştum: "Kadın, kadın doktora mı gitmelidir?"
sualime: "Kadın doktorla, erkek doktor aynı ehliyete sahipse, kadın
kadını tercih eder. Erkek daha ehliyetliyse o zaman erkeğe gider."
cevabını vermiştir.
Hocaefendi'nin o esnada oniki yaşındaki büyük oğlu Mahmud
hastalanmıştı. Yüksek ateş ile yatıyordu. Bu hastalık birkaç gün
sürdü. Ben tıp talebesi idim. Hocaefendi Mahmud'un hastalığını
benimle konuşuyordu. Hastayı ziyarete gelenlerin arasnıda Vedat
ağabeyim vardı ve Hocaefendi'ye:
"--İzin verirseniz Mahmud'u bir doktora götürelim." dedi.
Hocaefendi ise:
"--Götüreceğim, götüreceğim de Allah'tan utanıyorum." dedi.
* * *
Hocaefendi kendisine gelen zekâtı ve yardımı evinde bekletmez,
ihtiyacı olanlara hemen o gün dağıtırlardı. Her hususta olduğu gibi
bu hususta da Peygamber SAS Efendimiz'in yaşayışına uyuyorlardı.
Bir gün kendisiyle otururken bana şu hadiseyi naklettiler:
"Dün evde baktım ki hiç erzak kalmamış, yanımda da harcayacak para
yoktu. Rabbime iltica ederek dedim ki:
'Yâ Rabbi! Vereceksen ver... Artık bakkaldan borç da almayacağım.'
Tam o anda bizim hanım yukarıda, seslendi:
'--Hocaefendi, paltonun cebinden 50 lira çıktı. Sen mi unuttun?'
'--Hayır, ama ihtiyaçlar için kullanabilirsin.' dedim."
* * *
Bir zamanlar cami tamire muhtaç hale gelmişti. Tavandan kumlar
dökülüyordu. bu darum üzerine bir arkadaşımız Hocaefendi'ye namazdan
çıktıktan sonra evin kapısında şöyle bir teklifte bulundu:
"--Efendim biraz para toplayalım da camiyi tamir edelim!" dedi.
Hocaefendi'nin bu teklifine cevabı şu oldu:
"--Bak evlâdım, Şeyh Efendi (Mustafa Feyzi Efendi) derdi ki: 'Para
ateştir, ateşe de Rufaîler karışır.' Bizim para ile işimiz yok. Siz
işinize bakınız. Bir müslüman çıkar camiyi tamir eder."
Bu konuşmadan onbeş gün geçmemişti ki, Hocaefendi ile oturuyordum.
Fatih Belediye Doktoru Fuat Bey geldi ve dedi ki:
"--Efendi Hazretleri ben emekli oldum ve ikramiye aldım. İzin
verirseniz bu paranın yarısı ile camiyi tamir edeyim, diğer yarısı
ile de hacca gideyim."
Hocaefendi bu teklifi uygun gördü. Cami para toplamaya lüzum
kalmadan tamir edilmiş oldu. Cami tamir edilirken Dr. Fuat Bey de
hacca gitti ve hacı oldu, döndü.
Hocaefendi bir gün bana:
"--Hacı Dr. Fuat Efendi Hac'dan dönmüş, ziyaretine gidelim." dedi.
Beraber gittik. Bir hafta sonra yine bir sabah yanına vardığımda:
"--Hacı Dr. Fuat Efendi vefat etti. Gidelim cenazesini kaldıralım."
dediler.
Dr. Fuat Efendi'nin cenazesinin yıkanmasında bulunduk, kabrine
gittik. Cenazeyi Hacı Aziz Efendi ile beraber kabre indirdik. Ve
talkını bizzat Hocaefendi verdi. Hocamız bize vefalı olmayı,
tevekkül ve teslimiyeti, haliyle bir kere daha anlatmıştı.
* * *
Diğer bir misal de şöyle:
Hocaefendi'nin ihvanından çok zengin bir kadın bir gün kendisine
gelip diyor ki:
"--Hocaefendi kocamdan çok mülk kaldı. Akrabam yok ve çocuklarım
yok, yâni varislerim yok. Müsaade ederseniz caminizin biraz
ilerisindeki üç katlı bir apartmanımı, çocuklarınızın ihtiyacı olur
diye size vermek istiyorum?"
Bunun üzerine Hocaefendi:
"--Biz şu anda caminin meşrutasında oturuyoruz. Evsiz değiliz. Siz
onu evsiz birisine veriniz." buyuruyorlar.
İşte Hocaefendi'nin tevekkül ve teslimiyet anlayışı böyleydi. (18)
h. Sohbetleri ve Sohbet Tarzı
Hocaefendi'nin Cemaatı ve ihvanı ile çok yakın alâkası vardı. Bazı
üniversite talebelerinin ricası üzerine "Senirkent" gazetesinde
birkaç köşe yazısı çıkmıştı. Bunlar gayet kısa ve özlü idi. Bunları
matbaacı bir arkadaşa verdik, maalesef geri alamadık. İşte birinin
son pragrafında Hocaefendi hatırladığımıza göre şöyle söylemişti:
"Hülâsaten denilebilir ki: Hakk'a kulluğunu idrak eden kimseye,
halka hizmet borç olur."
İşte Hakk'a kulluğunu hakkıyla idrak eden Hocaefendi cemaatini ve
ihvanını yetiştirmek için bu anlayışı içinde borcunu ödemişti.
Borç kabul ettiği bir hizmetini yaparken belki de Allah'ın kendisine
ilham etmiş olduğu ömrünün kısalığını da düşünerek uyku uyumadan
gece gündüz demeden, her zaman cemaati ve ihvanıyla beraber olmuş
onlarla sohbet etmiş, onlara Râmûz el-Ehâdis okumuş ve eğitilmeleri
için bütün ömrünü harcamıştı.
Hocaefendi'nin eğitim sistemi ise sualli cevaplı idi. Kendisi soru
sorar ve arkadaşlarından teker teker bu suale cevap vermelerini
sabırla beklerdi. Bu bir bakıma Gümüşhaneli Ahmed Ziyâüddîn
Efendimizin ve Peygamber SAS Efendimiz'in eğitim sistemine
uymaktadır.
Bazen bir sabahtan ertesi sabaha kadar 24 saat hiç durmadan sohbet
ettiği olurdu. Sohbet odasında ışık yandığı müddetçe, her an,
gecenin her saatinde zili çalıp içeri girilebilirdi.
Bazen de sohbette gecenin üçte ikisi geçtikten sonra bizlerle hatm-i
hâcegân yapar, bazı geceler de sehere yakın bizlerin yalnız başımıza
ibadet etmemizi isterdi. Arkadaşların böyle hep beraber bulunup,
sonra yalnız başına Allah'ı zikretmelerini bir nükte ile şöyle
anlatırdı:
"Cemaat ördeklere benzer. Ördekler bir yiyecek ambarına doğru
koşarken, kendi paytak yürüyüşleriyle iki yana sallanarak sanki:
'Hep beraber, hep beraber...' diyerek koşarlar.
Fakat yeme ulaşınca, yemi yerken de: 'Herkes başlı başına, herkes
başlı başına...' dermiş gibi başlarını öne arkaya hareket
ettirirler."
İşte böylece anlatırdı ki, sohbetten sonra bizler de başlı başına
tesbih çekerek Allah'ı zikredelim!
Hocaefendi ihvanına, "Mümkün olduğu kadar ehl-i tarîk olmayanla
görüşmeyiniz!" tavsiyesinde bulunurdu. Kendisine hikmeti nedir diye
sorduğumda:
"--Gönlü Allah'la meşgul olmayan insanların, gönüllerinde gafletten
dolayı toplanan sıkıntılar, gönlü açık olan kimselerin gönüllerine
naklolur. Geçici zaman da olsa onları Allah'tan uzaklaştırır."
Bize bunu da tavsiye ederdi:
"--Size Allah'ı hatırlatanlarla arkadaşlık yapınız!"
Hocaefendi'nin bize nasihatlerinin arasında dünya ile ilişkimizi
tarif ederken şöyle derdi:
"--Dünyaya misafir olarak yerleşiniz, ev sahibi olarak yerleşirseniz
gitmeniz çok zor olur. Ve insanlara kendinizi sevdirerek
yaklaşınız."
Hocefendi'nin ihvanını terbiye ve eğitim metodunun içinde, onları
başkalarıyla temas ettirmemesi de vardı. Ancak yetişmiş olanları bal
arısına benzetirdi. "Bal arıları her çiçekten bal alırlar ama, bu
balı kendi kovanlarına getirmeleri lâzımdır. Şayet başka kovana
götürürlerse, o kovanın kapısındaki koruyucu arılar tarafından
öldürülürler." derdi.
Hocaefendi ihvanına karşı çok zaman mürşidliğin yanında bir babanın
evlatlarına gösterdiği yakınlığı da göstermiştir. Talebelerinin
mânevi hayatı kadar maddi hayatı ile de meşgul olmuştur.
* * *
Ehliyetli olmayan kimselerle ihvanını görüştürmemesine yaşadığımız
bir misali verelim:
Hasib Efendi'nin sağlığında beş altı kişilik bir arkadaş grubu Hasib
Efendi'nin ihvanından olan vaiz Şeref Güzelyazıcı'nın evine haftada
bir kez dini sohbete gidiyorduk. Bu arada Hacı Aziz Efendi'nin de
sohbetlerine gelmeye başladık. Şeref Hoca'nın anlattıkları zamanla
aklımızı karıştırmağa başladı. Son gittiğimizde fenâ fillâh
mertebesini tarif etmişti ki, hem anlamamıştık, hem de kafamız iyice
karışmıştı.
Bir gece yatsı namazında Aziz Efendi'nin camisinde toplandık.
Namazdan sonra Şeref Hoca'nın evine gidecektik. Kapıda toplu halde
bulunuyorduk ki Hacı Aziz Efendi bize, içeriye girin diye işaret
etti. Arkadaşlar: "Efendim biz Şeref Hoca'nın sohbetine gideceğiz."
dediler. Hocaefendi biraz sert olarak: "Size içeriye girin dedik
ya!" diye buyudular. Onun üzerine içeriye girdik.
Hayatımızda bir daha ne o hocaefendiye, ne de başka bir
hocaefendinin sohbetine gidemedik. Anlamıştık ki talebeyi mânevî
bakımdan korumanın en önemli yolu bu idi.
Hocaefendi sohbetlerinin yanına kısa bir müddet sonra Ramûz
el-Ehâdis okutmayı ilave etmişti. Pazartesi ve perşembe geceleri
evinde; pazar günleri ikindiden sonra camide bu hadis derslerine
devam ederdi. Genellikle gece de Ramûz'dan dört ya da beş sayfa
okurdu. Hocaefendi fazla açıklama yapmadan hadis-i şeriflere yalnız
mânâ vererek okuturlardı. Bu şekilde 562 sayfalık Ramûz el-Ehâdis'i,
bir sene üç ay gibi kısa bir zamanda bizlere okuyup
mânâlandırmışlardı.
* * *
Hocaefendi'ye bir mürşid ile oturma, konuşma, istemek âdâbının nasıl
olduğunu sordum. Buyudular ki:
"--İnsan mürşidi ile beraber oturduğu zaman önüne veya kalbine
bakmalı, mürşidin gözüne bakmamalıdır. Mürşidlerimizden Gümüşhâneli
Ahmed Ziyâüddin Efendi ihvanına 'Asla dünyaya ait bir şey
istemeyiniz.' buyurmuşlardır."
"--Efendim mürşide sual lisanen mi sorulur, gönülle mi sorulur?"
diye sorduğumda ise, şöyle cevap verdiler:
"--Bu soruyu ben de Şeyh Efendi'ye sormuştum. Buyurdular ki: 'Her
ikisi de olur, biz gönül yolunu tercih ettik.' Ben de gönül yolunu
tercih ettim."
Ben de içimden dedim ki: "Ben de gönül yolunu seçeceğim. Hocamın
himmet ve kerametiyle gönülden sorduğum her sorunun cevabını aldım.
Bir de şu hususu belirteyim ki Hacı Aziz Efendi'ye bir sual
sorduğumuzda bize verdikleri cevapta, "Şeyh Efendi bu mevzuda şöyle
demişti..." ibaresiyle cevaba başlardı. Hiç bir zaman kendilerinden
bir şey söylemezlerdi.
* * *
Yine bir gün beraber oturuyorduk. Bize İslâm'da istikameti anlatmak
sadedinde şöyle buyurdular:
"--İki nokta arasından bir doğru geçer. İkinci bir doğru geçmez.
İnsan doğum ve ölüm arasında bu tek doğru üzerinde yürümelidir. Bu
doğrunun adı sırat-ı müstakîmdir. Allah'ın müslümanlara tarif ettiği
tek doğru yoldur. Ve müslümanların da ayrılmaması gerekli tek
doğrudur."
Biraz durdu ve ilave ettiler:
"--Şayet insanoğlu bu doğru yolda yürürken başında veya ortasında bu
yoldan ufak bir açıyla saparsa, zamanla ilerleyerek hedeften çok
uzaklara gider ve bir daha hedefe ulaşamaz.
Bu yol, tek yönlü bir yoldur, geriye dönüşü yoktur. İstikametini
kaybetmeyen insanlar, bu yolda yüz yüze gelemezler. (Tefrikaya
düşmezler.) Ön arka olarak yürürler. Öndekiler güçlü iseler,
arkadakileri çekerler. Arkadakiler güçlü iseler, öndekileri iterler.
Yâni sırat-i müstakîmde yürüyen müslümanlar asla karşı karşıya
gelmezler. Asla tefrikaya sapmazlar. Tefrikalar müslümanların
istikametlerini kaybettiklerini gösterir." (19)
* * *
Hocaefendi bize hadiselere ve insanlara nasıl bakılacağını çok zaman
anlatıyordu. Bir gün sohbetine gelen meczub yapılı, çok garip sözler
söyleyen bir adama istemeyerek uzun müddet güldüm. Hocaefendi
güldüğümü görüyordu. Nihayet bu meczub zât gitti. Hocaefendi bana
döndü ve dedi ki:
"--Senin bu adama gülmen neye benziyor biliyor musun? Sırtına zor
taşıyacağın kadar yük vurmuşlar, bu yükün altında kan ter içinde
Zeyrek yokuşunu çıkıyorsun; yanından sırtında hiç yük olmayan, güle
oynaya koşarak yokuşu çıkan adama gülüyorsun. Oğlum, akıllı hesap
verinceye kadar, meczub çoktan cenneti bulur. Kendisine yük olarak
akıl verilmiş adam akılsızlara gülmez, kendi yükünü nasıl
taşıyacağını düşünür." (20)
* * *
Hocaefendi yine bir sohbetlerinde bir mürşidin tasarrufu kendinden
olmayıp, vekili olduğu sâdâttan --kendisinin bağlı olduğu tarikın
Peygamber SAS'e kadar dayanan büyüklerinden-- geldiği hususunu şu
sözlerle ifade etmişlerdir:
"--Makamda oturan kimse, bu makama kendi isteğiyle gelmemiştir.
Bizim bir hususiyetimiz yoktur. Ben sâdâtın bana emrettiklerini
uygulayan bir insanım. Ben kullanılan bir insanım, kullanan değil."
(21)
* * *
Hocaefendi'ye cezbe hakkında bir sual sorduğumda şunları söylediler:
"--Cezbe bu yolda pek makbul sayılmaz. Bu insanoğlunun Allah'ı
gönlüne sığdırmadığı mânâsını taşır. Nitekim Şâh-ı Nakşibend
Efendimiz Hazretleri hatm-i hâcegân esnasında yüksek sesle 'Allah!'
diye bağıran bir dervişi dışarıya çıkartmıştır. Ve dervişlere
dönerek: 'Bizim halkamızda ancak Allah'ı gönlüne sığdırabilenler
bulunur.' demiştir."
Hocaefendi cezbe hususunda devamla:
"--Cezbeye riya da karışır. Hakiki cezbe çok değişik haller
gösterir. Bir kere Beyazıt Camii'nde oturuyor ve Kur'an dinliyordum.
Bir sütunun yanında idim. Yanımda bulunan zât birden cezbelendi ve
başını olanca şiddetle taşa vurdu. Adam kendine geldiği zaman hiç
bir şey hatırlamıyordu. Başında hiç bir iz yoktu.
Diğer şahit olduğum bir cezbe hali Galata Mevlevîhânesi'nde vuku
buldu. Beyaz şalvarlı bir genç semâ yaparken kendinden geçiyor ve
yerden bir metre kadar havalanıp havada dönüyordu. Bunu ayrı ayrı
iki defa seyrettim.
* * *
Hocaefendi yapılan amelde Allah rızasının dışında hiç bir şey
düşünülmemesi gerektiğini sık sık tekrarlardı. Bunun ne incelikte
olduğunu bir kere Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî Hazretleri'nin
uygulaması ile bize anlatmıştı:
"Büyük şeyh Efendi (Gümüşhânelî Hazretleri) yatsı namazından sonra
dervişleriyle hatm-i hâcegân yapar ve hatimden sonra dervişlerine
birer çay ikram edermiş. Bir gün Hasan Hilmi Efendi'ye (Kendisinden
sonra posta oturan ilk halifesi):
'--Bundan sonra hatimden sonraki çay ikramını kaldırınız!' buyurmuş.
Birkaç gün sonra da Hasan Hilmi Efendi'ye
'--Çayı neden kaldırttım biliyor musun? Kış günü dervişler uzaktan
geliyor. Yolda gelirken, hatimden sonra bir de çay içeriz diye
düşünürler, Allah'n rızasından uzaklaşırlar. Onun içi kaldırttım.'
demiştir." (22)
* * *
Hocaefendi mürşid-i kâmilin dervişe tasarrufunu tarif ederken
dervişleri ata benzetmişti:
"--Atların bir kısmı dizginleyip dizginleri elimizde tutarız. Onlar
dizginleri bizim elimizde olarak hareket ederler. Bir kısmının
dizginlerini çıkarırız. Onlar dizginsiz hareket ederler, onlar
eğitildiği için kendilerini kaş göz işaretiyle idare ederiz."
buyurmuşlardır. (23)
i. Necdet Oral'dan:
Hasib Efendi'nin evindeki hatm-i hâcegân sabaha kadar sürmezdi.
Sünnete çok uygun hareket eden insandı. Yatsıdan sonra öyle uzun
boylu oturmak yoktu. Aziz Efendi'de oturulurdu ama, Aziz Efendi'nin
ömrü kısaydı. O kendini biliyordu. Hasib Efendi de biliyordu bunu...
Sohbette sordular:
"--Hoca Efendi, Allah ömür versin ya, hani sizden sonra bizler ne
yaparız, nereye gideriz?" dediler.
Bunun üzerine dedi ki:
"--A be düşünmeye gerek yok, bizden sonra Aziz vardır. Biraz da ona
devam edersiniz." dedi.
Meğerse bunun daha devamı da varmış. Mehmet Zâhid Kotku Efendi için:
"--A be, ondan sonrakinin ömrü bize uzun görünür." demiş.
Bu sözünü de sonradan öğrendim.
İnsanlar çeşitli şekilde imtihana tabi olabiliyorlar. Aziz
Efendi'nin bir sözü vardır:
"--Şeyh imtihan etmez, imtihan eden ancak mel'undur. Şeyh imtihan
etmez. 'Şu adama helâları süpürteyim de, bakayım içinden bir şey
geçiyor mu?' demez. Ya küfre düşerse, bunun vebali ne olacak?
İmtihan Allah'ındır. Şeyh bu işi yapmaz." dedi.
* * *
Hasib Efendi'nin evinde otururken, Aziz Efendi yanı başında
bulunurdu. Vefatından evvel her gün Aziz Efendi, bir Kur'an çantası
ile sık sık Hasib Efendi'ye giderdi. Karşılıklı Muhammediye,
Ahmediye gibi büyük kitaplar okurlardı. Aslında o okuma, bir ilim
tahsilinden çok sanki makam teslimiydi.
Bir gün ben Hasib Efendi'ye gittiğimde, o okumalarına rastladım.
Hasib Efendi oturuyor, yatağının içerisinde ders okuyor Arapça
olarak... Aziz Efendi de onu kitaptan takip ediyor. Arapça bir cümle
okuyor, ona bazen: "Şurdaki ibâre bu demektir." diyor. Derken Aziz
Efendi aniden Hasib Efendi'ye şöyle dedi:
"--Hocaefendi! Bir şeyh vefat etse, mürid üzerindeki tasarrufu
azalır mı veya kalkar mı?.."
Hasib Efendi:
"--Yok yok kalkmaz! Bil'akis derler ki, şeyhin vefatı ile dervişler
üzerindeki tasarrufu kınından çıkmış kılıç gibi daha da
keskinleşir." dedi.
* * *
Aziz Efendi, yokluklar içerisinde cömert bir insandı. Bir şey de
kabul etmezdi. En varlıklı bir insan görünümünde idi.
Hocaefendilerin her biri yaşayış tarzları ile bizlere çok güzel
örnekler vermeye çalışmışlardır.
Aziz Efendi o zaman Zeyrek Ümmü Gülsüm Camii'nde imamdı. Maaşı 19
lira imiş. Bu nedenle çocuklarını besleyebilmek için keçi almış,
keçilerin sütü ile çocuklarını beslemiş. Keçiler üremiş. O evliya
zat, her gün hale gidermiş, pazar dağıldıktan sonra atılmış sebze
artıklarını bir çuvala doldurur, eve getirirmiş, keçilerini
beslermiş. Bize bunları anlatırken, "O sebze artıklarını, tek tek
ellerimle topladım." derken, gözyaşımı tutamadım.
Osman Ağabey, bir gün Aziz Efendi'nin oğluna sordu:
"--Babandan unutmadığın bir hatıran var mı Mahmud?" dedi.
O da:
"--Osman Abi, belki çok şey var ama ben babamın, halin önünden sebze
artıklarını toplayıp, çuvala koyup da o yokuştan (Zeyrek yokuşu),
burnu yere değecek kadar aşağı çökmüş vaziyette gelişini bir türlü
unutamıyorum." dedi.
* * *
Bir gün bir kadın gelip, hasta olan çocuğuna okuması için, Aziz
Efendi'ye yalvarmış. Rahmetli okumak istemiş, ama sonra düşünmüş;
"Ben okuyamam!" demiş. Kadın üzülüp gitmiş.
Sonra bize dedi ki:
"--Sakalımın altından geç derim ama, yol olur. Bir kişiyi okursam,
yarın üfürükçü hoca ismini koyarlar. Allah'ın lütfuyla bir de çocuk
iyileşir de, bir de meşhurluk afeti çıkar bize..."
* * *
Bir gün Aziz Efendi'ye sordular:
"--Müslüman kadının kıyafeti nasıl olmalı?"
Cevap olarak dedi ki:
"--Oğlum müslüman kadının kıyafeti görüldüğünde dikkati çekmeyen,
ama saygı uyandıran bir kıyafettir. Bu da yüz hatlarını kısm-ı
âzamını örten bol bir baş örtüsü, vücut hatlarını göstermeyen bol ve
uzun bir manto, müslin çorap, düz ayakkabı pekâlâ olabilir."
* * *
Bir başka olayı da Aziz Mahmud'dan dinlemiştim. Kendisi Fatih Camii
baş imamı idi. Aziz Efendi'nin arkadaşı idi. O anlattı bize:
"--Ben belediye harasının muhasebesini tutuyordum. Mart ayı geldi.
31 Mart'ta hesaplar bağlanacak, muvazene yapılacak, yani denk
gelecek. 31 Mart'a iki gün kaldı, ben hesabı denk getiremiyorum.
Müdür beni çağırdı:
'--Bu iki gün içinde hesabı denk getiremezsen, sen de iş ara, ben de
iş arayayım!' dedi.
Bunun üzerine Aziz Efendi'ye gittim:
'--Muvazene yapamıyorum, vaziyet kötü... Ufacık bir fark var,
tutmuyor hesap!' dedim.
Aziz Efendi:
'--Sen o defteri getir buraya!..'dedi.
Hemen eve gittim. Defteri aldım geldim. Baktım, Aziz Efendi abdest
almak üzere kollarını sıvamış, yerde bağdaş kurmuş oturuyor.
'--Gel yanıma otur, sayfaları çevir!' dedi.
Ellerini gösünde kavuşturmuş, ben de sayfaları birer birer açıyorum.
Bir iki derken, bir sayfaya geldik. Aziz Efendi parmağı ile sayfanın
yukarısından aşağı tarayıp bir satırda durdu, o satırdaki rakamın
üzerine getirdi:
'--Şu rakama dikkatlice bak!' dedi. Sonra, 'Tamam kapat!' dedi.
Kalktım ben eve gittim. Faturaları yeniden aradım, taradım, o
faturayı buldum; 69'u 96 yazmışım, takdim te'hir hatası... Ancak
Hocaefendi'nin yardımından sonra hesabı düzeltip, hesap bilançosunu
denkleştirip müdüre teslim ettim." (24)
j. H. Necati Coşan Efendi'den:
Velînimet
pek muhterem büyüklerimizin hal ve hayatları hakkında zihnimde
canlandırabileceğim hatıralarımı, tanımayanlara tanıma, muhiblerine
de rahmet ve hayır dua ile anma vesilesi olması ümidiyle dile
getirmeye çalışacağım:
Aynı ailenin ikiz evlâdı gibi birbirini çok seven Abdül'aziz Bekkine
ve Mehmed Zâhid Kotku Hazretleri ulûm-u dîniyye tahsillerini, bunun
yanında öz gayelerine hizmet verebilme yolundaki çalışmayı, yâni
halveti yapmışlar; füyûzat ummanı Rasûlüllah SAS Efendimiz'den gelen
has ve saf kaynaktan, talib ve lâyık oldukları nasibi de aynı
zamanda beraber almışlar. Netice olarak İslâm aleminin mümtaz ve
güzîde simaları olan geçmişlerine halef ve sultan namzedi
olmuşlardır.
Abdullah Hasib Efendi Hazretleri'nin 15 Mayıs 1949 yılında vefat
etmesiyle boşta kalan o yüce makàma, tercih mevzu-u bahis olmaksızın
merhumun işareti veya tavsiyesi ile, o zaman Ümmügülsüm Camii imamı
olan Abdül'aziz Efendi gelmiş idi.
Bir arkadaşımız Abdül'aziz Efendi'den bahsetti ve bizi alıp yanına
götürdü. Bu sûretle tanımış olduk.
O sıralarda kayınbiraderle beraber çalışıyorduk. Kayınbirader dedi
ki: "Enişte, ben dükkânı bekliyorum. Sen başka bir iş bulup onunla
meşgul olursan, geçimimize destek olur." dedi. Bunun için Abdül'aziz
Efendi'ye müracaat ettik:
"--Efendim, işimiz bozuldu, dükkâna devam ihtiyacı yok... Şimdi siz
ne buyurursunuz, ne yapalım?" dedik.
"--Hazırlan, müezzinlik imtihanına girersin!" dedi.
Onun bu tavsiyesi üzerine müezzinlik imtihanına hazırlanıyordum. Ali
Rıza Hakses de Fatih müftüsü oldu. Bunun üzerine imtihan açtı. Bu
imtihanda biz birinci olmuşuz. Müezzin maaşı 60 lira, benim ev kiram
60 lira... "Bu beni geçindirir mi?" diye içime bir şüphe geldi amma,
onların tavsiyesi olduğu için, bu düşünceyi içimden kovdum.
İmtihanı kazandıktan sonra, Ali Rıza Hakses beni çağırdı. Bizim
kullandığımız kelimeleri ve yazıyı beğenmiş:
"--Burada 125 lira ücretli Kur'an kursu kadrosu var... Seni oraya
tayin etsek de, sen orada kâtip olarak çalışsan olmaz mı?" dedi.
Gittim, Abdül'aziz Efendi'ye sordum. "Pekâlâ..." dedi. Ben de bunun
üzerine görevi kabul ettim. Fatih Müftülüğü'nde görev yaptık.
Ondan sonra İstanbul müftü kâtipliği intikal etti. Benim tahsilim
olmadığı için, orada netice alacağımı ümid etmiyordum. Bu yüzden hiç
oranın imtihanına müracaat etmeyi düşünmemiştim. O zamanın İstanbul
Müftülüğü mümeyyizi Remzi Bey geldi, benim masamın başına dikildi:
"--Bir dilekçe yaz, imtihana gireceksin!" dedi.
Ben:
"--Hazırlanmadım, tahsilim yok, belgem de yok... Herhalde yapamam!"
dedim.
Çok ısrar etti ve dilekçemi aldı. Bir saat sonra da imtihana
çağırdı. Bu imtihanda da birinci olmuşuz. Ben kendi halimi
biliyorum, bunların Abdül'aziz Efendi'nin duası neticesi olduğuna
kànîyim.
O mübarek, o kudsî görevi dinlenme ve istirahat payı ayırmadan, gece
gündüz kapısını muhib ve ziyaretçilerine açık tutarak, sanki muayyen
ve mahdut bir zaman zarfında tesviyeye mecbur olduğu borcunu ödeme
veya taahhüdünü yerine getirmenin tâkat üstü âzâmî gayreti içinde
hizmetinin sonu gelmiş; ilâhî takdir gereği, her fânî gibi ircii
bekà ederek yüce Mevlâsına kavuşmuş, herhalde layık olduğu vuslat
saadetine erişmiştir.
Kendisi Hazret-i Ali Efendimiz'i hatırlatan bir vücut yapısına
sahipti. Saçı sakalı sarışın, kol ve pazuları kalınca, her halde
güçlü kuvvetli, göğsü geniş, yüzü heybetli idi. Bazı kere tüyleri
ürperten bakışlarına ve ciddî tavırlı görünmesine mukàbil, misafir
ve ziyaretçilerine hitab ve iltifatı gayet olgun, latîf ve çok tatlı
olurdu.
Münazara edası içinde sohbet vesîlesi olan konuşmalardan son derece
hoşlanırdı. Gecenin geç saatlerine kadar devam eden konuşmalardan
sonra, evde abdest tazeleyip, yatmaya fırsat kalmadan sabah namazı
için camiye döndüğümüz zamanlar olurdu.
Yalnız olarak yemek yediği herhalde görülmemiştir. Bu sofra
arkadaşları olan bizleri, herhalde tevâzu eseri olarak kardeş ve
evlât olarak kabul ettiği için, seviyemize iner, kendi kaşığıyla
ikram iltifatında bulunurdu. Dünya ve dünyalıklara soğan kabuğu
kadar kıymet vermez, elinde ve evinde fazla olanı sabaha bırakmazdı.
Bildiğimiz kadarıyla sıkıntılı olan bir hayatın içindeydi. Fakat
kendisine çile ve mihneti zevkle kabul ettiği için, durumunu
hissettirmez hep mesrûr ve neşeli görünürdü. Yine Hazret-i Ali
Efendimiz'in meşhur miskin, yetim ve esir hadiselerini hatırlatan,
yâni ailece aç kaldığı, yattığı zamanlar olurdu.
Yaz kış giyiminde fark olmayan, yâni soğuk ve sıcaktan etkilenmeyen
bu muammâ ve müstesnâ insan, sözle ifadesi zor olan fevkalâde birçok
hal ve meziyetin sahibi idi. Her dalda öğrenim yapan öğrenci
sorularına cevap vermesinden ve kendisiyle görüşen, şu anda
hatırlayabildiğim Nurettin Topçu başta olmak üzere, ilim otoritesi
sayılan zevâtın hayranı oldukları itirafını yapmalarından, ulûm-u
dîniyyenin haricinde eğitim ve öğretimi yapılmakta olan bütün
ilimlere tahsilini yapmadığı halde vukùfu bulunduğunu, ayrıca
mevhibe-i ilâhiyeye mazhar olduğunu öğrenmiş bulunuyoruz.
Muhterem Abdül'aziz Hocamız, Bursalı ve Bursa'da görevli olduğu için
kendisini tanımadığım Mehmed Zâhid Kotku Hocamız'ı bir vesîle ile
ben hakîre anlatırken, bazı olgun meziyetleri yanında kelimenin
kendisi ile, "Evliyâ nümûnesi!.." buyurmuştu. O zamanın Fatih
müftüsü olan Ali Rıza Hakses'in himmetiyle, Bursa'daki Üftâde Camii
imamlığından, Zeyrek'teki Ümmügülsüm Camii'ne naklen tayini yapılan
muhterem Mehmed Zâhid Hocaefendimiz, 1953 yılının ilk ayında, o
mübarek mihrabda muhterem Abdül'aziz Hocamız'ın halefi olarak göreve
başlamış, selefinden meydana gelen muazzam boşluğun telâfisi
bilütfillâh sağlanmıştı.
Konuşması az ve pek mütevâzi olduğu için, aciz bir görüntüye
sahibdi. Durumu yadırgayan, merhuma çok yakın olduklarını bildiğimiz
kıdemli ve çok sevdiğimiz, fakat ve maalesef aralarında: "Bu makam
buna mı kalacak?" diyenlerin bulunduğu bir grup münevver kardeşimiz,
o geniş kılıfın içinde ne hazinelerin bulunacağı hesabını yapmadan,
sadakat hilâfına müdâvimi oldukları o kapıdan ayrılmışlar ve bizleri
mahzun bırakmışlardır.
"Allah bir kişiyi severse, onu insanlara da sevdirir." hadis-i
şerifi gereğince, merhumdan aldığımız bilgi sebebi ve Allah'ın
lütfuyla Hocaefendimiz bize sevdirilmişti. Aynı halin içinde
görevine devam eden Mehmed Zâhid Hocaefendimiz, hadis-i şerif
muktezası olarak, İslâm'ı yaşayanlara ve yaşamak isteyen diğer
insanlara sevdirilmiş olacak ki; kendisini sorup arayanların günden
güne sayısı artmış ve hakîkaten Allah'ın sevdiği bir kul olduğu
zahir olmuştu. Yıllar geçtikçe de muhîti tahminin üstünde genişleyen Mehmed Zâhid Hocaefendimizi
hemen tanımayan kalmamış, görülen ve yayılan üstün İslâmî
meziyetlerinden dolayı cemiyet arasında ve hattâ memleket çapında
farklı bir alâka ve itibarın sahibi olmuştu.
Komşu caminin cemaatinin artması ve dolayısıyla semtinin arzu ettiği
şerefe ulaşması yolunda, yıllarca taşıdığı niyeti gerçekleştirmek
için, Ümmügülsüm Camii hakkında alınan istimlâk kararını fırsat
bilerek ve niyetini açıklayan mahalle sakinlerinden Avukat Mazhar
Sündüs Bey'in, ciddî ve azimli teşebbüsleriyle 1958 yılında
İskenderpaşa Camii'ni naklolunan Mehmed Zâhid Hocaefendimiz,
hayatının sonuna kadar imamet görevini burada sürdürmüş; bilindiği
gibi o da 13 Kasım 1980 günü sevdiği Mevlâsına kavuşmuş; namzedi
olduğu vuslat saadetine herhalde nâil olmuştur.
Her ikisinin de makam ve menzilleri âğuş-i Peygamber olsun... (25)
NOTLAR
(1) Prof. Osman
Çataklı, Hacı Hasib Efendi ve Hacı Aziz Efendi, s. 37, İstanbul,
2000.
(2) Ahmed Ersöz, Abdül'aziz Bekkine Hazretleri, s. 4, İzmir, 1992.
(3) Prof. Osman Çataklı, Hacı Hasib Efendi ve Hacı Aziz Efendi, s.
40, İstanbul, 2000.
(4) a. g. e., s. 41-42
(5) a. g. e., s. 43
(6) Abdül'aziz Bekkine, Râmûzül-Ehàdîs Terc. c.1, s. XV, İstanbul,
1982.
(7) a. g. e., s. XVI
(8) Prof. Osman Çataklı, Hacı Hasib Efendi ve Hacı Aziz Efendi, s.
54, İstanbul, 2000.
(9) a. g. e., s. 54
(10) a. g. e., s. 119
(11) a. g. e., s. 126
(12) a. g. e., s. 125
(13) a. g. e., s. 84
(14) a. g. e., s. 123
(15) a. g. e., s. 86
(16) a. g. e., s. 86
(17) a. g. e., s. 87
(18) a. g. e., s. 88-91
(19) a. g. e., s. 92-97
(20) a. g. e., s. 99
(21) a. g. e., s. 101
(22) a. g. e., s. 102
(23) a. g. e., s. 103
(24) Dr. M. Erkaya, Anılarla Mehmed Zâhid Kotku Rh.A, s. 133 - 138,
Seha, İstanbul, 1997.
(25) a. g. e., s. 141 - 146
MEHMED ZÂHİD KOTKU
(RH.A) HAZRETLERİ
(1897 - 1980)
Rahmetullahi
aleyh'in adı Mehmed Zâhid, soyadı Kotku idi. Kendisinin naklettiğine
göre babası ona: "Oğlum Mehemmed!" diye hitap edermiş. Soyadının
"mütevâzi" manasına geldiği nüfus cüzdanının başına not edilmiş idi.
Tevellüdü 1315 hicrî kamerî (Rûmî:
1313, Milâdî: 1897) yılında Bursa şehrinde, kale içinde Türkmenzâde
Çıkmazı'ndaki baba evinde vaki olmuştur.
a. Ailesi
Baba ve annesi Kafkasya'dan 1297'de göç
eden müslümanlardandır. Dedeleri Kafkasya'da Şirvan'a bağlı eski bir
hanlık merkezi olan Nuha'dandır ki burası dağ eteğinde, ipekçilikle
meşhur, ahalisi müslüman, halen Azerî Türkçesi konuşulan bir yerdir.
Babası İbrahim Efendi Bursa'ya 16
yaşlarında iken gelmiş, Hamza Bey Medresesinde tahsil görmüş,
muhtelif yerlerde imamlık yapmış, Hazret-i Peygamber (SAS)
sülâlesinden bir Seyyid'dir; 1929'larda 76 yaşlarında iken Bursa
ovasındaki İzvat Köyü'nde vefat etmiş ve oraya defnolunmuş, ehl-i
tarîk bir kimsedir.
Annesi Sabire Hanım, Mehmed Zâhid
Efendi 3 yaşlarında iken vefat etmiş, Pınarbaşı Kabristanı'na
gömülmüştür.
Bu anne ve babadan doğma ağabeyi Ahmed
Şakir (1308-1335) subaylık yapmış, Kudüs'te Çanakkale'de bulunmuş,
siperlerde hastalanmış ve 28 yaşlarında iken vefat edip
Söğütlüçeşme'ye defn olunmuştur. Aynı anneden bir küçük kardeşi daha
olmuşsa da çok yaşamamış birkaç aylık iken vefat etmiştir.
Babasının ikinci evliliği yine Dağıstan
muhacirlerinden, Fatma Hanım'la olmuştur. Ondan doğma üç kız kardeş
halen hayattadırlar. Bunlardan Pakize Hanım'ın efendisi de, Bursa
Ulu Cami imamlarından ve İsmail Hakkı Tekkesi şeyhlerinden merhum
Ahmet Efendi (K.S)'dir.
b. Tahsili, Askerliği
Mehmed Zâhid Efendi (Rh.A) ilk mektebi
Oruç Bey İbtidaisinde okudu, Maksem'deki İdadiye devam etti. Sonra
Bursa Sanat Mektebine girdi. Bu esnada Birinci Cihan Harbi
dolayısıyla 18 yaşlarında askere celb olundu. 14 Nisan 1332'de asker
oldu, senelerce askerlik yaptı, çok tehlikeli günler geçirdi,
hastalıklar atlattı. Ordunun Suriye'den çekilmesinden sonra, binbir
güçlükle İstanbul'a döndü.
10
Temmuz 1335'de Cuma gününden itibaren de 25 K. 30 şubede yazıcı
olarak vazifeye devam etti. Kendi hatıra defteri kayıtlarından 1338
Martlarında henüz bu vazifede olduğu görülüyor.
c. Tasavvufî Yetişmesi ve Dinî
Hizmetleri
İstanbul'da bulunduğu esnada çeşitli
dini toplantılara, derslere, camilerdeki vaazlara devam etti.
Bilhassa Seydişehirli Abdullah Feyzi Efendi'yi çok sevdiği
anlaşılıyor. Bu arada 16 Temmuz 1336 Cuma günü namazı Ayasofya
camii'nde edadan sonra Vilayet önünde bulunan Fatma Sultan Camii
yanındaki Gümüşhaneli Tekkesi'ne giderek Şeyh Ömer Ziyâeddin
Efendi'ye intisâb eyledi. Günden güne ahvalini terakki ettirdi.
Bu zât-ı şerifin, 18 Kasım 1337 Cuma
günü vefatından sonra postnişin-i irşâd olan Tekirdağlı Mustafa
Feyzi Efendi'nin yanında tahsil-i kemâlâta devam etmiş, müteaddit
defalar halvete girmiş, 27 yaşlarında hilâfetnâmeyi aldıktan sonra
ondan Râmuzü'l-Ehadis, Hizb-i A'zam ve Delâilü'l-hayrât
icâzetnâmelerini de almış, Bayezit, Fatih ve Ayasofya camii ve
medreselerinde derslere devam etmiş, bu esnada hafızlığını da
tamamlamıştır. Bu aralarda hocasının işareti üzere muhtelif kasaba
ve köylerde dini hizmet ifâ etmiştir.
Tekkelerin kapatılmasından sonra
Bursa'ya dönmüş, evlenmiş, 1929'da vefat eden babası yerine Bursa
ovasındaki İzvat köyünde 15-16 sene kadar imamlık ettikten sonra
Üftade Cami-i Şerifi'nin imam-hatipliğine tayin edilerek şehirde
hisar içindeki baba evine yerleşti. Burada 1945-46'dan 1952'ye kadar
hizmet eyledi.
1952 Aralığında Gümüşhaneli Dergâhı
postnişini ve eski tekke arkadaşı Kazanlı Abdülaziz Bekkine'nin
vefatı üzerine, İstanbul'a nakl olarak Fatih'te bulvara nazır Ümmü
Gülsüm Mescidi'nde vazife gördü.
1.10.1958 tarihinde Fatih İskenderpaşa
Camii Şerifi'ne nakloldu ve vefatına kadar bu vazifede kaldı.
d. Vefatı
Mehmed Zâhid Efendi Rahmetullahi Aleyh
ömrünün son yıllarında rahatsız idi; ayakta gezmesine rağmen;
şiddetli ağrılarından muzdaripti. 1979 yazında uzun zaman kalmak
üzere gittiği Hicaz'dan, ağır hasta olarak 1980 Şubatında dönmek
zorunda kalmıştı. 7 Mart 1980'de ameliyata girdi ve midesinin üçte
ikisi alındı.
Ameliyattan sonra tedricen düzeldi,
hatta 1980 Ramazanında hiç aksatmadan oruç tuttu. Hatimle teravih
kıldı, vaaz etti, yazın Balıkesir Ilıca'ya, Çanakkale Ayvacık
sahiline ağrıyan ayakları için götürüldü, hac mevsimi gelince de
Hicaz'a gitti. Fakat ameliyata sebep olan rahatsızlığı nüks etmiş ve
ağrılar tekrar başlamıştı. Haccı güçlükle ifadan sonra, 6 Kasım
1980'de çok ağır hasta olarak İstanbul'a döndü. Tam bir hafta sonra
13 Kasım 1980'de (5 Muharrem 1401) Perşembe günü öğleye yakın,
dualar, yasinler, tesbih ve gözyaşları ile uyur gibi bir halde iken
ahirete irtihal eyledi.
Cenaze namazı 14 Kasım 1980 Cuma günü
İstanbul Süleymaniye Camii'nde muhteşem, mahzun, vakur ve edepli bir
cemm-i gafir tarafından kılınarak, mübarek vücudu, Kanûnî Süleyman
Türbesi arkasında, kendisinden feyz aldığı hocaları ve üstadlarının
yanındaki istirahatgâhına defnolundu.
Bu esnada Süleymaniye, Şehzadebaşı,
Fatih ve çevrelerinde trafik durmuş, Süleymaniye'nin içi ve avlusu
kâmilen dolduğu gibi, cemaat sokaklara taşarak Esnaf Hastahanesi'nin
yanına kadar uzanmıştı. Vefatını duyanlar içinde Anadolu'nun en uzak
şehirlerinden olduğu kadar Avrupa'dan gelenler de vardı. Uzakta
bulunan muhiblerinden çoğu da vaktinde haber alamama yüzünden
cenazesine yetişememişlerdi.
Vefatı İslâm Alemi'nde de büyük
üzüntüye yol açmış, Suudi Arabistan'da, Kâbe'de, Kuveyt'te ve daha
başka şehirlerde gıyabında cenaze namazı kılınıp, dualar edilmiş,
ajanslar bu elim vefat haberini yayınlamışlardı.
Vefat tarihi olan 13 Kasım 1980 tarihli
takvim yapraklarında tevâfukan çok mânidar ibareler yer alıyordu.
Meselâ bunların birindeki şu parça ne kadar şayân-ı taaccübdür:
ARKAMDAN AĞLAMA!
Öldüğüm gün tabutum yürüyünce
Bende bu dünya derdi var sanma.
Bana ağlama, "yazık yazık!" "Vah vah!" deme.
Şeytanın tuzağına düşersen vah vahın sırası o zamandır.
Yazık yazık asıl o zaman denir.
Cenâzemi gördüğün zaman "elfirak, elfirak!" deme.
Benim buluşmam asıl o zamandır.
Beni mezara koyunca elvedâ demeğe kalkışma
Mezar Cennet topluluğunun perdesidir.
Mezar hapis görünür amma,
Aslında canın hapisten kurtuluşudur.
Batmayı gördün ya, doğmayı da seyret
Güneşle aya batmadan ne ziyan gelir ki?
Sana batma görünür amma
Aslında o doğmadır, parlamadır.
Yere hangi tohum ekildi de yetişmedi?
Neden insan tohumu için
Bitmeyecek, yetişmeyecek zannına düşüyorsun?
Hangi kova suya salında da dolu olarak çekilmedi?
Can Yusuf'un kuyuya düşünce niye ağlarsın?
Bu tarafta ağzını yumdun mu o tarafta
aç!
Çünkü artık hay-huy'un,
Mekânsızlık aleminin boşluğundadır.
e. Ahlâk ve Şemâili
Merhum
uzunca boylu, şişmanca, heybetli, beyaz tenli, dolgun pembe yanaklı,
uzunca ak sakallı, geniş alınlı, aralıklı kaşlı, irice başlı, gül
yüzlü, sevimli, alımlı bir kimse idi. Gençken zayıf olduğunu,
öksüzlükte yemek yerine yumurta içivererek böyle iri vücutlu
olduğunu gülerek anlatırdı. İlk görüşte insanda sevgi ve saygı
uyandıran bir hali vardı. Tanıdığına, tanımadığına selâm verir
güleryüz gösterir, gönül alırdı. İlk nazarda koyu kestane renkli
görünen, fakat dikkatle bakılması imkânsız, esrarlı ve derin mânâlı
gözleri vardı. Gözü içinde kırmızılık, sırtında ve karnında ise avuç
içi kadar iri bir ben mevcuttu.
Hafızası çok kuvvetli idi, konuşması
tatlı ve safiyâne idi. Çok kere halk telâffuzu kullanır,
karşısındakine söz fırsatı tanır; kesinlikle bildiği bir şeyi bile
sanki ilk duyuyormuş gibi yumuşak bir tavırla dinler, mânâlı ve
nükteli cevap verirdi. Sohbetleri hoş, hutbeleri fevkalâde celâlli
olurdu. Hutbe esnasında sesini yükseltir, ordu önündeki bir komutan
gibi celâdetle ve irticâlen konuşurdu.
Özel hayatında ev halkına karşı müşfik
ve lâtifeci davranır, kimseye doğrudan doğruya birşey emretmez,
telmih ve remiz ile söyler, anlaşılmazsa sabrederdi.
Fevkalâde mütevâzi idi. Kerametleri
zâhir ve şöhreti alemgir olduğu halde, talebelerine bile tepeden
bakmaz, şeyhlik tavrı takınmaz, kendisini ihvânı arasında lâlettayin
bir fert gibi görür, makamını ve kemâlini büyük bir maharetle
gizlerdi.
Kendi üstadlarına fevkalâde saygılı ve
bağlı idi. Tekke arkadaşları olan yaşlılar, üstadının meclisine
gittiğinde diz üstü oturup, baş eğip hiç ayak değiştirmeden edeple
oturduğunu anlatırlar.
Çok uzun ve derin düşünürdü,
sohbetlerindeki buluşlara, teşbihlere hayran kalmamak mümkün
olmazdı. Bir ayetin, bir hadisin üzerinde haftalarca, aylarca durup
konuştuğu olurdu.
Ele aldığı bir kimseyi terbiye edip
yola getirinceye kadar büyük bir sabırla çalışırdı. İlk zamanlarda
kusurlarına müsamaha ederdi. Yıllarca çalışır, yarı yolda bıkıp
bırakmazdı.
Dostlarına vefâsı emsalsiz idi; onları
ziyaret eder, arar sorardı. Akrabalarına karşı vazifelerinde kusur
etmez ve onlara her türlü yardımı esirgemezdi.
Çok açık elli idi, verdiği zaman
şaşılacak miktarda verir, geriye kalmamasından korkmaz, verdiğini
doyururdu. Sofrasında ekseriya misafir bulunurdu. Hizmet edenleri
bir vesile ile memnun eder, ziyaretçilere güleryüz gösterir,
kapısını her zaman açık tutmağa çalışırdı.
Gece ve sabah ibadetlerine çok riayet
eder, talebelerini de bunlara teşvik eylerdi. İnsanın kalbinden
geçirdiğini bilir, gelenin sormadan cevabını verir, istemeden
ihtiyaç sahibinin muhtaç olduğu şeyi bağışlardı. Gönüllere ve
rüyalara tasarrufu vardı. Bereket gittiği yere yağar; bolluk onunla
beraber gezer, en hücrâ, en kıtlık yerde o gelince nimet dolardı.
Beraberinde seyahat edenler, tevafuklara, tecellilere, maddî ve
mânevî hallere ve ikramlara şaşar, hayretlere düşerler, parmaklarını
ısırırlardı.
Allah-u Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri
derecatını ulyâ eyleyip, biz âciz ü nâcizleri de füyûzat ve
şefaatından feyz-yab u nasibdar buyursun... Amin. Bi-hürmeti
Seyyidi'l Mürselîn (SAS) ve âlihî ve sahbihî ve men tebiahüm bi
ihsânin ilâ yevmi'd-din ve'l-hamdü lillâhi rabbi'l-âlemîn.
Prof. Dr. M. Es'ad COŞAN
f. Eserleri:
1.
Tasavvufî Ahlâk (5 Cild)
2.
Cennet Yolları
3.
Mü'minlere Vaazlar (2 Cild)
4.
Ehl-i Sünnet Akaidi
5.
Ana Baba Hakları
6.
Hadislerle Nasihatlar (2 Cild)
7.
Nefsin Terbiyesi
8.
Tezkiretül-Evliyâ Tercümesi
9.
Risâle-i Hàlidiyye Tercümesi
10.
Evrâd-ı Şerif
11.
Faydalı Dualar ve 32 Farz Mecmuası
12.
Yemek Âdâbı
Konuşmalarından Hazırlanan Kitaplar
1.
Zikrullahın Faydaları
2.
Özel Sohbetler
3.
Peygamber Efendimiz
4.
Tenbihler
<
center>
Mehmed Zâhid KOTKU Rh.A Hazretleri'nin
kabri
.
|
PROF.
DR. MAHMUD ES'AD COŞAN RH.A
(14 Nisan 1938 - 4 Şubat
2001)
14
Nisan 1938 yılında, Çanakkale'nin Ayvacık ilçesinin
Ahmetçe köyünde doğdu. Babası Halil Necâti Efendi,
annesi Şâdiye Hanım'dır. Anne ve baba tarafından soyu,
Buhàra'dan Çanakkale'ye göç etmiş seyyidlere dayanır.
Küçük yaşta iken ailesi
İstanbul'a taşındı. 1950'de İstanbul Vezneciler
İlkokulu'nu, 1956'da Vefa Lisesi'ni bitirdi. Aynı yıl
İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arap-Fars
Filolojisi Bölümü'ne girdi. Arap Dili ve Edebiyatı, İran
Dili ve Edebiyatı, Ortaçağ Tarihi ile Türk-İslâm Sanatı
sertifikalarını alarak, 1960 yılında Edebiyat
Fakültesi'nden mezun oldu.
Aynı yıl, Ankara
Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi'nde açılan asistanlık
imtihanını kazanarak, Klasik-Dinî Türkçe Metinler
Kürsüsü'ne asistan olarak girdi. Fakülte yayın
komisyonunda iki yıl sekreterlik yaptı. 1965 yılında, XV.
Yüzyıl şairlerinden olan Hatiboğlu Muhammed ve Eserleri
konusunda doktora tezi vererek ilâhiyat doktoru ünvanını
aldı. 1967-1968 yıllarında Ankara Yükseliş Mühendislik
ve Mimarlık Özel Yüksek Okulu'nda Türkçe ve Hümaniter
Bilgiler derslerini verdi.
Askerlik görevine Tuzla
Piyade Okulunda başladı (15 Ekim 1971). Ağrı Patnos'ta
yedeksubay olarak tamamladı (31 Aralık 1972).
1973
yılında, Hacı Bektâş-ı Velî, Makàlât adlı doçentlik tezi
ile doçent ünvanını aldı ve Ankara Üniversitesi İlâhiyat
Fakültesi Türk-İslâm Edebiyatı Kürsüsü'ne öğretim üyesi
olarak tayin edildi. 1977-1980 yıllarında Sakarya Devlet
Mimarlık ve Mühendislik Akademisi'nde Türk Dili ve
Edebiyatı dersleri verdi. Yurtdışında çeşitli
üniversitelerde misafir öğretim üyeliklerinde bulundu.
1982 yılında, "İbrâhim-i
Müteferrika ve Risâle-i İslâmiyye" isimli takdim teziyle
ilâhiyat profesörü oldu. Sosyal ve kültürel faaliyetlere
daha fazla zaman ayırabilmek düşüncesiyle, 1987 yılında
emekliliğini isteyerek üniversiteden ayrıldı.
* * *
İlk dînî eğitimini
ailesinde gördü. Dedesi İstanbul'da medreselerde ilim
tahsil etmiş ve Gümüşhaneli Ahmed Ziyâüddin
Hazretleri'ne intisab etmiş bir kimseydi. Çanakkale
Savaşı'nda şehid olmuştur.
Babası
Halil Necâti Efendi, küçük yaşta köyünde hafızlığını
tamamladı. Gençliğinde Gümüşhaneli dergâhına mensub
Çırpılarlı Hacı Ali Efendi'nin medresesine devam etti.
İlk tasavvuf dersini de ondan aldı. Medreseler
kapandıktan sonra tekrar köyüne döndü. Şadiye Hanım'la
evlendi (1928). Şâdiye Hanım da aynı sülâleden zikir
ehli, bilgili bir hanımdı. Bu evlilikten beşi erkek,
ikisi kız, yedi çocukları oldu. Prof. Dr. M. Es'ad Coşan
Hocaefendi, ailenin dördüncü çocuğudur.
Halil Necâti Efendi,
çocuklarını okutmak amacıyla 1942 yılında İstanbul'a
taşındı. Bir süre ticaretle meşgul oldu. O sırada,
Şehzâdebaşı Damat İbrahim Paşa Camii'nde Serezli Hasîb
Efendi'nin sohbetlerine devam etti. Onun vefatından
sonra, Kazanlı Abdül'aziz Efendi'ye intisab etti. Onun
Ümmügülsüm Camii'ndeki sohbetlerine katıldı. Abdül'aziz
Efendi'nin tavsiyesi ile girdiği müezzinlik imtihanını
kazanarak, Fatih Müftülüğü'nde göreve başladı.
Abdül'aziz Efendi'nin vefatından sonra (1952), irşad
görevini sürdüren Mehmed Zâhid Kotku Hazretleri'nin
sohbetlerine devam etti. Onun yakın dostlarından oldu.
Bu münasebetle, Prof. Dr.
M. Es'ad Coşan Hocaefendi, küçük yaşta hocaefendilerin
meclislerinde bulundu, onların maddî ve manevî
ilgilerine mazhar oldu.
* * *
Edebiyat Fakültesi'nden
mezun olduktan sonra, 1960 yazında Mehmed Zâhid Kotku
Hazretleri'nin kızı Muhterem Hanım'la evlendi. Aynı
yılın sonbaharında, Ankara İlâhiyat Fakültesi'ndeki
asistanlık görevi dolayısıyla Ankara'ya taşındılar.
İlâhiyat Fakültesi'ndeki
öğretim üyeliği yıllarında, Hocaefendi'nin kapısı
herkese açıktı. Öğrencilerin çok sevdiği ve saygı
gösterdiği bir kimseydi. Talebe gelir, kapıyı çalar,
derdini anlatır, cevabını alır, müsterih bir çehre ile
ayrılırdı. Olaylı ve kavgalı zamanlarda öğrencilerin
arasına girer, onları akl-ı selime davet eder, kavgaları
önlemeye çalışırdı.
1960'lı
yıllarda fakültede resmî ders olarak Kur'an-ı Kerim
dersi yoktu. Öğrenciler kendi gayretleriyle, Arapçadan,
Farsçadan faydalanarak Kur'an-ı Kerim öğrenmeğe
çalışıyordu. Bunu gören Hocaefendi, müsait zamanlarında
hasbî olarak, isteyenlere Kur'an-ı Kerim ve Osmanlıca
dersleri veriyordu. Öğrencilerini bilimsel
araştırmalara, master ve doktora yapmaya teşvik ederdi.
Öğretim üyeleri arasında
saygınlığı vardı. Sahasında söz sahibi idi. Özellikle
Türk-İslâm edebiyatında, ilk müracaat edilen kimseydi.
Kendisinden önce profesör olmuş hocalar bile, ağır bir
parça, çetin bir şiir oldu mu, "Es'ad Bey, şuna beraber
bakabilir miyiz?" diye kendisine gelirlerdi. Herkese
yardımcı olmaya çalışırdı.
İlk yıllar Kurtuluş'ta
oturuyorlardı. Daha sonra Kalaba'ya taşındılar (1963).
Evlerinin yakınında cami yoktu. Bir mescid açılması için
önderlik etti. Daha sonra onun gayretleriyle bir dernek
kurulup, cami yeri alındı. Üstte Kur'an Kur'an Kursu,
altta cami olmak üzere cami inşaatının yapılmasına
gayret etti. Buralarda zaman zaman hadis ve tefsir
sohbetleri yaptı.
Komşuluk ilişkileri çok
mükemmeldi. Bütün yorgunluklarına ve yoğunluklarına
rağmen, komşularına da vakit ayırırdı. Karşılıklı
ziyaretleşmeler olurdu. Ziyaretlerde tebessümü eksik
etmezdi. Ziyaret sırasında, kütüphaneden uygun bir kitap
alır, orada bulunanlardan birisine bir yer açtırırdı.
Sonra oradan bir miktar okuyarak sohbet ederdi.
Mehmed Zâhid Kotku
Hazretleri, hemen her yıl Ankara'ya gelir, evlerinde bir
süre misafir kalırdı. Ankara'nın çeşitli semtlerinde,
çevre ilçelerde sohbetler, ziyaretler olurdu. Bazen da
M. Es'ad Hocaefendi'yi de yanına alır, Anadolu'nun
muhtelif şehirlerine beraber seyahat ederlerdi.
* * *
Mehmed
Zâhid Kotku Efendi'nin bizzat elinden tutarak kürsüye
oturtması ile, İskenderpaşa Camii'nde hadis derslerine
başladı (1977). Hafta sonlarında İstanbul'a gidiyor,
hadis dersini yapıp Ankara'ya dönüyordu.
Mehmed Zâhid Efendi'nin
hastalığında, ameliyatında hep yakın hizmetinde bulundu.
Son demlerinde de yanıbaşındaydı. Onun arzusu üzerine,
13 Kasım 1980 günü vefatından sonra, cemaatin eğitimiyle
ve her türlü meselesiyle ilgilenme, tebliğ ve irşad
görevini üstlendi. (5 Muharrem 1401)
Tasavvufî nisbeti; hocası
Mehmed Zâhid Efendi vasıtasıyla Nakşibendî Tarikatı'nın,
Hàlidiyye kolunun, Gümüşhâneviyye şubesidir. Ayrıca
Kàdiriyye, Sühreverdiyye, Kübreviyye, Çeştiyye,
Mevleviyye, Halvetiyye ve Bayrâmiyye tarikatlarından da
irşada me'zundu.
Onun döneminde hadis
derslerine ilgi daha da arttı. Cemaat yer bulamadığı
için camiye ilâveler yapıldı, ders dinlenilecek yerler
beş-altı kat genişletildi. Caminin yanındaki eski
binalar alınarak camiye katıldı. Ayrıca Ankara, İzmir,
Bursa, Sapanca, İzmit ve Eskişehir'de mutad hadis
dersleri başlatıldı.
Mehmed Zahid Kotku
Efendi'nin emri üzerine kurduğu "Hakyol Vakfı"nın
çalışmalarıyla bizzat ilgilendi, muhtelif yerlerde
şubeler açtırdı. Eğitim ve yardımlaşma faaliyetini
yaygınlaştırmak için çalışmalar yaptı. Sanat ve kültürle
ilgili çalışmalar yapmak üzere "İlim, Kültür ve Sanat
Vakfı"nı, sağlık hizmetleri için "Sağlık Vakfı"nı
kurdurdu. Hanımların eğitimiyle ilgili olarak "Hanım
Dernekleri"nin; çevre ile ilgili çalışmalar yapmak üzere
"İlim, Ahlâk, Kültür ve Çevre Dernekleri"nin kurulmasını
ve yaygınlaştırılmasını teşvik etti. Bu çalışmalarla
toplu-mun güzel amaçlar için bir araya gelmesini,
organize olmasını sağlamaya çalıştı.
Vakıflara ait, harabe
haline gelmiş birtakım ecdad yadigârı eserlerin tamir ve
tecdidiyle ilgilendi. Onların gayesine uygun olarak
tekrar faaliyete geçmesini temin etti. (Ahmed Kâmil
Tekkesi, Selâmi Mustafa Efendi Tekkesi, Şeyh Murad
Efendi Dergâhı, Şadiye Hatun Şifâ Külliyesi... )
Eğitimin
yaygınlaştırılması için basın ve yayın çalışmalarıyla
ilgilendi. 1983 Eylülünde İslâm dergisi, 1985
Nisanında Kadın ve Aile ve İlim ve Sanat
dergisi yayınlanmaya başladı. Daha sonra Gülçocuk
dergisi çıkartıldı. Sağlık ve bilimle ilgili konularda
ise Panzehir dergisi yayınlandı. Vefa Yayıncılık
adına yayınlanan bu dergilerle yakından ilgilendi ve
makaleler yazdı.
Bu dergiler ilgilendikleri
sahalarda kamuoyuna önderlik ettiler. Yayınladıkları
yazılarla, araştırma dosyalarıyla ve İslâm dünyasından
haberlerle halkımızın bilgilenmesine ve bilinçlenmesine
katkıda bulundular. İyimser, ümit verici, yol gösterici
yazılarla pek çok hayırlı gelişmelere sebep oldular.
Haklarında sempozyumlar, doktora tezleri yapıldı. Bir
ara İslâm dergisinin tirajı yüzbini aştı. İslâm ve Kadın
ve Aile dergileri, 1998 Haziranına kadar aksamadan
yayınlarını sürdürdüler.
Kitap yayıncılığı için Sehâ
Neşriyat'ı kurdu; çeşitli dinî, edebî, tarihî, kültürel
eserler neşredildi. Yayıncılığın geliştirilmesi,
haftalık ve günlük yayınlara geçilebilmesi için
çalışmalar başlattı. Onun gayretleriyle bir matbaa tesis
edildi (Ahsen), dizgi tesisleri kuruldu (Dehâ).
Sesli ve görüntülü
yayıncılık alanında hizmet etmek, millî ve mânevî
değerlerimize uygun yayınlar yapmak üzere, Ak-Radyo
(AKRA) adı altında bir müessesenin kurulmasına öncülük
etti (1992). Halen İstanbul'dan radyo yayınları
yapılmakta; bu yayınlar uydu vasıtasıyla Türkiye'nin her
yerinden, Orta Asya'dan ve Avrupa'dan
dinlenebilmektedir.
Onun teşviki ile
Ak-Televizyon adı altında Marmara Bölgesine yönelik
bölgesel televizyon yayını başlatıldı (1997).
Basın-yayın alanında Sağduyu isimli günlük bir gazete
yayınlandı (3 Mayıs 1998 - 11 Temmuz 1999).
Kaliteli bir eğitimi temin
etmek amacıyla, özel eğitim kurumlarının kurulmasını
teşvik etti. Çeşitli illerde ilkokul öncesi, ilkokul ve
orta öğrenime yönelik eğitim tesisleri, okullar ve
dersaneler kurdurdu. (Asfa)
Halka güvenilir bir sağlık
hizmeti verilmesi için poliklinikler ve hastaneler
açılmasını teşvik etti. Buna bağlı olarak başta İstanbul
olmak üzere bir çok ilde sağlık kuruluşları hizmete
açıldı. (Hayrunnisâ Hastanesi, Esmâ Hatun Hastanesi,
Afiyet Hastanesi...)
Yurtdışındaki müslümanlarla
diyaloğu sağlamak, ziyaretleri kolaylaştırmak amacıyla
İskenderpaşa Turizm (İSPA) adı altında bir seyahat
acentası kurulmasına öncülük etti. Bu şirket vasıtasıyla
hac ve umre programları, çeşitli yurt içi ve yurt dışı
geziler; aile ve eğitim toplantıları düzenlendi.
İlmî seviyesi yüksek
hocalar yetiştirmek amacıyla İstanbul'da, Ankara'da,
Konya'da ve Bursa'da hadis ve fıkıh enstitüleri açtırdı.
Buralarda ilâhiyat fakültelerinde okuyan veya mezun olan
kimselere, özel hocalardan Arapça, hadis, tefsir ve
fıkıh dersleri verdirilmesini temin etti.
Sohbet
ve vaazlarına yurt içinde ve yurt dışında büyük ilgi
gösterilmesi ve çeşitli yerlere davet edilmesi, onun çok
seyahat etmesine neden oldu. Avrupa'da, Kuzey
Amerika'da, Afrika'da, Orta Asya'da ve Avustralya'da pek
çok ziyaretler, vaazlar, sohbetler yaptı; eğitim
programlarına katıldı.
Her yıl hac ve umre
dolayısıyla değişik ülkelerden gelen müslümanlarla
görüştü, diyalog kurdu. Hakkı ve hayrı, iyiyi ve güzeli
tebliğ etme yönünde şumüllü ve verimli çalışmalar
yapmaktan bir an bile geri kalmadı. Çevresini de daima
bu tür çalışmalara teşvik etti.
1997 Mayıs'ından itibaren
hizmetlerini yurtdışında sürdürdü. 1998 yılında
Avustralya'nın Brisbane şehrine yerleşti. Tebliğ ve
irşad çalışmalarını Avustralya'nın her tarafına
yaygınlaştırdı. Pek çok yerde camiler, kültür merkezleri
açıldı. Brisban'daki camide, her gün sabah ve yatsı
namazlarından sonra, hadis sohbeti yapıyordu.
Radyo
sohbetleri yine devam etti. Cuma günleri Ak-Radyo'da
yapmakta olduğu hadis sohbetlerine ilâve olarak, salı
günleri tefsir sohbetleri yapmaya başladı (29 Eylül
1998). Fâtiha Sûresi'nden başladı. Her sohbette birkaç
ayet-i kerime okuyup, izah ediyordu. Vefat etmeden önce
yaptıkları son tefsir sohbetinde, Bakara Sûresi 224.
ayetine kadar gelmişlerdi.
4 Şubat 2001 (10 Zilkade
1421) Pazar günü, bir cami açılışı yapmak için Grifit
şehrine giderlerken, Avustralya yerel saatiyle 12'de
(Türkiye saatiyle 04'te) Sydney civarında, Dubbo
kasabası yakınlarında geçirdikleri elim bir trafik
kazası sonucu, yanında bulunan damadı Prof. Dr. Ali
Yücel Uyarel'le birlikte ahirete irtihal eylediler. Ani
ölümleri ailesi, yakınları, sevenleri ve bütün
müslümanlar tarafından derin bir üzüntüyle karşılandı.
Mübarek
naaşları, Sydney'de Auburn Gelibolu Camii'nde kılınan
cenaze namazından sonra Türkiye'ye getirildi (8 Şubat
Perşembe). 9 Şubat Cuma günü, Fatih Camii'nde
yüzbinlerin iştirak ettiği muhteşem bir cenaze
namazından sonra, tekbirlerle, salevatlarla, dualarla,
gözyaşlarıyla, Ebû Eyyûb el-Ensàrî Hazretleri'nin kabri
civarında, Eyüp Mezarlığında toprağa verildi.
Prof.
Dr. Mahmud Es'ad Coşan Rh.A, doğu dillerinden Arapça ve
Farsça'yı, batı dillerinden Almanca ve İngilizce'yi
bilmekteydi. Yurt içinde ve yurt dışında çok yönlü
sosyal faaliyetlerini, tebliğ ve irşad çalışmalarını
vefat edinceye kadar devam ettirdi. Kendisinden sonra bu
hizmetleri, emir ve işaretleri üzere oğlu Muharrem
Nureddin Coşan üstlendi.
Rûhu şâd, mekânı cennetî
a'lâ olsun...
|
Yayınlanmış
Eserleri
01. Matbaacı
İbrâhîm-i Müteferrika ve Risâle-i İslâmiye
(1982)
02. Hacı Bektâş-ı
Velî, Makàlât
03. Gayemiz
(1987)
04. İslâm
Çağrısı (1990)
05. Yeni
Ufuklar (1992)
06. Çocuklarla
Başbaşa
07. Başarının
Prensipleri
08. Türk Dili
ve Kültürü
09. İslâm'da
Nefis Terbiyesi ve Tasavvufa Giriş (1992)
10. Avustralya
Sohbetleri-1 (1992)
11. Avustralya
Sohbetleri-2 (1994)
12. Avustralya
Sohbetleri-3 (1995)
13. Avustralya
Sohbetleri-4 (1996)
14. Yeni
Dönemde Yeni Görevler (1993)
15. Haccın
Fazîletleri ve İncelikleri (1994)
16. Zaferin
Yolu ve Şartları (1994)
17. İslâm,
Sevgi ve Tasavvuf (1994)
18. Sosyal
Çalışmalarda Organizasyon ve Başarı (1994)
19. Güncel
Meseleler-1 (1994)
20. Güncel
Meseleler-2 (1995)
21. Hazret-i
Ali Efendimiz'den Vecîzeler (1995)
22. Hacı Bektâş-ı
Velî (1995)
23. Yunus Emre
ve Tasavvuf (1995)
24. Başarı
Yolunda Sevginin Gücü (1995)
25. İslâmî
Çalışma ve Hizmetlerde Metod (1995)
26. Sosyal
Hizmetlerde Hanımlar (1995)
27. Ramazan ve
Takvâ Eğitimi (1996)
28. Tebliğ ve
İrşad Çalışmaları (1996)
29. İslâm,
Tasavvuf ve Hayat (1996)
30. Haydi
Hizmete!.. (1997)
31. İslâm'da
Eğitimin İncelikleri (1997)
32. Tasavvuf
Yolu Nedir? (1997)
33. İmanın ve
İslâm'ın Korunması-1 (1997)
34. İmanın ve
İslâm'ın Korunması-2 (1998)
35. Allah'ın
Gazabı ve Rızası (1997)
36. Mi'rac
Gecesi (1998)
37. Doğru İnanç
ve Güzel Kulluk (1998)
38. Ramazan ve
Güzel Ameller (1998) |
|

MUHARREM NUREDDİN
COŞAN HOCAEFENDİ
1963 yılında Ankara'da doğdu. Ankara
İmam-hatip Lisesi'ni bitirdi (1981). Ankara İlâhiyat Fakültesi'nde
bir süre okuduktan sonra, Suudi Arabistan'a gitti. Arapça ve dînî
ilimler tahsilini orda sürdürdü.
1987 yılında Amerika'ya gitti. New York'ta işletme konusunda
üniversite eğitimi gördü. Daha sonra master yaptı. Yurda döndükten
sonra (1993) muhtelif serbest ticarî faaliyetlerde bulundu.
1 Ağustos 1996'dan itibaren
Hocaefendimiz'in arzusuyla, Server Holding'in ve cemaat
hizmetlerinin yöneticiliğini üstlendi.
Hocaefendimiz'le birlikte Avustralya'ya, Avrupa'ya, Amerika'ya
seyahatler yaptı. Mehmed Zâhid Kotku Hazretleri'nin merhum
Hocaefendimiz'i yetiştirdiği gibi, Hocaefendimiz de Nureddin Bey'i
her yönden yetiştirdi. Özel dersler verdi ve hafızlığını tamamlattı.
Muhtelif vesilelerle, kendisinden sonra irşad vazifesini Nureddin
Bey'in yürüteceğini, yakın çevresine ifade etti.
Mütevazı, gösterişten hoşlanmayan, yüz hatları ve davranışları
merhum Hocaefendimiz'in gençliğine benzeyen bir kişiliği vardır.
Evli ve iki çocuk babasıdır. Arapça ve İngilizce'yi iyi derecede
bilmektedir.
|